5271 SAYILI CMK MADDE 143 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

9. CEZA DAİRESİ

E. 2008/1602

K. 2009/8643

T. 16.7.2009

• HAKSIZ TUTUKLAMA NEDENİYLE TAZMİNAT ( Önceki İşlemler İçin 466 S.K. Gereği Uygulama Yapılması Gereği – 1 Haziran 2005′den Sonra Yapılan İşlemler Hakkında 5271 S.K. Md. 141 İla 144′ün Uygulanacağı )

• KORUMA TEDBİRLERİ NEDENİYLE TAZMİNAT ( 1 Haziran 2005′den Sonra Yapılan İşlemler Hakkında 5271 S.K. Md. 141 İla 144′ün Uygulanacağı – Önceki İşlemler İçin 466 S.K. Gereği Uygulama Yapılması Gereği )

5320/m. 6, 18

5271/m. 141, 142, 143, 144

466/m. 1

ÖZET : 5320 sayılı Yasa ile 466 sayılı Yasa yürürlükten kaldırılmış ise de, Yasa’nın yürürlük tarihi olan 1 Haziran 2005 tarihinden sonra yapılan işlemler hakkında 5271 sayılı Yasa’nın 141 ila 144. maddeleri uygulanacağından, önceki işlemler için 466 sayılı Yasa gereği uygulama yapılması gerekir.

DAVA : Dosya incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 18. maddesi ile 07.05.1964 gün ve 466 sayılı Yasa Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Yasa yürürlükten kaldırılmış ve 5271 sayılı CMK’nın Yedinci Bölümünde, Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat ana başlığı altında, 141 ila 144. maddelerinde, tazminat isteme koşulları ve sonuçları yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiş ise de, 5320 sayılı Yasa’nın 6. maddesindeki Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ila 144. madde hükümlerinin 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanacağı, bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 07.05.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağının belirtilmiş olması karşısında yapılan işlemden kasıt davacının tutuklandığı tarih olup, bu tarih itibariyle de tazminat istemi hakkında 466 sayılı Yasa hükümleri uyarınca bir karar verilmesi gerektiği gözetilmeden tutuklama işleminin yapıldığı tarihte yürürlükte olmayan yasa maddeleri uygulanarak ve 466 sayılı Kanun’un 3. maddesi gereğince de Cumhuriyet Savcısının görüşü alınmadan davanın reddine karar verilmesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı, davacı vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, sair yönleri incelenmeksizin hükmün öncelikle bu sebepten dolayı ( BOZULMASINA ), 16.07.2009 gününde oybirliği ile karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 143 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

4. HUKUK DAİRESİ

E. 2009/16

K. 2010/11

T. 8.6.2010

• HAKİMİN HUKUKİ SORUMLULUĞU NEDENİYLE MANEVİ TAZMİNAT TALEBİ ( Davacının Tutuklandığı Tarihte Kalp Spazmı Geçirdiği/Tutukluluğun Devamına İlişkin Kararın Davacının Yaşam Hakkını Tehlikeye Düşürdüğü – Davalı Hakimlerin Sorumlu Tutulacağı )

• TUTUKLAMA TEDBİRİ UYGULANAN ŞÜPHELİNİN KALP SPAZMI GEÇİRMESİ ( Tutukluluğun Devamına İlişkin Kararın Davacının Yaşam Hakkını Tehlikeye Düşürdüğü/Manevi Tazminat Talebi – Koruma Tedbiri İle Öngörülen Amaç Dışında Sonuçlar Meydana Geldiği/Davalı Hakimlerin Sorumluluğu Bulunduğu )

• KORUMA TEDBİRİNİN HUKUKA AYKIRI OLARAK UYGULANMASI ( Davacının Tutuklandığı Tarihte Kalp Spazmı Geçirdiği/Manevi Tazminat Talebi – Tutukluluğun Devamına İlişkin Kararın Davacının Yaşam Hakkını Tehlikeye Düşürdüğü/Davalı Hakimlerin Sorumlu Tutulacağı )

• HABERAL DAVASI ( Davacının Tutuklandığı Tarihte Kalp Spazmı Geçirdiği/Tutukluluğun Devamına İlişkin Kararın Davacının Yaşam Hakkını Tehlikeye Düşürdüğü – Davalı Hakimlerin Sorumlu Tutulması Gerektiği )

• TUTUKLAMA TEDBİRİNİN YAŞAM HAKKINI TEHLİKEYE DÜŞÜRMESİ ( Davacının Tutuklandığı Tarihte Kalp Spazmı Geçirdiği/Koruma Tedbiri İle Öngörülen Amaç Dışında Sonuçlar Meydana Geldiği – Tutukluluğun Devamına Karar Veren Hakimlerin Hukuki Sorumluluğu Bulunduğu )

• GÖREVLİ MAHKEME ( Hakimin Hukuki Sorumluluğuna İlişkin 1086 Sayılı HUMK’ta Yer Alan Hükümlerin Ceza Hakimlerini de Kapsadığı – Tazminat Davasına 4. Hukuk Dairesi’nce Bakılacağı )

• HAKİME KARŞI AÇILACAK MANEVİ TAZMİNAT DAVASI ( Hukuki Sorumluluğa İlişkin – Asıl Davanın Sonuçlanmasının Beklenmesi Zorunluluğu Bulunmadığı )

AİHS/m. 2, 5, 6

2709/m. 2, 6, 9, 17, 19, 36, 38, 40, 90, 129, 138

5271/m. 100, 141, 142, 143, 144

1086/m. 573

ÖZET : Davacı tutuklandığı tarihte kalp spazmı geçirdiğini, hayati tehlikesinin varlığının doktor raporları ile belirlendiği; tutuklama kararına karşı tahliye isteminde bulunulduğu ve Ağır Ceza Mahkemesi nöbetçi hakimliği tarafından istemin reddedildiği; bu karara karşı itiraz yoluna başvurulduğu ve tutukluluğa itirazın da reddedildiği; karara, mahkeme başkanının muhalif kaldığı ve tahliye yönünde görüş bildirdiği; davacının, dünya çapında tanınmış bir bilim adamı olduğu; kaçma veya delilleri karartma şüphesinin bulunmadığı; sağlık sorunlarının ciddi düzeyde olduğunun resmi raporlar ile belirlendiği; benzer konumda bulunan bazı sanıkların ise sağlık gerekçeleriyle tahliye istemlerinin kabul edildiği; tutuklama koşullarının bulunmamasına rağmen itirazın reddedilmesinin yasanın açık ve kesin hükmüne aykırılık oluşturduğu ve davalı hakimlerin sorumluluklarını gerektirdiği ileri sürülmüş ve ayrı ayrı manevi tazminata karar verilmesi talep olunmuştur. Dava, hakimin hukuki sorumluluğuna dayalı manevi tazminat istemlerine ilişkindir.

Ceza yargılamasının tutuksuz yapılması asıldır. Koruma tedbiri anlamında tutuklama ise, istisnai bir nitelik taşımaktadır. İstisnanın, kural haline dönüştürülmesi; masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkının ihlali sonucunu doğurmaktadır. Dava konusu tutukluğunun devamına ilişkin karar ile davacının yaşam hakkının tehlikeye düşürüldüğü; koruma tedbiri ile öngörülen amaç dışında sonuçlar meydana geldiği; eşitlik ilkesine aykırı davranıldığı ve yeterli gerekçe de gösterilmediği, masumiyet karinesinin göz ardı edildiği; bu durumun, yoruma ihtiyaç göstermeyecek derecede açık ve kesin olan kanun hükmüne aykırı olduğu ve ağır kusur oluşturduğu; davalıların sorumluluklarını gerektirdiği dikkate alınmalıdır.

Hakimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin olarak HUMK’da yer alan hükümlerin ceza hakimlerini de kapsadığı ve il asliye ile ağır ceza hakimlerine yönelik tazminat davalarına bakma görevinin de, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’ne ait bulunduğu karara bağlanmıştır. Sorumluluk davası için, asıl davanın sonuçlanması gerekmediği gibi; ara kararları da dava konusu yapılabilir.

DAVA : Davacı tarafından dairemize ilk derece mahkemesi sıfatıyla açılan manevi tazminat davasının yapılan açık yargılaması sonucunda:

Dava dilekçesinde, davacının 13.04.2009 tarihinde gözaltına alındığı ve 17.04.2009 gününde de tutuklandığı; aynı gün kalp spazmı geçirdiği ve hayati tehlikesinin varlığının doktor raporları ile belirlendiği; tutuklama kararına karşı tahliye isteminde bulunulduğu ve Ağır Ceza Mahkemesi nöbetçi hakimliği tarafından istemin reddedildiği; bu karara karşı itiraz yoluna başvurulduğu ve İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 01.06.2009 gün ve 2009/675 D.İş-2009/827 Soruşturma sayılı kararı ile tutukluluğa itirazın da reddedildiği; karara, mahkeme başkanının muhalif kaldığı ve tahliye yönünde görüş bildirdiği; davacının, dünya çapında tanınmış bir bilim adamı olduğu; kaçma veya delilleri karartma şüphesinin bulunmadığı; sağlık sorunlarının ciddi düzeyde olduğunun resmi raporlar ile belirlendiği; benzer konumda bulunan bazı sanıkların ise sağlık gerekçeleriyle tahliye istemlerinin kabul edildiği; tutuklama koşullarının bulunmamasına rağmen itirazın reddedilmesinin yasanın açık ve kesin hükmüne aykırılık oluşturduğu ve davalı hakimlerin HUMK’nun 573. maddesinin 2. bendi uyarınca sorumluluklarını gerektirdiği ileri sürülmüş ve ayrı ayrı 20.000 TL manevi tazminata karar verilmesi talep olunmuştur.

SAVUNMA: Davalılar, dava dilekçesinin usulüne uygun olarak tebliğine karşın cevap vermemişler ve davayı inkar etmiş sayılmışlardır.

GEREKÇE: Dava, hakimin hukuki sorumluluğuna dayalı manevi tazminat istemlerine ilişkindir.

KARAR : Görev sorunu, öncelikle irdelenmelidir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 129/5. maddesi gereğince; memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir. Yine, Anayasa’nın 40/3. maddesi uyarınca; kişinin, resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.

Bu hükümler ile; kamu görevinin yerine getirilmesi sırasında doğan zararlardan, Devlet’in hizmet kusuru nedeniyle asli ve birinci derecede sorumlu bulunduğu belirtilmiş olup; tazminat davasının da, ancak Devlet aleyhine açılabileceği düzenleme altına alınmıştır. Ancak, kamu hizmeti kavramı ile hiçbir şekilde bağdaştırılamayacak, görev gereklerinden ve sınırlarından ilk bakışta ayrılabilen ve nesnel kurallarla belirlenmiş kamusal çerçevenin dışına çıkan eylem ve işlemler; bu kapsamda değerlendirilemez ve kamu görevlisi yönünden kişisel kusur oluşturur. Bu durumda tazminat istemi, ilgili kamu görevlisine yöneltilebilir.

Anayasa’nın 138. maddesinde ise; hakimlerin görevlerinde bağımsız oldukları belirtilmiş; hiç bir organ, makam, merci veya kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremeyeceği; tavsiye veya telkinde bulunamayacağı düzenlenmiştir. Bunun nedeni, yargı yetkisinin bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri çerçevesinde yerine getirilmesinin sağlanabilmesidir. Bunun bir sonucu olarak, Anayasa’nın 129/5. ve 40/3. maddelerindeki Devlet’in sorumluluğu; yargısal faaliyetler bakımından söz konusu değildir. Ancak, hakimlerin görevlerinde bağımsız olmaları; hukuka aykırı eylemlerinden dolayı sorumlu tutulamayacakları anlamına gelmez. Bu nedenle, HUMK’nun 573 ve devamı maddelerinde hakimlerin hukuki sorumluluğu düzenlenmiştir.

Diğer yandan, HUMK’daki hükümlerin ceza hakimlerini de kapsayıp kapsamadığı ve haklarındaki hukuki sorumluluk davalarına Dairemizde mi, yoksa Yargıtay’ın ilgili ceza dairesinde mi bakılacağı konusunda oluşan içtihat aykırılığı; 25.03.1931 tarih ve 19/35 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözüme kavuşturulmuştur. İçtihadı Birleştirme Kararları kanun hükmünde olup, kaldırılmadığı sürece yürürlüktedir. Buna göre, hakimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin olarak HUMK’da yer alan hükümlerin ceza hakimlerini de kapsadığı ve il asliye ile ağır ceza hakimlerine yönelik tazminat davalarına bakma görevinin de, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’ne ait bulunduğu karara bağlanmıştır.

CMK’nun 141 ila 144. maddelerinde, “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlığı altında; suç soruşturması veya kovuşturması nedeniyle maddi ve manevi her türlü zararın Devlet’ten talep edilebileceği belirtilmiş ve Ağır Ceza Mahkemesi görevli kılınmıştır.

Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında uğranılan zarara neden olan işlemlerin bir bölümünün, yargısal faaliyetlere ilişkin olduğu açıktır. Şu durumda, koruma tedbiri niteliğindeki yargısal işlemler nedeniyle Devlet’in sorumluluğu benimsenmiş bulunmaktadır. CMK’da yapılan bu düzenlemenin, HUMK’nun 573 ve devamı maddeleri hükümlerini ortadan kaldırıp kaldırmadığı değerlendirilmelidir.

CMK’da, maddi ve manevi her türlü zararın Devlet’ten istenilebileceği belirtilmiş olup; davanın açılabilmesi ise, karar veya hükmün kesinleşmesi koşuluna bağlanmıştır. Bu düzenleme ile, koruma tedbirleri bakımından Devlet’in asli ve birincil nitelikte sorumluluğu kabul edilmiştir, Diğer yandan, Devlet’in sorumluluğu için; koruma tedbirlerine ilişkin kurallara aykırı davranılmış olması gerekli ve yeterlidir.

Yargı faaliyetinin Devlet’in asli görevleri arasında bulunması ve hakimlerin bağımsızlığı ilkesi uyarınca yerine getirilmesi; ancak, yargısal yetkilerin kullanılması sırasında; genelde, tarafsızlık ilkesinin ihlali görünümünde olan ve HUMK’nun 573. maddesinde sayılı ve sınırlı olarak gösterilen durumların varlığı, hakimin hukuki sorumluluğuna ilişkin düzenlemelerin nedenini oluşturmaktadır. Sorumluluk davası için, asıl davanın sonuçlanması gerekmediği gibi; ara kararları da dava konusu yapılabilir.

Yukarıdaki açıklamalar ışığında, her iki düzenlemenin konuluş nedenleri ve amaçlarının; dava sebebi anlamında dayanak yapılan olgularının; taraflarının ve yargılama usullerinin farklı olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenlerle, CMK’nun 141 ila 144. maddelerindeki düzenlemelerin; HUMK’nun 573 ve devamı maddeleri ile yukarıda anılan İçtihadı Birleştirme Kararı’nı ortadan kaldırmamış olduğu ve Dairemizin görevli bulunduğu kabul edilerek uyuşmazlığın esasının çözümlenmesi gerekmiştir.

İrdelenmesi gereken diğer bir husus ise, dava konusu tedbir kararı ile ilgili olarak halen derdest olan ceza davası yargılaması sonucunun beklenilmesi gerekip gerekmediğine ilişkindir. Yukarıda da vurgulandığı üzere; ara kararları da, HUMK’nun 573 ve devamı maddeleri uyarınca dava konusu yapılabilir. Özellikle, yasaya aykırı haciz veya tutuklama yahut tutukluluğun devamına ilişkin ara kararları bakımından; asıl davanın görülmekte bulunması, hukuki sorumluluk savının ileri sürülebilmesine engel teşkil etmemektedir. Yine, sorumluluk davasına dayanak yapılan olgular ile asıl davada yargılama konusu yapılan olgular farklı olduğundan; kesin hüküm ilkesinin, zedelenmesi veya ortadan kaldırılması da söz konusu değildir. Hukuki sorumluluğa ilişkin düzenlemelerden ortaya çıkan bu sonucun, Anayasa’da düzenlenen “Hak Arama Hürriyeti” ile de ilgisi bulunmaktadır. Anayasa’nın 36. maddesine göre: “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” Davacı, Anayasal nitelikteki hak arama hürriyetine dayalı olarak bu davayı açmıştır. Yukarıda değinildiği üzere; asıl dava yargılamasının sürmesi, eldeki uyuşmazlığın çözümlenmesine engel oluşturmadığı gibi; aksinin kabulü, hak arama hürriyeti ve adil yargılanma hakkının ihlaline de neden olabilecektir. Yine, dava konusu edilen koruma tedbirinin verildiği tarih itibariyle ileri sürülen zarar doğmuş olup; zamanaşımı süresi de bu tarihten itibaren işlemeye başlayacaktır. Şu durumda, asıl dava yargılamasının sonucunun beklenilmesi; çoğu halde, tazminat isteminin zamanaşımına uğraması sonucunu da doğurabilecektir. CMK’nun 141 ve devamı maddelerinde düzenlenen asıl ceza davasının kesinleşmesinden itibaren üç ay ve herhalde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde açılabileceği belirtilen dava ise, Devlet aleyhine açılacak olan davadır. Her iki davanın tarafları ve koşulları farklı bulunduğundan, derdest olan ceza yargılaması bu davanın görülmesine engel değildir.

Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlendiği gibi Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.

Anayasa’nın 6. maddesine göre, Egemenlik kayıtsız ve şartsız Milletindir.

Türk Milleti egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanır.

Yine Anayasa’nın 9. maddesine göre Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.

Mahkemeler, kaynağını Anayasa’dan alan bu yetkiye dayanarak yargılama yaparlar ve sonuçta bir karar verirler. Diğer bir anlatımla, “Hüküm” kurarlar.

Mahkemelerin, kaynağını Anayasa’dan alan yargılama yetkisine dayanarak verdikleri kararlar, diğer mahkemeler yönünden “emir ve talimat” olarak nitelendirilemez. Anayasa’nın 138. maddesinde “Mahkemelerin Bağımsızlığı” ilkesi düzenlenmiş ve “Hiç bir organ, makam, merci ve kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz. Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz; görüşme yapılamaz ve herhangi bir beyanda bulunulamaz” denilmiştir. Görüldüğü gibi Anayasa’nın amacı; yargıyı, özellikle yürütme ve yasamanın müdahalelerinden emir, telkin ve talimatlarından korumaktır. Mahkeme kararları Anayasa’da yasaklanan “emir ve talimat” kapsamında düşünülemeyeceğinden; bu davada Dairemizce verilen karar, ceza davası yönünden mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı ilkelerine aykırılık oluşturmaz.

Dava ile ilgili olarak, tutukluluğa itirazın reddine ilişkin İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 01.06.2009 gün ve 2009/675 D.İş-2009/827 Soruşturma sayılı kararı; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen 2009/751-565 sayılı iddianamenin davacı ile ilgili bölümleri ve davacı hakkında düzenlenen sağlık kurulu raporları dosyaya sunulmuştur.

Dosyadaki belge ve bilgilere göre; davacının, ceza soruşturması sırasında 13.04.2009 tarihinde gözaltına alındığı ve 17.04.2009 tarihinde tutuklanmasına karar verildiği; hakkındaki iddianamenin ise 17.07.2009 tarihinde düzenlendiği ve mahkemece 05.08.2009 tarihinde kabul edildiği; İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2009/191 esasına kaydedilen kamu davasının 05.04.2010 ve 06.04.2010 günlü oturumlarında, davacının sanık sıfatı ile savunmasının alındığı; davacının, tutuklandığı tarihten itibaren İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü’nde bulundurulduğu ve tutukluluk halinin devam ettiği anlaşılmaktadır.

Dava konusu edilen, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 01.06.2009 gün ve 2009/675 D.İş- 2009/827 soruşturma sayılı kararında: “…Şüphelinin üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyetine, aleyhine mevcut delil durumuna, CMK’nun 100/3. maddesinde sayılan suçlardan bulunmasına, şüpheli müdafiilerinin ekli raporlarının içeriklerine göre, mahkememiz nöbetçi hakimliğince verilen kararda bir isabetsizlik bulunmadığı…” gerekçeleriyle, tutuklamaya itiraz istemi reddedilmiştir.

Aynı kararda yer alan muhalefet şerhinde ise: “Şüpheli Mehmet Haberal mahkememiz nöbetçi hakimliğince sorgusu yapılmış ve tutuklanmıştır. Şüphelinin müdafiileri karara itiraz etmişler ve şahsımın başkanlığındaki heyet tarafından evrakların mevcut durumuna göre reddedilmiştir. Geçen süreç içinde deliller toplanmış ve bu arada şüpheli ağır sağlık sorunları ile tedavi altına alınmıştır. Dosyaya da şüpheli lehine yeni deliller ve sağlık kurulu raporları girmiştir. Aynı suçla ilgili olarak aynı nitelikte suçlanan, haklarında dava açılan ya da henüz açılmayan kişilerin de benzer sağlık nedenleriyle tutuklama kararları kaldırılmıştır. Şüpheli 1944 doğumlu, sabit ikametgah sahibi, bilindiği gibi dünyaca tanınmış bir bilim adamı olduğundan kaçma ve delilleri karartma şüphesinin bulunmaması, İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı ve İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nce alınan sağlık heyeti raporları da gözetilerek halen tedavi altında olduğu sabit olmakla mevcut sağlık halinin ileride telafisi imkansız sonuçlara sebebiyet vermemesi açısından şüpheli Mehmet Haberal’ın tahliyesi gerektiği…” görüşüne yer verilmiştir.

Davacı hakkında, İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü hekimleri tarafından çeşitli tarihlerde düzenlenen raporlarda; 17.04.2009 tarihinde göğüs ağrısı ve çarpıntı yakınmalarıyla kliniğe yatırıldığı; Vazospastik Koroner Arter Hastalığı, Aritmi ( Sık ventrikül erken atımları-bigemine, Ron T-supra ventriküler taşikardi atakları ) Anksiyete Reaksiyonu ve Depresyon tamlarıyla tedavisinin sürdüğü; hayati bir tehlike riskini azaltmak amacıyla tedavisinin hastane şartlarında devam etmesinin uygun görüldüğünün; hastanın, antideprasan ve anksiyolotik ilaç tedavisine ve psikoterapiye devamının gerektiğinin belirtildiği; aynı yönde olmak üzere, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2009/191 esasında kayıtlı kamu davasının yargılaması sırasında alman 29.03.2010 tarihli ara kararında da; ağır sağlık sorunları nedeniyle hayati risk altında bulunduğu ve tüm tedavilere rağmen sağlık durumunun gün geçtikçe bozulduğu ve rahatsızlığının ani ölüm riski taşıdığının raporlarla anlaşıldığı gerekçesiyle, savunmasının İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü’nde avukatları ve sağlık ekibi huzurunda birer saatlik fasılalarla alınmasının kararlaştırıldığı ve mahkemenin 05.04.2010 ile 06.04.2010 günlü oturumlarında, video konferans yoluyla sorgusunun yapıldığı anlaşılmaktadır.

CMK’nun Dördüncü Kısmı’nda: “Koruma Tedbirleri” düzenlenmiş olup; Yasa’nın 100. ve devamı maddelerinde ise, tutuklamaya ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Buna göre, tutuklama kararı için; kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgular ve bir tutuklama nedeninin bulunması gerekir. Tutuklama nedeni olarak ise; şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların varlığı; şüpheli veya sanığın, delilleri yok etmesi, gizlemesi veya değiştirmesi yahut tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı oluşturması girişiminde bulunması biçiminde düzenlenmiştir.

CMK’nun 100. maddesinin 3. bendinde, “katolog suçlar” olarak nitelendirilen ve sayma yolu ile gösterilen suçlar bakımından ise, tutuklama nedeninin var sayılabileceği belirtilmiştir. Bu durumda dahi, tutuklama kararı verilebilmesi hakimin takdirinde olup; tutuklama mecburiyetinden söz edilemez. Yasa’da, “var sayılabilir” denilmek suretiyle tutuklamanın ihtiyariliği ilkesi ifade edilmiş bulunmaktadır.

Diğer yandan; tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda, hukuki veya fiili nedenler ile gerekçelerinin gösterilmesi gerekir.

Tutuklamaya ilişkin hükümler, ayrıntılı olarak Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzlenmiştir. Ayrıca, bir üst norm olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’nın 90/4. maddesi ile de; usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklerin düzenlendiği milletlerarası andlaşmaların kanun hükmünde olduğu ve uyuşmazlıklarda gözetilmesi gerektiği kuralına yer verilmiştir.

Anayasa’nın 17. maddesinde “Yaşama Hakkı”, 19. maddesinde “Kişi Hürriyeti ve Güvenliği” ile ilgili temel kurallar belirtilmiş; Anayasa’nın 38. maddesinde ise “Masumiyet Karinesi” yer almıştır. Anılan karine, adil yargılanma hakkının unsurlarından birisidir. İnsan haklarına dayalı, demokratik bir rejimle yönetilen tüm ülkelerin hukuk sistemlerinde, pozitif hukuk ve uygulamalarında masumiyet karinesi uyulması gereken temel bir hak şeklinde ortaya çıkmış ve evrensel bir ilke olarak benimsenmiştir.

Aynı konuya ilişkin ilkeler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2., 5. ve 6. maddelerinde de düzenlenmiş olup; Anayasa’nın 90/4. maddesi uyarınca iç hukuk kuralı niteliğinde bulunmaktadır. Bu nedenle, uygulamada göz önünde tutulmalı ve her somut olayda değerlendirilmelidir. Burada önemle belirtilmesi gereken bir husus, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinde; CMK’nun 100. maddesinin 3. bendinde yer aldığı biçimde bir düzenlemenin olmaması ve salt suçun niteliği itibariyle ( Katalog Suç ) kaçma veya delilleri karartma şüphesinin varlığının, kabul edilmemiş bulunmasıdır. Dava konusu kararda, suç niteliğinin kaçma veya delilleri karartma şüphesinin gerekçesi yapılması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun düşmemiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, “Özgürlük ve Güvenlik Hakkı”na ilişkin 5. maddesi ve “Adil Yargılanma Hakkı”na ilişkin 6. maddesi ile ilgili olarak, AİHM kararlarında; asıl olanın, ceza yargılamasının tutuksuz yapılması olduğu; salt suçun niteliğinin, tutuklama veya tutukluğun devamı için yeterli sayılamayacağı ve masumiyet karinesinin göz önünde bulundurulması gerektiği; her olayda, tutuklama ve devamına ilişkin somut olguların gösterilmesi gerektiği ve kalıplaşmış ifadelerin yeterli sayılamayacağı; tutuklama dışında, başkaca koruma tedbiri imkanının olup olmadığının tartışılması gerektiği, belirtilmektedir. Mahkemenin, örnek niteliğindeki bazı kararlarında aşağıdaki değerlendirmelerde bulunulmuştur:

“…Tutuklu kişinin suç işlediğine dair haklı şüphenin mevcudiyetinin devam etmesi, tutukluluğun devamının geçerliliği için bir sine qua non durumudur, ancak belirli bir süreden sonra bu yeterli olmaz. AİHM, bu durumda, adli yargı makamları tarafından kaydedilen diğer gerekçelerin özgürlükten mahrum bırakmayı haklı çıkarmayı sürdürüp sürdürmediğini tespit etmelidir. Bu gerekçeler “ilgili” ve “yeterli” olduğu durumda, AİHM, yetkili ulusal makamların işlemlerin yürütülmesinde “özel çaba” sergileyip sergilemediğini de tespit etmelidir…Söz konusu davada, göz önüne alınacak süreç Mayıs 2001 tarihinde başlamış ve 28 Aralık 2001 tarihinde sona ermiştir. Sonuç olarak, bu süreç yaklaşık yedi buçuk ay sürmüştür. Dava dosyasındaki belgelerden, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, başvuranın tutuklu yargılanmasının devamına, “suçun niteliğine, delillerin durumuna ve tutuklama tarihine ilişkin olarak” gibi benzer basmakalıp ifadeler kullanarak hüküm verdiği ortaya çıkmaktadır.

Bu bağlamda, AİHM, başvurana yüklenen suçun ciddiyetini ve ilgili cezanın katılığını göz önüne almaktadır. Ancak, AİHM, kaçma tehlikesinin, yalnızca maruz kalınan cezanın katılığı temelinde değerlendirilemeyeceğini… Ancak, ya böyle bir tehlikenin varlığını doğrulayabilecek ya da bu tehlikeyi tutuklu yargılanmayı haklı çıkarmayacak kadar önemsiz gösterebilecek, diğer ilgili ek unsurlar açısından incelenmesi gerektiğini hatırlatır…AİHM, yerel mahkemenin başvuranın tutuklu yargılanma süresini uzatma kararlarında, bu şekilde bir gerekçelemeden yoksun olduğunu kaydeder.

Son olarak, genelde, “delillerin durumu” ifadesi ciddi suç göstergelerinin varlığı ve sürekliliğine dair önemli bir unsur olsa da, söz konusu davada, başvuranın şikayetçi olduğu tutukluluk süresini tek başına haklı çıkarmaya yetmez…” ( 22 Eylül 2005; 16779/02 sayılı, KALAY/TÜRKİYE DAVASI ).

“…Mahkeme, başvurana yüklenen suçun ciddiyetini ve buna ilişkin cezanın ağırlığını dikkate alır. Ancak bir tutukluluk süresinin makul olup olmadığının teorik olarak değerlendirilemeyeceğini hatırlatır. Sanığın tutuklu kalmasının makul olup olmadığı her davanın özel niteliklerine göre değerlendirilmelidir. Devam eden tutukluluk durumu ancak davada masumiyet karinesine rağmen, kişisel özgürlüğe saygı kuralından daha önemli olarak ortaya çıkan gerçek bir kamu yararı gereğinin belirli göstergelerinin bulunması halinde haklı çıkarılabilir…Bu bağlamda ayrıca mahkeme, AİHS içtihadının kefaletle tahliyenin reddi için kabul edilebilir dört temel gerekçeyi belirlemiş olduğunu hatırlatır: Sanığın duruşmalara katılmama riski, tahliye edildiği takdirde adaletin işleyişini bozmak için girişimde bulunma riski, başka suçlar işleme veya toplum düzenini bozma tehlikesi…” ( 14 Haziran 2007; 8610/02 sayılı, ÖZDEN BİLGİN/TÜRKİYE DAVASI. )

Davanın, hakimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin bulunması nedeniyle; bu konudaki en önemli uluslararası metin olan ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun 23 Nisan 2003 tarihli oturumunda kabul edilmiş bulunan Bangolar Yargı Etiği İlkeleri’ne de değinilmesi gerekir. ( Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun 27/6/2006 gün ve 315 sayılı kararı ile, Bangolar Yargı Etiği İlkeleri’nin benimsenmesine karar verilmiş ve Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü’nce tüm hakim ve savcılara duyurulmuştur. ) Bu belgede, altı temel değerden bahsedilmiş ve bu değerlere ilişkin ilkeler tanımlanmıştır. Adı geçen belgede korunan değerler; bağımsızlık, tarafsızlık, doğruluk ve tutarlılık, dürüstlük, eşitlik, ehliyet ve liyakat olarak sayılmıştır. Belgede, eşitlik ilkesi: “Yargıçlık makamının gerektirdiği performans açısından asıl olan; herkesin mahkemeler önünde eşit muameleye tabi tutulmasını sağlamaktır.” biçiminde ifade edilmiştir.

Somut olayda; davacı, şüpheli sıfatı ile soruşturma aşamasında tutuklanmış ve hemen akabinde yukarıda ayrıntıları ile yazılı sağlık sorunları meydana gelmiştir. Sağlık heyeti raporlarında, “ani ölüm riski altında olduğu” ayrıca ve açıkça belirtilmiştir. Davacının sağlık sorunlarının, gözaltına alınması ile başlayan ve tutukluluğu ile devam eden süreçte meydana geldiği; en azından, bu sürecin davacıda mevcut olabilecek rahatsızlıklara olumsuz etkide bulunduğu ve yaşamsal tehlike boyutuna ulaştığı anlaşılmaktadır. Şu durumda, ceza yargılaması bakımından koruma tedbirleri ile güdülen amaç ve yaşam hakkı arasında bir çatışma meydana gelmiştir. Bu durumun, yargılama makamları tarafından hassasiyetle değerlendirilmesi ve çatışan yararlar arasında öncelik düşüncesine dayalı bir denge kurulması gerekir. Herhalde, davacının tehdit altında olan yaşam hakkına rağmen; öngörülemeyen bir yargılama sürecinin sonuçlanmasını beklemesi gerektiği kabul edilemez. Çünkü, yaşam hakkı; en kutsal ve birincil haktır. Davacının yaşam hakkının tehlikeye düşürülmesi, elinden alınması halinde; diğer tüm temel hak ve hürriyetlerin hiçbir değeri kalmayacaktır.

Dosya kapsamından, davacı ile benzer isnadlarla suçlanan başka bazı sanıkların; gerek sağlık ve gerekse farklı nedenler gerekçe gösterilmek suretiyle, halen tutuksuz yargılandıkları anlaşılmaktadır. Bu da, eşitlik ilkesinin gözardı edildiği anlamına gelmektedir.

Yine, davacının dosyaya yansıyan öz geçmişi, bilim adamı kimliği; gerek ülke çapında ve gerekse uluslararası düzeyde başarılı çalışmalar yapmış olması; kaçma ve delillerin karartılmasına ilişkin değerlendirmelerde göz önünde bulundurulmak gerekir. İddianamede yer alan iletişimin tesbiti kayıtlarından; davacının, şüpheli sıfatı ile tüm yaşam ve faaliyetlerinin çok yakından izlendiği anlaşılmaktadır. Bu denli teknik imkanlara rağmen; kaçma veya delillerin karartılması ihtimalinden söz edilmesi, inandırıcı bulunmamaktadır.

Yukarıda da vurgulandığı üzere, ceza yargılamasının tutuksuz yapılması asıldır. Koruma tedbiri anlamında tutuklama ise, istisnai bir nitelik taşımaktadır. İstisnanın, kural haline dönüştürülmesi; masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkının ihlali sonucunu doğurmaktadır.

Tespit edilen tüm bu olgular ve açıklamalar ışığında; dava konusu tutukluğunun devamına ilişkin karar ile davacının yaşam hakkının tehlikeye düşürüldüğü; koruma tedbiri ile öngörülen amaç dışında sonuçlar meydana geldiği; eşitlik ilkesine aykırı davranıldığı ve yeterli gerekçe de gösterilmediği, masumiyet karinesinin göz ardı edildiği; bu durumun, yoruma ihtiyaç göstermeyecek derecede açık ve kesin olan kanun hükmüne aykırı olduğu ve ağır kusur oluşturduğu; HUMK’nun 573/2. maddesi uyarınca da, davalıların sorumluluklarını gerektirdiği kanaatine varılmıştır.

Tazminat miktarının takdirinde ise, konunun temyiz mercii durumunda bulunan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nda da tartışılabilmesine olanak sağlamak amacıyla; kesinlik sınırının üzerinde olması özellikle göz önünde bulundurulmuştur.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan gerekçelerle;

1- Davanın kısmen kabulü ile; her bir davalıdan 1.500′er TL manevi tazminatın alınarak davacıya verilmesine, fazla istemin reddine,

2- Hüküm altına alınan miktarlar üzerinden hesaplanan ( 178,2 ) TL karar ve ilam harcının peşin alınan harçtan düşümü ile kalan ( 361,8 ) TL’nin istek halinde davacıya iadesine,

3- Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca, davacı yararına takdir olunan 2.000′er TL avukatlık ücretinin ayrı ayrı davalılardan alınarak davacıya verilmesine,

4- Davacı tarafından peşin olarak yatırılan ( 178,2 ) TL karar ve ilam harcının eşit olarak davalılardan alınarak davacıya verilmesine,

5- Peşin olarak yatırılan karar ve ilam harcı hariç davacı tarafından sarf olunan toplam ( 35.00 ) TL yargılama giderinden; tarafların haklılık oranları gözetilerek takdiren 37/40′nın davacı üzerinde bırakılmasına ve 3/40′nın eşit olarak davalılardan tahsiline,

Gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu nezdinde temyiz yasa yolu açık olmak üzere, 08.06.2010 gününde oyçokluğu ile verilen karar; davacı vekilinin yüzüne karşı, davalıların yokluğunda açıkça okunup anlatıldı.

KARŞI OY :

Dava; davacının tutuklanmasına, tutuklanmasına yapılan itirazın reddine, tahliye taleplerinin reddine ve tutukluluğunun devamına karar veren mahkeme başkan ve üyeleri olan hakimler hakkında, yasaya aykırılıktan ve dosyadaki delilleri yeterince incelemeden karar verdiklerinden bahisle HUMK’un 573/2. maddesine dayanılarak açılan manevi tazminat istemine ilişkindir. Dava, Dairemiz sayın çoğunluğunca kısmen kabul edilmiştir. Karara aşağıda belirteceğim nedenlerden dolayı katılmıyorum.

T.C. Anayasası’nın “Kişi hürriyeti ve güvenliği” başlıklı 19/3, 6, 7 ve son maddesinde; suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişilerin, ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilecekleri, tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı, soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteyebileceği, hürriyeti kısıtlanan kimselerin kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili yargı merciine başvurma hakkına sahip olduğu, bu esaslar dışında işleme tabi tutulanların uğradıkları zararın, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre Devletçe ödeneceği hükmü yer almaktadır. Keza Anayasa’nın 40/3. maddesinde de kişinin, resmi görevliler tarafından meydana getirilen haksız işlemler sonucu uğradığı zararının kanuna göre Devletçe tazmin edileceği öngörülmüştür.

1- Anayasa’nın bu amir hükümlerinin bir gereği ve yansıması olarak CMK’nın 141/1-a maddesinde, suç soruşturması ve kovuşturması evrelerinde tutuklama veya tutukluluğun devamı gibi koruma tedbirleri nedeniyle mağduriyete uğrayanların tazminat istemlerine ilişkin düzenleme yapılmıştır. Suç soruşturması ve kovuşturması sırasında kişilerin uğrayabilecekleri maddi ya da manevi zarar halleri 141. maddenin 1 ila 10 numaralı bentlerinde ayrı ayrı sayılmıştır.

Tazminat isteminin koşullarına dair hükümler CMK’nın 142. maddesinde yer almıştır. Tazminat talebinde bulunabilmek için, CMK’nın 142/1. maddesine göre, ilgili kişi hakkındaki kararın veya hükmün kesinleşmesi gerekmektedir. Tazminat davası, zarara uğrayanın kendisi, yasal temsilcisi ya da özel yetkili vekili tarafından açılacak, Devlet davalı olarak gösterilecektir. Tazminat istemini incelemeye yetkili ve görevli mahkeme CMK’nın 142/2. maddesi gereğince, mağdurun oturduğu yer ağır ceza mahkemesidir.

Tazminata konu asıl işlem, davacının oturduğu yer ağır ceza mahkemesi tarafından yapılmış ise ve o yerde başka bir ağır ceza mahkemesi de yoksa, yer itibariyle en yakın ağır ceza mahkemesi davaya bakacaktır.

25.05.2005 gün ve 5353 Sayılı Yasa’nın 21. maddesi ile değişik CMK’nın 143/2. maddesinde de, Devletin ödediği tazminat dolayısıyla rücu hakkı düzenlenmiştir. Buna göre; Devlet ödediği tazminattan dolayı, koruma tedbirleriyle ilgili olarak görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanan kamu görevlilerine rücu eder. Bu itibarla, kamu görevlisine rücu edilebilmesi için, kamu görevlisinin ilgili koruma tedbiri nedeniyle görevini icrai davranışla kötüye kullandığının ( TCK m.257/1 ) bir mahkumiyet kararıyla belirlenmiş olması zorunludur. Maddenin gerekçesinde bu durum açıkça ifade edilmiştir. Buradaki kamu görevlileri ibaresi, hakimleri ve Cumhuriyet savcılarını da kapsamaktadır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun görevi kötüye kullanma suçuna ilişkin 257/1. maddesi ile; Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, icrai davranışla kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da, kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi cezalandırılmıştır.

HUMK’un 573. maddesinde ise, hakimlerle ilgili genel bir düzenleme yer almaktadır. Somut olayımızdaki davalılar ceza hakimleri, dava konusu ise, tutuklama ve salıverilmenin reddi kararlarına ilişkindir. Bu hususta CMK’nın 141. ve devamı maddelerinde özel düzenleme bulunmaktadır. Özel düzenlemenin olduğu durumlarda genel hükümlerin uygulanmayacağı bilinen genel hukuk prensiplerindendir.

5271 sayılı CMK’nın 100/3. maddesinde yer alan düzenlemede;

“ ( 3 ) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:

a ) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan;

10. Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar ( Madde 302, 303, 304, 307, 308 ),

11. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar ( madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315 ) …” hükmü yer almaktadır.

CMK’nın 141. maddesi ise, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;

“a ) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen, … Kişiler, maddi ve manevi her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.”

CMK’nın 142/1. maddesine göre karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her halde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir. Aynı kanunun 143/2. maddesine göre ise, Devlet, ödediği tazminattan dolayı, koruma tedbiriyle ilgili olarak görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanan kamu görevlilerine rücu eder.

Bu kanuni düzenlemeler karşısında, somut olayın ve davanın değerlendirilmesine gelince;

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, tutuklamaya itiraz üzerine verdiği, tutuklamanın devamına ilişkin 01.06.2009 tarih ve 2009/675 sayılı D. İş 2009/827 Soruşturma Sayılı Kararı’nda “şüphelinin üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyetine, aleyhine mevcut delil durumuna, CMK’nın 100/3. maddesinde sayılan suçlardan bulunmasına, şüpheli müdafilerinin ekli raporlarının içeriklerine göre, mahkememiz nöbetçi hakimliğince verilen kararda bir isabetsizlik bulunmadığı…” ifadelerine ve gerekçesine yer vermiştir.

Dairemiz sayın çoğunluğunca; İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin yukarıdaki kararında tutuklamaya ilişkin CMK’nın 100/3. maddesindeki koşulları değerlendirilmeden tutuklamaya itiraz talebinin reddedildiği kabul edilmiş ise de, 100/3. madde metninde “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar ( madde 302, 303, 304, 307, 308 ) ile Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı ( madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315 ) suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir,” hükmüne yer verildiğinden ve davaya konu ceza yargılaması tamamlanıp kesinleşmediğinden, HUMK’un 573/2. maddesinde yer alan “açıkça ve kesin olarak bir kanun hükmüne aykırılıktan” söz edilmesi mümkün değildir.

CMK’nın yukarıda açıklanan özel düzenlemeleri karşısında, koruma tedbirleriyle ilgili zarara uğrayanlar tarafından açılacak tazminat davalarının Devlet aleyhine açılması gerekmektedir. HUMK’un 573. ve devamı maddelerinin somut olayımızda uygulama yeri bulunmamaktadır.

İzmir 4. Ağır Ceza Mahkemesinin, cinsel saldırı suçu nedeniyle yargılanarak beraat eden sanığın, tutuklanmasının haksız olduğu iddiasıyla tazminat talebinde bulunduğu davada, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 142. maddesinin ( 2 ) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırılığı savıyla iptali istemine ilişkin olarak;

Anayasa Mahkemesi 18.05.2010 gün ve 27585 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, 25.02.2010 tarih ve 2008/38 E. – 2010/39 K. sayılı kararında; “… başka haksız fiil sebeplerine dayanılarak açılan tazminat davalarının hukuk ya da idare mahkemelerinde görüldüğü halde, 5271 Sayılı Yasa’nın 141. maddesine dayanan ve haksız fiil olduğu belirtilen eylemler nedeniyle açılacak tazminat davalarının, itiraz konusu kural sebebiyle tazminat konusunda uzman olmayan ve farklı bir usul uygulayan ağır ceza mahkemelerince görülmesinin Anayasa’nın 2, 9, 10, 11, 36, 37. ve 152. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2949 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi yasaların, kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM İçtüzüğü’nün Anayasa’ya aykırılığı konusunda ilgililer tarafından ileri sürülen gerekçelere dayanmak zorunda değildir. İstemle bağlı kalmak koşuluyla başka gerekçe ile de Anayasa’ya aykırılık incelemesi yapabileceğinden, iptali istenen kuralla ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 142. maddesi yönünden de inceleme yapılmıştır.

İtiraz konusu kural, koruma tedbirleri nedeniyle tazminat isteminin zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili olması durumunda aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa en yakın yer ağır ceza mahkemesinde görüleceğini kurala bağlamıştır. Böylece itiraz konusu kuralla, koruma tedbirleri nedeniyle tazminat isteminde hangi mahkemenin görevli ve yetkili olduğu belirlenmiştir.

Yasa’nın madde gerekçesinde konuyla ilgili olarak, tazminat davasında yetkili ve görevli mahkemenin, davacının oturduğu yer Ağır Ceza Mahkemesi olarak belirlenmesiyle kanuna aykırı işlemden zarar gören kişinin en kolay biçimde ve en masrafsız yöntemle hakkına kavuşabilmesinin amaçlandığı belirtilmiştir.

Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasa koyucunun da uyması gereken temel hukuk ilkeleri ve Anayasa’nın bulunduğu bilincinde olan devlettir.

Anayasa’nın 10. maddesinde öngörülen eşitlik ilkesi hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil hukuksal eşitlik öngörülmektedir. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere yasa karşısında ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin ihlali yasaklanmıştır. Yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerekli kılabilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’nın öngördüğü eşitlik ilkesi ihlal edilmiş olmaz.

Anayasa’nın 36. maddesinde, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz,” denilmektedir. Buna göre hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde, diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden birisini oluşturmaktadır. Gerçekten, karşılaştığı bir suçlamaya karşı kişinin kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin en etkili ve güvenceli yolu yargı mercileri önünde dava hakkını kullanabilmesidir. Kişilere yargı mercileri önünde dava hakkı tanınması adil bir yargılamanın ön koşulunu oluşturur.

Mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esasları gözetildiğinde Devletin yargılama faaliyetinden dolayı sorumluluğuna gidilebilmesi için yasa ile özel olarak düzenleme yapılması gerekmektedir. 5271 Sayılı Yasa’nın “Tazminat İstemi” başlıklı 141. maddesinde de suçun soruşturulması ve kovuşturulması sırasında koruma tedbirleri nedeniyle kişilerin haksız olarak uğradıkları maddi ve manevi her türlü zararın Devletten hangi hallerde istenebileceği özel olarak düzenlenmiş ve yargılama faaliyetinden dolayı Devletin tazminat sorumluluğu haksız fiil hükümlerinden ayrı olarak kabul edilmiştir. Bu durumda tedbir niteliğindeki uygulamalar nedeniyle haksız olarak zarara uğrayan ve tazminat isteminde bulunan kişiler ile haksız fiil hükümlerine dayanarak tazminat isteminde bulunan kişiler tazminat haklarını kullanabildiklerinden itiraz konusu kural Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı değildir.

5271 Sayılı Yasa’nın 142. maddesinin ( 1 ) numaralı fıkrasında karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her halde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabileceği; aynı maddenin ( 6 ) numaralı fıkrasında ise tazminat istemi ile ispat belgelerinin değerlendirilmesinde ve tazminat hukukunun genel prensiplerine göre verilecek tazminat miktarının saptanmasında mahkemenin gerekli gördüğü her türlü araştırmayı yapmaya veya hakimlerden birine yaptırmaya yetkili olduğu belirtilmiştir. Bu durumda tedbir niteliğindeki uygulamalar nedeniyle haksız olarak zarara uğradığı savıyla tazminat isteminde bulunan kişinin dava açma, her türlü iddia ve savunmada bulunma, hür türlü delili ileri sürebilme hakkının bulunması yanında mahkemenin de gerekli gördüğü her türlü araştırmayı yapmaya yetkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle kuralın, hak arama özgürlüğünü ve adil yargılanma hakkını zedeleyen bir yönü bulunmamaktadır.

Öte yandan, Anayasa’nın “Mahkemelerin Kuruluşu” başlıklı 142. maddesinde, “Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir,” denilmiştir. Hukuk devletinde yasa koyucu, mahkemelerin kuruluş, görev ve yetkilerinin, işleyişinin ve yargılama usullerinin belirlenmesi konusunda yasama yetkisini kullanırken, Anayasa’nın ve hukukun temel ilkelerine bağlı kalmak koşuluyla takdir yetkisine sahiptir. Tedbir niteliğindeki uygulamalar nedeniyle tazminat isteminin hangi mahkemede görüleceğinin belirlenmesi yasama organına ait takdir yetkisi içinde kaldığından kuralın, Anayasa’nın hukuk devleti ilkesine aykırı bir yönü de bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle itiraz konusu kural, Anayasa’nın 2, 10, 36 ve 142. maddelerine aykırı değildir. İtiraz isteminin reddi gerekir.

İtiraz konusu kuralın Anayasa’nın 9, 11, 37 ve 152. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir,” gerekçeleriyle iptal isteminin reddine karar vermek suretiyle; koruma tedbirleri nedeniyle kişilerin uğradıkları maddi ve manevi her türlü zararın Devletten hangi hallerde istenebileceğinin özel olarak düzenlendiği benimsenerek, yargılama faaliyetinden dolayı Devletin tazminat sorumluluğu haksız fiil hükümlerinden ayrı olarak kabul edilmiştir.

Diğer yandan; Hukuk Genel Kurulu tarafından ilk derece mahkemesi olarak verilen 11.10.2000 gün ve 2000/6E. 2000/6 K. – 26.02.2003 tarih ve 2003/1E. 2003/1 K -13.06.2007 gün ve 2007/1 E. 2007/1 K. sayılı kararlarda;

Yargıtay Başkan ve üyeleri aleyhine açılan mali sorumluluk ( tazminat ) davaları hakkında, Yüce Divan’ın cezai sorumluluk kararının varlığı ön şartına bağlanarak, bu koşul yerine gelmeden, Hukuk Genel Kurulu’nda açılan tazminat davasının görülmesine olanak bulunmadığı kabul edilmiştir. Bu kararlar ile CMK’nında getirilen özel düzenlemeye paralel nitelikte bir sonuca ulaşıldığı anlaşılmaktadır.

2- HUMK’un 573/2. maddesi; hakimlerin sorumluluğu için, duraksamaya meydan vermeyecek surette, açık ve kesin olan bir kanun hükmüne aykırı karar verilmiş olması koşulunu aramaktadır.

Dairemiz sayın çoğunluğunun kararında, “…yoruma ihtiyaç göstermeyecek derecede açık ve kesin olan kanun hükmüne aykırı bulunulduğu” gerekçesi ile davalılar aleyhine tazminata hükmedilmiştir. Ne var ki kararın gerekçesinde kesin olarak aykırı davranıldığı ileri sürülen yasa maddesi gösterilmemiştir. Daire kararında, sadece “Anayasa’nın 17. maddesinde öngörülen “yaşam hakkı”, 19. maddesindeki “kişi hürriyeti ve güvenliği” ile ilgili temel kurallar belirtilmiş; Anayasa’nın 38. maddesinde ise, “Masumiyet Karinesi” yer almıştır. Aynı konuya ilişkin ilkeler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2, 5 ve 6. maddelerinde de düzenlenmiş olup; Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca iç hukuk niteliğinde bulunmaktadır. Bu nedenle uygulamada göz önünde tutulması ve her somut olayda değerlendirilmesi gerekir. Burada önemle belirtilmesi gereken bir husus Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinde; CMK’nın 100. maddesinin 3. bendinde yer aldığı biçimde bir düzenlemenin olmaması ve salt suçun niteliği itibari ile ( katalog suç ) kaçma veya delilleri karartma şüphesinin varlığının kabul edilmemiş bulunmasıdır,” biçiminde ifadelere yer verilerek, açık ve kesin hükme aykırılığa ilişkin Anayasa’nın yukarıda belirtilen maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2, 5 ve 6. maddeleri gösterilmiştir. Sayılan hukuki metinler üst normlar olup, hiçbiri hakimlerin “yoruma ihtiyaç göstermeyecek kesin olarak uyması gereken açıklıkta bir hüküm” öngörmemektedir. Ayrıca, hakimin takdir hakkını tutuklama, tutukluğun devamı ve itirazın reddi yönünde kullanması, Kanunun açık hükmüne aykırılık teşkil etmemektedir.

Sayın çoğunluğun kararında, davacının sağlık durumunun salıverilmeyi gerektirecek nitelikte olduğu belirtilmiş ise de; CMK’nında ya da başka herhangi bir hukuki düzenlemede kişinin sağlık durumunun tutuklama veya salıverilme sebebi olabileceğine ilişkin açık hüküm bulunmamaktadır. Kaldı ki, davacının tutuklu kaldığı sürede tedavisinin yapılmadığına dair bir iddia da ileri sürülmemiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; aşağıda belirtilen kararlarında, sanığın tahliye istemlerinde, sağlık durumunun dikkate alınması zorunluluğu olmadığını belirtmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi eldeki davaya benzer kararlarında;

“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. madde 3. fıkra hükümlerinde özgürlüğünden yoksun bırakılan bir kişinin sağlık durumu nedeniyle serbest bırakılması gerektiğine dair bir şart öngörülmemiştir. ( Jablonski-Polonya davası kararı, 21 Aralık 2000, Başvuru No. 33492/96, paragraf 82 ) Başvuru sahibi, mahkemelerin kendisini serbest bırakması gerektiğini, zira sağlık durumunun kötü olduğunu ve alıkonulduğu süre zarfında daha da ağırlaşmış olduğunu beyan etmiştir. Ancak Mahkeme, bu noktada, 5. madde 3. fıkra hükümlerinde ulusal mahkemelerin alıkonulan bir kişiyi sağlık sebebiyle serbest bırakmak zorunda olduğuna dair bir şart getirilmemiş olduğuna işaret eder. Gözaltındaki bir kişinin durumunun alıkonulma halinin devam etmesi açısından uygun olup olmadığına aslen ulusal mahkemeler karar vermelidir; Mahkemenin Sözleşmenin 3. maddesi çerçevesinde verdiği hükme göre, bu mahkemeler genel anlamda alıkonulan kişinin sağlık durumu sebebiyle serbest bırakılmasına ya da tıbbi tedavi görmesi için bir devlet hastanesine yatırılmasına ilişkin bir karar vermek zorunda değildir. ( Aynı doğrultudaki Kudla-Polonya davası kararı, paragraf 93 ).” ( Fatih Kanmaz, Haksız Yakalama Tutuklama ve El Koyma Nedeniyle Tazminat, Ankara-2008, Adalet Yayınevi, s. 59 )

“AİHM başvuranın, kendisine yapılan tıbbi bakımın yetersizliğinden ya da şeklinden şikayet etmediğini, fakat iyileşemez bir hastalığa yakalandığından dolayı serbest bırakılması ve özel bir bakım yapılması gerektiğini argümanlarını desteklemeden iddia ettiğini gözlemlemektedir. Sağlık nedeniyle serbest bırakılma talebinin 30 Ocak 2004 tarihinde reddedilme gerekçesi biçimi itibariyle eleştirilebilirse de, bir kimsenin tutuklu yargılanmak üzere tutulmasının yerinde olup olmadığı konusunda ( Sakkopoulıos-Yunanistan, no: 61828/00, 15 Ocak 2004, § 44, ve Reggiani Martinelli-İtalya ( karar ), no: 22682/02 ) ve mevcut davada da olduğu gibi, ulusal makamlar başvuranın fiziksel bütünlüğünün korunması zorunluluğunu gerekli tedavileri sağlayarak yerine getirdiklerinde, AİHM’nin kendi bakış açısını yerel mahkemelerin bakış açısının yerine koyamayacağını hatırlatmak gerekmektedir. AİHM başvuranın 2001 yılından beri faydalandığı tıbbı bakımın şekli ve seviyesini tartışma konusu yapacak bir neden görmemektedir.” ( Çiçekler-TÜRKİYE Davası, Fatih Kanmaz, Haksız Yakalama Tutuklama ve El Koyma Nedeniyle Tazminat, Ankara-2008, Adalet Yayınevi, s. 140 )

Somut olayımızda; sayın Daire çoğunluğunun kararı, “koruma tedbirleriyle güdülen amaç ile yaşam hakkı arasında bir çatışma meydana geldiği ve davacının yaşam hakkının tehlikeye düşürülmesinin diğer tüm temel hak ve hürriyetlerden daha değerli olduğu” “bazı sanıkların gerek sağlık ve gerekse farklı nedenler gerekçe gösterilerek tutuksuz yargılandıktan, bu durumun eşitlik ilkesinin göz ardı edildiği anlamına geldiği” gerekçesine dayandırılmış ise de, sanığın tutuklama tarihi olan 17.04.2009 dan itibaren Türkiye’nin en gelişmiş sağlık kurumlarından olan İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü’nde bulundurularak tutukluluk halinin devam ettirildiği, gözetildiğinde, davalıların sorumluluğuna esas alınan ve ihlal edildiği kabul edilen, HUMK’un 573/2. maddesinde öngörülen “açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırılık” durumunun, Anayasa’nın 17, 19 ve 38. maddeleri ile AİHS’in 2, 5 ve 6. maddelerine dahi dayandırılması mümkün olmayacaktır. Nitekim, bu durum yukarıda ifade edilen benzer örnekli AİHM kararlarında da açıkça belirtilmiştir. Bunun yanında, halen sürmekte olan bir davada, dava dosyasındaki sanıkların cezai sorumlulukları kesinleşmiş bir hükümle sonuçlandırılmadan, dosyadaki tutuklamayı gerektiren delil durumu ( kovuşturma dosyası Dairemizce incelenmemiş olması nedeniyle ) bilinmeden eşitlik ilkesine aykırı davranıldığı sonucuna varılması, hukuka uyar nitelikte değildir.

Dairemizin çoğunluk gerekçesinde örnek verilen AİHM’in ÖZDEN/BİLGİN – TÜRKİYE 14.06.2007 tarihli kararının, gerekçe metnine alınmayan bölümünde, “Mahkeme, başvurana yüklenen suçun ciddiyetini ve buna ilişkin cezanın ağırlığım dikkate alır. Ancak bir tutukluluk süresinin makul olup olmadığının teorik olarak değerlendirilemeyeceğini hatırlatır. Sanığın tutuklu kalmasının makul olup olmadığı her davanın özel niteliklerine göre değerlendirilmelidir. Devam eden tutukluluk durumu ancak, davada masumiyet karinesine rağmen, kişisel özgürlüğe saygı kuralından daha önemli olarak ortaya çıkan gerçek bir kamu yararı gereğinin belirli göstergelerinin bulunması halinde haklı çıkarılabilir” ( Kulda- Polonya [BD], no. 30210/96 ). Bu bağlamda, ayrıca Mahkeme AİHS içtihadının kefaletle tahliyenin reddi için kabul edilebilir dört temel gerekçeyi belirlemiş olduğunu hatırlatır: sanığın duruşmalara katılmama riski, tahliye edildiği takdirde adaletin işleyişini bozmak için girişimde bulunma riski, başka suçlar işleme veya toplum düzenini bozma tehlikesi ( özellikle Smirnova-Rusya, no. 46133/99 ve 48183/99 ). Somut davada Mahkeme, ulusal mahkemelerin başvuranın tutukluluk halinin devamı kararlarında böyle gerekçelerin olmayışını dikkate alır. Yetkili makamların geçmiş süreyi başvuranın lehinde bir ölçüt olarak dikkate aldıklarına dair kanıt da yoktur. Sonuç olarak genellikle “delillerin durumu” ifadesi, suça işaret eden ciddi göstergelerin varlığı ve devamıyla ilgili bir etken olabilmesine rağmen, bu ifade söz konusu davada, başvuranın şikayetçi olduğu tutukluluk süresini yalnız başına haklı çıkaramamaktadır ( Letellier – Fransa, A Serisi no. 207, Tomasi- Fransa, A Serisi no. 241-A ve Mansur-Türkiye, A Serisi no. 319-B ).

Yukarıdaki değerlendirmeler, başvuranın tutukluluğu için sunulan gerekçelerin onu yaklaşık 11 yıl tutuklu bulundurmak için “yeterli” ve “yerinde” olmadığına karar vermesi için Mahkemece yeterlidir, ifadeleri incelendiğinde, sağlık durumu nedeniyle hastane ortamında tutuklu bulundurulan davacının, tutuklu kaldığı sürenin makullüğünün, AİHM kararındaki 11 yıllık tutuklulukla karşılaştırılması hukuk anlayışına uygun değildir.

Dairemiz AİHM’in KALAY/TÜRKİYE kararında da kanaatimizce benzer yanılgıya düşmüştür. Bu kararda da şu ifadeler yer almaktadır. “Başvuran, tutuklu yargılanma süresinin, AİHS’in 5 § 3. maddesindeki “makul süre” şartını aştığına ilişkin şikayette bulunmuştur. Maddenin ilgili kısmı şöyledir: “Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan … kişinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.” Birinci süreç, 6 Kasım 1992 tarihinde başvuranın tutuklanmasıyla başlayıp İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını açıkladığı tarih olan 12 Haziran 2000′de sona ermiştir. Bu noktadan sonra Yargıtay’ın 15 Mayıs 2001 tarihli kararına kadar, başvuran, “yetkili mahkeme tarafından mahkum edilme üzerine” tutuklanmıştır ve bu durum AİHS’in 5 § 1 ( a ) maddesinin kapsamı dahilindedir. Ancak, başvuru AİHM’e 12 Şubat 2002′de sunulmuştur ve bu da şikayet konusu olan tutukluluk süresinin sona ermesinden sonra altı aydan uzun bir zamandır. Sonuç itibariyle, şikayetin bu kısmı zaman olduktan sonra sunulmuştur ve AİHS’in 35 §§ 1. ve 4. maddeleri uyarınca altı ay kuralına uymaması gerekçesiyle reddedilmelidir.

İkinci süreç, 15 Mayıs 2001 tarihinde başlayıp başvuranın serbest bırakıldığı 28 Aralık 2001 tarihinde sona ermiştir. AİHM şikayetin söz konusu kısmının, belirlenmesi, esasların incelenmesini gerektiren, AİHS bağlamında, ciddi olgusal ve hukuki konular ortaya koyduğu kanısındadır. Dolayısıyla, AİHM, söz konusu kısmın, AİHS’in 35 § 3. maddesinin anlamı çerçevesinde, temelsiz olmadığı sonucuna varmıştır. Kabul edilmez olduğuna karar vermek için başka bir sebep görülmemiştir.

Son olarak, genelde, “delillerin durumu” ifadesi ciddi suç göstergelerinin varlığı ve sürekliliğine dair önemli bir unsur olsa da, söz konusu davada, başvuranın şikayetçi olduğu tutukluluk süresini, tek başına haklı çıkarmaya yetmez ( yukarıda anılan, Letellier; Tomasi-Fransa, 27 Ağustos 1992 tarihli karar, Seri A no. 241-A; Mansur-Türkiye, 8 Haziran 1995 tarihli karar, Seri A no. 319-B, § 55, ve yukarıda anılan, Demirel, § 59 ).

Dolayısıyla, mahkemenin yürüttüğü basmakalıp muhakemeyi de değerlendiren AİHM, yedi buçuk aylık sürenin, özellikle de başvuranın önceden yaşamış olduğu sekiz buçuk yıllık tutukluluğunun ışığında, haklılığının kanıtlanmadığı görüşündedir. Dolayısıyla, AİHS’in 5 § 3. maddesi ihlal edilmiştir.”

İhlal edilen, toplamda sekiz buçuk yılı bulması nedeniyle yakalanan veya tutulan … kişinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmasına ilişkin makul süredir.

AİHM makul sürede 8,5 yıl süren tutukluluk halinin belli bir gerekçeye dayandırılmamasının, “bu kadar uzun süren bir tutukluluğun” devamı için yeterli olamayacağı kanaatine varmıştır. Kararda tartışılan “makul süre” kavramıdır. Sürenin aşılmasının gerekçesizliğidir. Oysa ki Dairemizin görmekte olduğu davada makul sürenin aşıldığı saptanamadığı gibi, zaten davacılar tarafından böyle bir iddiada da bulunulmamıştır.

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, hakimin bağımsızlığı kadar tarafsızlığını da güvence altına almak amacı ile onun hukuki sorumluluğunu sınırlı hallerde kabul etmiş ve aynı zamanda sorumluluğunun tespitini özel bir usule tabi tutmuştur. Hakimlerin sorumluluğu HUMK’un 573 ila 576. maddelerinde düzenlenmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nun 14.11.1970 gün ve 186/623 sayılı kararında da belirtildiği üzere, anılan yasa hükümlerinde dava sebepleri sınırlı olarak gösterilmiş, görevli merciler özel surette belirtilmiş, dava sabit olmadığı takdirde davacının para cezası ve tazminat ile sorumlu tutulması emredilmiştir.

Bunun yanında, Dairemizin emsal niteliğindeki 25.01.2005 tarih 2004/15706 E. 2005/259 K. sayılı kararında, tutuklama nedeniyle tazminata ilişkin benzer olayda hakimlerin sorumlu bulunmadığına karar verilmiştir. “Davacı, İzmir 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2002/96 Esas sayılı davasında resmi evrakta sahtecilik suçlaması ile 31 sanıkla birlikte yargılandığını, daha önce mahkeme huzurunda savunmasının alınmasına ve avukatının duruşmalara katılmasına rağmen davalı mahkeme heyetince 13.09.2004 tarihli celsede gıyabi tutuklama kararı verildiğini, buna karşı 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yaptığı itirazın kabul edildiğini, kendisine karşı taraşı ve kinci davranıldığını belirterek haksız tutuklama kararı verilmesi nedeniyle üç milyar lira manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Davalı taraf, iddianın asılsız olduğunu, davacının Balina Operasyonu kapsamında yargılandığını, pek çok mahkemede davası bulunduğunu, yokluğunda gıyabi tutuklama kararı çıkardıklarını belirterek davanın reddini istemişlerdir. Dosyada bulunan 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 13.09.2004 tarihli celse zabıtlarına göre; davacının yokluğunda iddia makamının: Dosya içeriği, olaydaki rolleri ve suç tarihi itibariyle 931.000.000.000 lira devlet zararı dikkate alınıp, CMUK’un 104. maddesi gereğince gıyaben tutuklama talebinde bulunduğu, bunun üzerine mahkemece, suçun niteliği, kanıt durumu, cezanın alt sınırının yüksekliği, daha önce hiç tutuklu kalmamış olması v.s. gerekçelerle CUMK’un 104. maddesi uyarınca gıyaben tutuklama kararı verilmiştir. Davacı, fiilen tutuklanmadan bu karara karşı itiraz etmiş ve itirazı inceleyen 6. Ağır Ceza Mahkemesi 21.09.2004 tarihli kararla; davacının savunmalarının alınmış olması, ikametinin bulunması gibi gerekçelerle itirazı kabul ederek gıyabi tutuklama kararını kaldırmıştır.

5. Ağır Ceza Mahkemesi Başkan ve Üyeleri olan davalıların eylemi yargılama süreci içinde yer almakta olup, HUMK’un 573. maddesinde sayılan eylemlerden birine uymadığı ve davalıların bir sorumluluğu bulunmadığından davanın reddine karar vermek gerekmiştir…” Daire bu kararı ile davalı hakimlerin yargılama aşamasındaki kararlarının, HUMK’un 573. maddesinde sayılan fiillerden olmadığını, dolayısıyla takdir hakkına girdiğini kabul etmiştir. Bir an için özel düzenlemenin olmadığını kabul etsek dahi, yukarıda belirtilen nedenler ve gösterilen mahkeme kararları ile açıklandığı üzere, dava konusu edilen olayda HUMK’un 573 ve devamı maddelerindeki koşullar bulunmadığından davanın esastan da reddine karar verilmesi gerekmektedir.

Davalı hakimlerin, davacı hakkında verdiği tutuklama kararları nedeniyle tazminata hak kazandıklarının kabulü için, öncelikle sanık olan davacının yargılandığı ceza davasında verilecek beraat kararının kesinleşmesinin beklenmesi gerekmektedir. Buna rağmen, sayın çoğunluk, “…Asıl dava yargılamasının sonucunun beklenilmesi, tazminat isteminin zamanaşımına uğraması sonucunu da doğurabilecektir…” şeklinde gerekçe getirmiş ise de; Yargıtay Ceza Daireleri, yerleşmiş içtihatlarında Devlete karşı tazminat davası açılma koşulunu kararın kesinleşmesi şartına bağlamıştır. Yargıtay 8. Ceza Dairesinin; 2007/2256 E. 2009/6825 K. Yargıtay 9.Ceza Dairesinin; 2007/10498 E. 2009/4410 K., sayılı ilamları bu yerleşik uygulamayı gösteren örneklerden olup, görüşümüzü doğrulamaktadır.

Davacı vekilleri, çok sayıda klasörlerden oluşan dava dosyasının ilgili hakimlerce yeterince incelenmeden tutuklama, tutukluluğa itirazın reddi ve tutukluluğun devamına dair kararlar verildiğini, benzer isnatlarla suçlanan başka bazı sanıkların sağlık durumları da gerekçe gösterilerek tutuksuz yargılandıklarını, ileri sürmüşlerdir. Sayın çoğunluğun bu iddiayı benimsediği ve kabule değer gördüğü anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin dosya aslı ya da onaylı sureti getirtilip, davacının ileri sürdüğü olgu ve delillerin denetimi yapılmadan, kısacası hiçbir kanıt toplanmadan, sadece davacı vekillerinin sunduğu fotokopilere dayanılarak karar verilmesi hukuka uygun değildir.

03.05.1931 gün ve 1786 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 25.03.1931 tarih ve 19/25 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında; Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda, ceza hakimlerinin sorumluluğu hakkında hiçbir hüküm mevcut olmadığından HUMK’un ilgili hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir.

Oysa ki, 07.05.1964 tarihli 466 Sayılı Kanun ve sonrasında 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddelerinde bu konular düzenlenmiş olmakla İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesi ortadan kalkmış bulunmaktadır.

Birleşmiş Milletler 7. Suç Sorunları Kongresi’nin 28 Ağustos – 6 Eylül 1985 tarihleri arasında Milano’da yapılan toplantısında; “Yargı Bağımsızlığının Temel İlkeleri” başlığı altında bir dizi kuralın yanında, Milli Hukuk uyarınca, disiplin soruşturması, kanun yoluna başvurma veya Devletten tazminat talep etme hakkı saklı kalmak üzere hakimler hakkında görevlerini ifa sırasında almış oldukları yanlış kararlar dolayısıyla maddi tazminat davası açılamaması gerektiği kuralı kabul edilmiştir.

Avrupa Konseyi bünyesinde bir danışma organı olan Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi’nin 8-10 Temmuz 1998 tarihli 3 numaralı görüşünde ve Hakimlerin Statüsü hakkında Avrupa Şartında; “Bir hakimin görevlerini yerine getirmesi sırasında kararları ve davranışları sonucu kusurlu olarak meydana getirdiği zararların giderilmesinin Devletin garantisi altında olduğu, yargısal görevlerin yerine getirilmesini düzenleyen kuralların ağır ve kabul edilemez ihlali halinde, Devletin belirli bir süre içinde ilgili hakimden dava yoluyla geri ödeme talebinde bulunabileceği” öngörülmüştür.

Hukuk Yoluyla Demokrasi İçin Avrupa Komisyonu ( Venedik Komisyonu ), 12-13 Mart 2010 tarihli 82. Genel Kurulu’nda kabul edilen hakimlerin cezai sorumluluğu ile ilgili görüşünde; “Bir hakimin kasıtlı bir hareketi dışında varsayılan yargısal görevlerinin yerine getirilmesi açısından herhangi bir şahsi sorumluluğa maruz bırakılmasının uygun olmadığı ve yargı bağımsızlığı ilkesi açısından sakınca teşkil ettiği” bildirilmiştir.

Modern Hukuk alanındaki gelişmelerin ışığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda yasalaşma süreci devam eden Hukuk Muhakemeleri Kanun Tasarısı’nın 51. maddesinde bu husus yeniden düzenlenmiş olup, tasarının genel gerekçesinde “…Bu hükümle; 1086 Sayılı Kanun’un 573-576. maddelerinde düzenlenen hakimin kusurlu davranışlarından, ilk etapta Devletin sorumlu tutulamayacağı, hakimin şahsen sorumlu tutulması gerektiği yönündeki esastan ayrılınmış ve karşılaştırmalı hukuk da nazara alınarak, hakimin yargılama faaliyeti esnasında vermiş olduğu zararlardan, ilk planda Devlete karşı tazminat davası açılması esası kabul edilmiştir. Devlet daha sonra kusurlu hakime rücu edebilecektir. Böyle bir düzenleme ile hakimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin durum, idarenin memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri eylem ve yaptıkları işlemlerden birinci derecede Devleti sorumlu tutan ve daha sonra da Devletin sorumlu kişiye rücu etmesini kabul eden, Anayasa’nın 129. maddesinin 5. fıkrası hükmüne de uygundur…” biçiminde açıklanmıştır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573/2. maddesine paralel olarak, anılan tasarının 51/1-c maddesi ile getirilen hükümde; “Farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar veya hüküm verilmiş olması” Devlet aleyhine tazminat davası açılabilecek sınırlı haller arasında sayılmıştır. T.C. Anayasası’nın 2, 6 ve 9. maddelerinin yanında, Anayasa’nın 176/1. maddesinde Anayasa metnine dahil olduğu bildirilen ve Türk Milleti tarafından, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunduğu belirtilen başlangıç kısmının 3. ve 4. fıkralarındaki; “…Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız ve şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı; Kuvvetler ayırımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu…” hükmünü hatırlamakta yarar bulunmaktadır.

Diğer yandan; Anayasası’nın 138/1-2. maddesi; hakimlerin görevlerinde bağımsız olduğunu, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vereceklerine hiçbir organ, makam, mercii veya kişinin yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremeyeceğine, genelge gönderemeyeceğine, tavsiye ve telkinde bulunamayacağına amirdir. Keza, Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 4. maddesinde de paralel hükümler yer almaktadır.

Dairemiz sayın çoğunluğunun bu kararı, T.C. Anayasası ile Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun anılan maddelerine aykırı olduğu gibi, Anayasa ve kanunlarca güvence altına alınmış olan mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı ilkelerini de zedelemektedir. Böyle ki; Davacının İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde halen tutuklu olarak yargılaması sürmektedir. Bu karardan sonra, davacının tutukluluk durumunu inceleyecek ve itiraza bakacak hakimler, dava ve tazminat tehdidi ile baskı altında kalacakları için, Anayasa’nın 138/1-2 maddesi ile Hakimler Savcılar Kanunu’nun 4. maddesine uygun ve özgürce karar veremeyeceklerdir. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tahliyeyle ilgili istediği sonucu alamayan davacı, bu yolla, diğer bir anlatımla yargının yargıya müdahalesiyle amacına ulaşmış olacaktır.

Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 21.10.2009 tarih, 2009/2- 379 esas ve 2009/437 karar sayılı kararında; “T.C. Anayasası’nın 138/1-2 maddesi gereğince; “Hakimler görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasa, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, mercii veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.” Hakimlerin Anayasa güvencesi altına alınan bağımsızlığı, ilke olarak yargı fonksiyonunun ifa edilmesi dolayısıyladır. Hakimlerin kişisel sorumluluğunda, yargı yetkisinin özellikleri özel bir sorumluluk düzeninin uygulanmasını zorunlu kılar. Zira yargı görevinin bağımsızlık ve tarafsızlık içinde aksatılmadan yerine getirilmesi esastır. Gerçekten onların diğer devlet memurlarının tabi bulundukları sorumluluk esaslarına bağlanmaları, yaptıkları her işlemin aleyhine bir tazminat davasına yol açacağını düşünmelerine ve bunun sonucu olarak karar verirken tereddüt içinde kalmalarına yol açabilir, bu hususu belirtelim ki; adaletin gerçekleşmesi hakim hakkında sorumsuzluk müessesesinin kabulünü gerektirmez. Hakimler verdikleri kararlarından dolayı ilke olarak sorumlu tutulmayacakları esas olmakla beraber Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunumuz hakimin bağımsızlığı kadar tarafsızlığını da güvence altına almak amacıyla onun hukuki sorumluluğunu sınırlı olarak kabul etmiş ve aynı zamanda sorumluluğun tespitini özel bir usule tabi tutmuştur. Hakimlerin sorumluluk sebepleri HUMK’un 573. maddesinde sınırlı biçimde sayılmıştır. Bu hüküm gereği hakimin yargısal faaliyeti sebebiyle sorumlu tutulabilmesi için, kasıtlı hareket etmiş olması, verdiği kararın tevil ve tefsire ihtiyaç göstermeyecek derecede açık ve kesin olan bir kanun hükmüne aykırı bulunması ve görevini yapmakta ihmal ve terahi göstermiş olması gerekmektedir. Oysa somut olayda, davalı hakimlerin kasıtlı hareket ettiği, tevil ve tefsire ihtiyaç göstermeyecek derecede açık ve kesin olan bir kanun hükmüne aykırı karar verdikleri ve görevlerini savsakladıkları kanıtlanamamış, bu yönde bir delil ortaya konulamamıştır. O halde davanın reddi ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 576/2. maddesi gereğince davalılar yararına manevi tazminata hükmedilmesi gerekmiştir,” şeklinde karar verilerek bu durum önemle vurgulanmıştır.

Sonuç Olarak: Açıkladığımız gerekçelerle;

Tutuklamaya, tutukluluğun devamına ve bunlara itirazlara ilişkin, HUMK’un 573. maddesine dayanarak açılan ve bu gerekçe ile kabul edilen ilk tazminat davası olarak Türk Yargı Tarihi’ne geçecek olan bu dava, CMK’nın 141. ve devamı maddelerindeki özel düzenleme karşısında görevli ağır ceza mahkemelerinde ve Devlet aleyhine açılabileceğinden, husumet hususu da bu mahkemelerce gözetileceğinden ayrıca, tazminat koşullarının bulunup bulunmadığı araştırmasının da ancak görevli mahkemelerce yapılabileceğinden, öncelikle dava dilekçesinin görev yönünden reddi gerektiği; Bir an için Ceza Muhakemesi Kanunu’ndaki özel düzenlemenin bulunmadığı varsayılsa dahi, HUMK’un 573/2. maddesi; hakimlerin sorumluluğu için, duraksamaya yer vermeyecek şekilde, açık ve kesin olan bir kanun hükmüne aykırı karar verilmiş olması koşulunu aramaktadır. Dava konusu olayda HUMK’un 573. ve devamı maddelerindeki koşullardan hiçbirinin mevcut olmaması nedeniyle, davanın esastan da reddine karar verilmesi gerektiği kanaat ve düşüncesinde olduğumuzdan sayın çoğunluğun kararına katılamıyoruz.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 142 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

12. CEZA DAİRESİ

E. 2012/20227

K. 2012/18818

T. 17.9.2012

• YOL TUTUKLAMASI ( Maddi ve Manevi Tazminat Davası/Sanığın Hangi Sürede Hakim ve Nakil Yoluyla Mahalli Mahkeme Huzuruna Çıkarıldığının Saptanacağı – Talebin Dava Sonucuyla veya Verilecek Hükümle İlgisi Bulunmadığı/Uyap Üzerinden de İfade Alınabileceği )

• UYAP ÜZERİNDEN GÖRÜNTÜLÜ İFADE ALINMASI ( Davacının 30 Gün Boyunca Hakim Önüne Çıkarılmaması Nedeniyle Maddi ve Manevi Tazminat Talep Ettiği – Uyap Üzerinden İfade Alınabilecekken 30 Gün Tutulmasının Makul Süreyle Dahi Bağdaşmayacağı )

• TAZMİNAT DAVASI ( Davacının 30 Gün Boyunca Hakim Önüne Çıkarılmaması Nedeniyle/Makul Süreyle Dahi Bağdaşmayacağı – Talebin Dava Sonucuyla veya Verilecek Hükümle İlgisi Bulunmadığının Gözetileceği )

• TUTUKLU KALINAN SÜRENİN MAHKUMİYET HALİNDE MAHSUBU ( Davacının 30 Gün Boyunca Hakim Önüne Çıkarılmaması Nedeniyle Maddi ve Manevi Tazminat Talep Ettiği – Talebin Dava Sonucuyla veya Verilecek Hükümle İlgisi Bulunmadığı/Uyap Üzerinden de İfade Alınabileceği )

• HAKİM ÖNÜNÜNE ÇIKARILMAMAK ( Davacının 30 Gün Boyunca Hakim Önüne Çıkarılmaması Nedeniyle Maddi ve Manevi Tazminat Talep Ettiği – Uyap Üzerinden de İfade Alınabilecekken Uzun Süre Tutulmasının En Kısa Süre veya Makul Süreyle Dahi Bağdaşmayacağı )

2709/m. 19

5271/m. 94, 141, 142

ÖZET : Davacı yol tutuklaması ile tutuklandıktan sonra makul süreyi aşacak şekilde 30 gün sonra mahal mahkemesine nakledilerek uzun süre tutuklu bırakıldığından ve zamanında hakim önüne çıkarılmaması sebebiyle maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Yargının yaygın olarak kullandığı Ulusal Yargı Bilişim Sistemi (UYAP )üzerinden de görüntülü olarak ifadesinin alınabilme olanağı karşısında davacının 30 gün gibi uzunca bir süre Cezaevinde tutulduktan sonra yargılamayı yapan yetkili mahalli ceza mahkemesine naklinin yapılmış olması bırakınız en kısa süre olarak, makul süre olarak dahi kabule imkan bulunmamaktadır. Yapılacak araştırma yakalanan sanığın hangi sürede hakim ve nakil yoluyla mahalli mahkeme huzuruna çıkarıldığını saptamaktan ibaret olup, talebin dava sonucuyla veya verilecek hükümle bir ilgisi bulunmamaktadır. Gözaltında veya tutuklulukta geçen sürelerin, sanığın mahkumiyeti halinde bu cezasından mahsubu imkanının bulunması da ulaşılan bu sonucu değiştirmeyecektir. Bir kısım işlemler ve koruma tedbirleri nedeniyle davanın ne şekilde sonuçlandığına bakılmaksızın makul bir tazminata hükmedilmesi gerekir.

DAVA : Davacının tazminat talebinin reddine ilişkin hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmekle dosya incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı hakkında yasadışı terör örgütüne üye olmak suçundan Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2008/422 esas sayılı dava dosyası üzerinden yürütülen kamu davasında çıkarılan yakalama emri üzerine kolluk görevlileri tarafından yakalanarak 02/08/2008 tarihinde Seferihisar Cumhuriyet Savcılığınca gözaltına alınmış ve aynı gün Seferihisar Sulh Ceza mahkemesinin 2008/402 D.iş sayılı kararı ile Yol Tutuklaması yapılarak İzmir 1 nolu F tipi cezaevine konulmuş ve buradan da 01.09.2008 tarihinde Diyarbakır D tipi cezaevine nakledilerek 03.09.2008 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığında hazır bulundurularak aynı gün sorgusu yapıldıktan sonra Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesince tutuklanmış ve Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yürütülen kamu davasında 16.12.2008 tarihinde tahliyesine karar verildikten sonra 05/11/2009 tarihinde de davanın zamanaşımı nedeniyle düşürülmesine karar verilmiştir.

Davacı yol tutuklaması ile tutuklandıktan sonra makul süreyi aşacak şekilde 30 gün sonra mahal mahkemesine nakledilerek uzun süre tutuklu bırakıldığından ve CMK’nın 94. maddesi kapsamında zamanında hakim önüne çıkarılmaması sebebiyle 5271 sayılı CMK’nın 142/1-b ve d bentleri gereğince 6.250 lira maddi ve 10.000 lira manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

Mahkeme; “davacı hakkında açılan kamu davasının 5271 sayılı CMK’nın 223/8. maddesi gereğince zamanaşımı nedeniyle düşürülmesine karar verildiği ve CMK’nın 144/1-c maddesi gereğince tazminata hükmedilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar vermiş ve red kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, hakkında uygulamada yol tutuklaması olarak adlandırılan Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 94. maddesine göre yakalanıp ceza evine konulmuş ve 30 gün sonra mahalli mahkeme huzuruna getirilmiş ve bir süre daha tutuklu kalan davacının 16.12.2008 tarihinde tahliyesine karar verildikten sonra 05/11/2009 tarihinde de davanın zamanaşımı nedeniyle düşürülmesine karar verilmiştir.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 94/1. maddesinde yakalanan veya tutuklanan kişinin “yetkili hakim veya mahkemeye en kısa zamanda gönderilmek üzere tutuklanır” hükmü bulunmaktadır. Madde de “en kısa zaman” diliminin ne kadar olması gerektiği düzenlenmemiştir. Düzenlemede “en kısa zaman” denildiğine göre bu süre yakalanan yere göre birkaç saatten birkaç güne kadar olabilir.

Davacı; Seferihisar kolluk görevlilerince yakalanmış ve aynı gün Sulh Ceza Mahkemesince kimlik tespiti yapılıp İzmir 1 nolu F Tipi Cezaevine konmuştur. Davacı makul sürede esas mahkemesine getirilebilirdi. Bunun yanında yargının yaygın olarak kullandığı Ulusal Yargı Bilişim Sistemi (UYAP )üzerinden de görüntülü olarak ifadesinin alınabilme olanağı karşısında davacının 30 gün gibi uzunca bir süre Cezaevinde tutulduktan sonra yargılamayı yapan yetkili mahalli ceza mahkemesine naklinin yapılmış olması bırakınız en kısa süre olarak, makul süre olarak dahi kabule imkan bulunmamaktadır.

Davacının hukuki durumu bu kapsamda değerlendirildiğinde;

5271 sayılı CMK’nın tazminat istemenin koşulları başlığını taşıyan 142. maddesinde; “Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde” bulunulabileceği hükme bağlanmış, 466 sayılı Kanun’un 2. maddesinde ise; “zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan dâvalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde,” uğranılan zararın tazmininin istenebileceği belirtilmiştir. 466 sayılı Kanundaki bu düzenleme nedeniyle, tazminat istemine konu davaların esasıyla ilgili verilen kararların kesinleşmesi veya verilen kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin kararların kesinleşmesinden itibaren dava açma süresinin başlayacağı kabul edilmiş, yerleşik uygulama bugüne kadar da bu şekilde sürdürülmüştür.

Ancak;

5271 sayılı CMK’nın; “Tazminat istemi” başlıklı 141. maddesi incelendiğinde, bir kısım tazminat nedenleri konusunda karar verilmesi için, davanın esasıyla ilgili bir kararın verilmesi zorunluluğunun bulunmadığı dolayısıyla bu nedenlere dayalı istemlerde, davanın sonuçlanmasına gerek bulunmadığı yasal düzenlemeden açıkça anlaşılmaktadır.

Örneğin, gözaltı süresi yasada açıkça belirtilmiş olup, yasadaki bu süre içinde hakim önüne çıkarılıp, çıkarılmadığının saptanmasının davanın esasıyla herhangi bir ilgisi bulunmadığı gibi bu konudaki talep konusunda karar verilmesi için davanın esası hakkında karar verilmesine de gerek bulunmamaktadır. Yine aynı şekilde, kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan, Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan, yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan, yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen, yada hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen, kişilerin tazminat istemleri konusunda, asıl davada hüküm verilmesini veya verilen hükmün kesinleşmesini beklemeye gerek bulunmamaktadır. Zira bu talepler, asıl davanın sonucunu etkileyici veya asıl davanın sonucuna bağlı talepler değildir.

Ancak asıl davanın sonucuna bağlı veya asıl davada verilecek kararları etkileyici talepler yönünden mutlaka davanın esasıyla ilgili verilen karar veya hükmün kesinleşmesi zorunludur. Örneğin, Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen, yine mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılanlar hakkında, mutlaka davanın esasıyla ilgili olarak verilen kararın kesinleşmesini beklemek zorunluluğu bulunmaktadır. Zira, davacının tazminat isteme hakkı bu hallerde verilen karar veya hükmün kesişleşmesiyle doğmaktadır.

Bu kapsamda somut olay incelendiğinde, davacı yol tutuklaması ile tutuklandıktan sonra makul süre aşılarak şekilde mahal mahkemesine nakledilerek uzun süre tutuklu bırakıldığını ve CMK’nın 94. maddesi kapsamında zamanında davaya bakan hakim önüne çıkarılmaması sebebiyle 5271 sayılı CMK’nın 142/1-b ve d bentleri gereğince tazminat talebinde bulunmuştur. Bu talep konusunda bir karar verilebilmesi için, yapılacak araştırma yakalanan sanığın hangi sürede hakim ve nakil yoluyla mahalli mahkeme huzuruna çıkarıldığını saptamaktan ibaret olup, talebin dava sonucuyla veya verilecek hükümle bir ilgisi bulunmamaktadır. Gözaltında veya tutuklulukta geçen sürelerin, sanığın mahkumiyeti halinde bu cezasından mahsubu imkanının bulunması da ulaşılan bu sonucu değiştirmeyecektir. Hal böyle iken, davanın esasıyla ilgili koruma tedbirlerine dayalı olarak dava açılamayacağına ilişkin gerekçenin yasal bir dayanağı bulunmadığı gibi mahkemenin bu yöndeki değerlendirmesi de isabetsizdir.

5271 sayılı CMK’nın 5353 sayılı Kanun ile değişik 94. maddesinde, “Hâkim veya mahkeme tarafından verilen yakalama emri üzerine soruşturma veya kovuşturma evresinde yakalanan kişi, en geç yirmidört saat içinde yetkili hâkim veya mahkeme önüne çıkarılamıyorsa, aynı süre içinde en yakın sulh ceza hâkimi önüne çıkarılır; serbest bırakılmadığı takdirde, yetkili hâkim veya mahkemeye en kısa zamanda gönderilmek üzere tutuklanır.” hükmüne yer verilmiş, maddenin uygulanma koşulları ise gerekçesinde; “Gıyabi tutuklamaya CMK’da yer verilmemiştir. Bunun sonucu olarak, soruşturma veya kovuşturmanın yapıldığı yer dışında bulunan ve hakkında yakalama emri düzenlenmiş bulunan şüpheli veya sanığın yakalanması halinde, aslolan, en geç yirmidört saat içinde yakalama emrini düzenlemiş bulunan hâkim veya mahkeme önüne çıkarılmasıdır. Ancak bu süre içinde yetkili hâkim veya mahkeme önüne çıkarılamayan kişi bakımından bir hâkim güvencesi getirilmiş bulunmaktadır. Böylece kişi, en yakın sulh ceza hâkimi huzuruna çıkarılacaktır. Sulh ceza hâkimi, öncelikle, yakalama emrinin geri alınıp alınmadığını, ayrıca huzuruna getirilen kişinin yakalama emrinde belirtilen kişi olup olmadığını araştıracaktır. Yine, örneğin, yakalama emrini düzenleyen hâkim veya mahkeme, bu emrin ekinde, şüpheli veya sanığa yöneltilmek üzere bazı sorular sorulup cevabı alındıktan sonra serbest bırakılmasını isteyebilir. Bütün bu durumlarda, soruşturulduğu veya kovuşturulduğu yer dışında yakalanan kişinin gereksiz yere mağdur edilmesi önlenmiş olacaktır. Yakalama emri geri alınmışsa, yakalanan kişi yakalama emrinde belirtilen kişi değilse ya da somut durumda bu kişinin yetkili hâkim veya mahkemeye gönderilmesine gerek bulunmamakta ise, sulh ceza hâkimi kişiyi serbest bırakacaktır. Buna karşılık yakalanan kişinin yetkili hâkim veya mahkemeye gönderilmesi gerekmekte ise, gönderme işlemi de hâkim güvencesinde ve onun kararıyla olacaktır. Bu durumda hâkim, sevk tutuklaması kararı verecektir. Kararda, kişinin gönderileceği hâkim veya mahkeme ile ne zamana kadar götürülmesi gerektiği hususu belirtilecektir.” şeklinde açıklanmıştır. Maddenin Adalet Komisyonunda görüşülmesi sırasında, “…mahkemeye gönderilmek üzere tutuklanır.” cümlesine açıklık getirilmesi için “mahkemeye” ibaresinden sonra gelmek üzere “en kısa zamanda” ibaresi eklenmiş bu şekilde maddenin uygulanmasına açıklık getirilmiş ve olası hak ihlallerinin de asgariye indirilmesi amaçlanmıştır.

İç hukuktaki diğer pozitif hukuk normları incelendiğinde;

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 19/son maddesi “Hürriyeti kısıtlanan kişilerin en kısa zamanda bırakılmasının” sağlanmasını öngördüğü gibi yine Anayasa’nın 90/son maddesine göre, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalardan olan ve uygulama önceliği olan, İnsan Hakları Sözleşmesinin 5/3. maddesindeki “Yakalanan veya tutuk durumda bulunan herkes hemen bir hakim veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır” düzenlemeleri bulunmaktadır. Ayrıca Ceza Muhakemesi Kanununun 141/1-d maddesi “Kanuna uygun olarak tutuklandığı halde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen” kişilere de tazminat verilmesini öngördüğünden bir kısım işlemler ve koruma tedbirleri nedeniyle davanın ne şekilde sonuçlandığına bakılmaksızın makul bir tazminata hükmedilmesi yerine, yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı olup, davacı vekilinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden, hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi uyarınca isteme aykırı olarak BOZULMASINA, 17.09.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 142 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

4. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/14163

K. 2012/16899

T. 14.11.2012

• MADDİ TAZMİNAT DAVASI ( Haksız Eylem Nedeniyle – Mahkemece Davalıların Sorumluluk Doğuracak Nitelikte Haksız Eylemlerinin Bulunup Bulunmadığı Araştırılarak Varılacak Sonuca Göre Bir Karar Verilmesi Gerektiği )

• HAKSIZ TUTUKLAMA ( Dayalı Tazminat Davasının Doğrudan Hazineye Karşı Açılacağı – Dava Konusu Olayda Uygulama Yeri Olmayan CMK Hükümleri Uyarınca Görevsizlik Kararı Verilmesinin Doğru Görülmediği )

• GÖREVSİZLİK KARARI ( Mahkemece Davalıların Sorumluluk Doğuracak Nitelikte Haksız Eylemlerinin Bulunup Bulunmadığı Araştırılarak Varılacak Sonuca Göre Bir Karar Verilmesi Gerektiği/Dava Konusu Olayda Uygulama Yeri Olmayan CMK Hükümleri Uyarınca Görevsizlik Kararı Verilemeyeceği – Maddi Tazminat Davası )

5271/m.141,142

ÖZET : Dava, haksız eylem nedeniyle maddi tazminat istemine ilişkindir. Davacının talebi yalnız haksız tutuklamaya dayalı tazminat istemine ilişkin değildir. Davalıların haksız ve kusurlu eylemlerine de dayanılmıştır. Kaldı ki, haksız tutuklamaya dayalı tazminat davası 5271 sayılı CMK nun 141 ve 142. maddeleri uyarınca doğrudan hazineye karşı açılır. Şu durumda işin esasına girilerek; mahkemece davalıların sorumluluk doğuracak nitelikte haksız eylemlerinin bulunup bulunmadığı araştırılarak; varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, dava konusu olayda uygulama yeri olmayan CMK hükümleri uyarınca görevsizlik kararı verilmesi doğru görülmemiştir.

DAVA : Davacı A. S. vekili tarafından, davalı İçişleri Bakanlığı vdl. aleyhine 05/03/2010 gününde verilen dilekçe ile maddi ve manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; mahkemenin görevsizliğine dair verilen 15/03/2011 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, haksız eylem nedeniyle maddi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece görevsizlik kararı verilmiş; hüküm, davacı tarafından, temyiz edilmiştir.

Davacının talebi yalnız haksız tutuklamaya dayalı tazminat istemine ilişkin değildir. Davalıların haksız ve kusurlu eylemlerine de dayanılmıştır. Kaldı ki, haksız tutuklamaya dayalı tazminat davası 5271 sayılı CMK nun 141 ve 142. maddeleri uyarınca doğrudan hazineye karşı açılır.

Şu durumda işin esasına girilerek; mahkemece davalıların sorumluluk doğuracak nitelikte haksız eylemlerinin bulunup bulunmadığı araştırılarak; varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, dava konusu olayda uygulama yeri olmayan CMK hükümleri uyarınca görevsizlik kararı verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, bozma nedenine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine, 14.11.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 142 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2010/3-79

K. 2010/102

T. 24.2.2010

• HAKSIZ EL KONULMASI NEDENİYLE TAZMİNAT ( Araca 2001 Tarihinde El Konulduğu – 1 Haziran 2005 Tarihinden Önceki İşlemlerden Kaynaklanan Tazminat Davalarına Bakma Görevinin Dava Değerine Göre Genel Hukuk Mahkemelerine Ait Olduğu )

• TAZMİNAT DAVASI ( Araca Haksız El Konulması Nedeniyle – Araca 2001 Tarihinde El Konulduğu/1 Haziran 2005 Tarihinden Önceki İşlemlerden Kaynaklanan Tazminat Davalarına Bakma Görevinin Dava Değerine Göre Genel Hukuk Mahkemelerine Ait Olduğu )

• GÖREV ( Araca Haksız El Konulması Nedeniyle Tazminat – Araca 2001 Tarihinde El Konulduğu/1 Haziran 2005 Tarihinden Önceki İşlemlerden Kaynaklanan Tazminat Davalarına Bakma Görevinin Dava Değerine Göre Genel Hukuk Mahkemelerine Ait Olduğu )

• ARACA EL KONULMASI NEDENİYLE TAZMİNAT ( 1 Haziran 2005 Tarihinden Önceki İşlemlerden Kaynaklanan Tazminat Davalarına Bakma Görevinin Dava Değerine Göre Genel Hukuk Mahkemelerine Ait Olduğu )

5271/m.141,142

5320/m.6

1086/m.7,27

ÖZET : Davacılar, zabıta tarafından haksız olarak vasıtalarına el konulduğunu iddia ederek tazminat talebinde bulunmuşlardır. Eşyaya haksız el konulması nedeniyle tazminat taleplerine ilişkin ne 466 SK’da ne de 1412 SK’da hüküm bulunmaktadır. Bu nedenle bu nevi davalarda, davanın değerine göre genel mahkemeler, tazminat hukukuna ilişkin hükümlere göre karar vermekteydi. 5271 SK ise, bu nevi zararların Devletten talep edilebileceğini ve görevli mahkemenin ağır ceza mahkemeleri olduğunu açıkça düzenlemiştir. Tazminat talebi, zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde, eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise aynı yerdeki başka ağır ceza mahkemesinde, başka ağır ceza mahkemesi yoksa en yakın yerdeki ağır ceza mahkemesinde karara bağlanır. Dava konusu araca 2001 tarihinde el konulmuştur. 1 Haziran 2005 tarihinden önceki işlemlerden kaynaklanan tazminat davalarına bakma görevi dava değerine göre genel hukuk mahkemelerine aittir.

DAVA : Taraflar arasındaki “Tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kayseri 3. Sulh Hukuk Mahkemesi’nce dava dilekçesinin görev yönünden reddine dair verilen 18.11.2008 gün ve 2008/1734 E. – 2157 K. sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 13.04.2009 gün ve 2009/3991-6503 sayılı ilamı ile;

( … Dava, davacılara ait vasıtaya zabıtaca haksız el konulması nedeniyle uğranılan zararın giderilmesi istemine ilişkindir.

Dosya içeriğinden 30.10.2001 tarihinde el konulan vasıtanın Haziran 2008 tarihinde ruhsat sahibi olan davacılara iadesine karar verildiği anlaşılmaktadır. Mahkemece, CMK’nun 141 ve 142. maddeleri uygulanarak ağır ceza mahkemesinin görevli olduğuna karar verilmiştir.

5320 sayılı CMK’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Yasa’nın 6. maddesinde, CMK’nun 141-144. maddesi hükümlerinin 01.06.2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanacağı düzenlenmiştir. Somut olayda el koyma işlemi 30.10.2001 tarihinde olduğuna göre dava konusu uyuşmazlığa CMK hükümleri uygulanamaz. Bu nedenle işin esasının incelenmesi gerekirken, mahkemece görevsizlik kararı verilmesi bozma nedenidir… ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, davacılara ait vasıtaya haksız el konulması nedeniyle doğan zararın giderilmesi istemine ilişkindir.

Davacılar vekili; davacılara ait aracın 30.10.2001 tarihinde Kayseri Trafik Şube Müdürlüğü ekiplerince evraklarının sahte olması gerekçesiyle bağlandığı ve özel otoparka çekildiğini, Kayseri 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan dava sonucu beraat etmelerine ve aracın iadesine karar verilmesine rağmen el konulan aracı almak için davacıların özel otopark ücretini ödemek zorunda kaldığını ileri sürerek 4.720,00.-YTL park ücretinin davalı bakanlıktan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, görevli mahkemenin ağır ceza mahkemesi olduğunu bildirerek görevsizlik kararı verilmesini, olmadığı takdirde de davanın reddini istemiştir.

Yerel mahkemece 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 142/2. maddesi uyarınca davaya bakmakla ağır ceza mahkemesi görevli olduğundan mahkemenin görevsizliğine dair verilen karar, özel dairece yukarıda başlık bölümünde yazılı gerekçe ile bozulmuştur.

Yerel mahkeme “Olay, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden önce olmasına rağmen -Derhal Uygulanırlık- ilkesi gereği 5721 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve 142. maddelerinin eldeki davaya uygulanması zorunludur..” gerekçesi ile önceki kararında direnmiş; hükmü davacılar vekili temyiz etmiştir.

Yerel mahkeme ile özel daire arasındaki uyuşmazlık; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. ve 142. maddelerinin somut olayda uygulanıp uygulanamayacağı, davaya bakma görevinin hangi mahkemeye ait olduğu noktasında toplanmaktadır.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu 04.12.2004 tarihinde kabul edilmiş olup 17.12.2004 tarih ve 25673 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmış; 31/03/2005 tarih ve 25772 Mük. sayılı R.G.’de yayımlanan 31.03.2005 tarih ve 5328 Sayılı Kanunun Geçici 1. maddesi ile, yürürlüğe ilişkin 334. maddede geçen “1 Nisan 2005″ ibaresi “1 Haziran 2005″ olarak değiştirilmekle bu tarihte yürürlüğe girmiştir.

Anılan kanunun “Tazminat istemi” başlıklı 141/1-3. maddesinde:

“Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;… Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlıği değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen kişiler, maddi ve manevi her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.”

Yine aynı kanunun “Tazminat istemenin Koşullan” başlıklı 142/2. maddesinde ise:

“istem, zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, en yakın yer ağır ceza mahkemesinde karara bağlanır.” hükümlerine yer verilmiştir.

5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlıklı 6. maddesi,

( 1 ) Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ila 144′üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır.

( 2 ) Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 07.05.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” şeklindedir.

Mülga 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun’un 1. maddesi özü itibariyle haksız yakalanma ve tutuklanma hallerinde uğranılan zararın bu kanun hükümlerince karşılanacağını, 2. maddesi ise, l’inci maddede yazılı sebeplerle zarara uğrayanların, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde, ikametgahlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine bir dilekçeyle başvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilecekleri düzenlenmiştir.

Bu kanunu kaldıran 5320 Sayılı Kanun ile tazminat koşullarıve kapsamı genişletilmiş; 5271 Sayılı Kanuna atıfla, 466 Sayılı Kanunda yer verilmeyen “eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde el konulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen kişiler” için de maddi ve manevi her türlü zararlarını, Devletten isteyebilme olanağı getirilmiş; ancak bu talebe konu işlemlerin 01 Haziran 2005 tarihinden sonra gerçekleşmesi halinde yeni yasanın uygulanacağı da açıkça ifade edilmiştir.

Açıklanan yasal düzenlemeler göstermektedir ki, eşyaya haksız el konulmasına ilişkin tazminat taleplerine ilişkin ne 466 Sayılı Kanunda, ne de eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda açık bir yasal düzenleme olmadığı için bu tip davalar dava değerine göre genel mahkemelerde ve yine tazminat hukuku ilkelerine göre görülmekte iken; 5271 ve 5320 Sayılı Yasalar ile 01 Haziran 2005 tarihinden sonra ilgili maddelerde sayılan işlemlerden doğan zararların Devletten istenebileceği açıkça düzenlenmiş ve yine bu tür tazminat davalarına bakma görevi ağır ceza mahkemelerine verilmiştir.

Eldeki davanın dayandığı maddi olgu, davacılara ait vasıtaya suça konu olduğu iddiasıyla 30.10.2001 tarihinde zabıtaca haksız el konulmuş olmasıdır.

Şu durumda; tazminat istemine dayanak alınan işlemin tarihi 30.10.2001 olup; çok açık şekilde 01 Haziran 2005 tarihinden öncedir. Bu işlemden kaynaklanan tazminat davası, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlıklı 6. maddesindeki açık hüküm karşısında ağır ceza mahkemelerinin görev alanına girmemekte; bu tarihten önceki işlemlere uygulanacağı belirtilen 466 Sayılı Kanunda da düzenlenmediği için genel hükümlere ve dava değerine göre genel hukuk mahkemelerince bakılıp sonuçlandırılması gerekmektedir.

Sonuç itibariyle; 01 Haziran 2005 tarihinden önce, 30.10.2001 tarihinde yapılan işlemlerden kaynaklanan eldeki tazminat davasına bakma görevi genel mahkemelere ve özellikle müddeabihin değerine göre de sulh hukuk mahkemesine aittir.

Yerel mahkemenin, yukarıda ayrıntısıyla açıklanan, uygulamanın kapsamını da belirleyen açık hükümleri göz ardı ederek, derhal uygulanırlık ilkesinden bahisle ağır ceza mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermesi ve aynı hususlara işaret eden özel daire bozma kararına uymayarak önceki kararında direnmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının özel daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 24.02.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 142 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2011/4-670

K. 2011/808

T. 16.12.2011

• HAKİMİN HUKUKİ SORUMLULUĞU ( Davacıların Hakimlerin Tutuklama ve Kısıtlama Kararlarının ve Bu Kararlara İtiraz Üzerine Verdikleri Kararların Soyut ve Gerekçesiz Olarak Verildiğini İleri Sürdüğü – Davanın Koruma Tedbirleri Nedenine Dayalı Tazminat Talebi Olarak Değerlendirilemeyeceği )

• DEVLETİN SORUMLULUĞU VE RÜCU ( Davanın Mülga 1086 S.K. Md. 573 ve 6100 S.K. Md. 46′ya Dayanılarak Açıldığı – Davanın Koruma Tedbirleri Nedenine Dayalı Tazminat Talebi Olarak Değil Hakimin Genel Hukuki Sorumluluğu Nedeniyle Açılan Tazminat Davası Olduğunun Kabulü Gereği/5271 S.K. Md. 141′in Uygulanmayacağı )

• KARARLARIN SOYUT NİTELİKTE VE GEREKÇESİZ OLMASINA DAYALI TAZMİNAT DAVASI ( Davanın Koruma Tedbirlerine Dayalı Tazminat Talebi Olarak Değil Hakimin Genel Hukuki Sorumluluğu Nedeniyle Açılan Tazminat Davası Olduğunun Kabulü Gereği )

• YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİNİN GÖREV ALANI ( Hakimlerin Verdiği Tutuklama Kararlarının ve Bu Kararlara İtiraz Üzerine Verdikleri Kararların Soyut ve Gerekçesiz Olduğu İddiasının Hakimin Genel Hukuki Sorumluluğuna Dayalı Olduğu – Tazminat Davasının Ağır Ceza Mahkemesinde Görülemeyeceği )

• GÖREV ( Hakimlerin Verdiği Tutuklama Kararlarının ve Bu Kararlara İtiraz Üzerine Verdikleri Kararların Soyut ve Gerekçesiz Olduğu İddiasının Hakimin Genel Hukuki Sorumluluğuna Dayalı Olduğu – Tazminat Davasının Ağır Ceza Mahkemesinde Değil Yargıtay 4. Hukuk Dairesinde Görüleceği )

• KORUMA TEDBİRLERİ NEDENİYLE TAZMİNAT TALEBİ ( Davacıların Hakimlerin Tutuklama ve Kısıtlama Kararlarının ve Kararlara İtiraz Üzerine Verdikleri Kararların Soyut ve Gerekçesiz Olduğunu İleri Sürdüğü – Davanın Koruma Tedbirleri Nedenine Değil Hakimin Genel Hukuki Sorumluluğuna Dayalı Olduğu )

2802/m.93/A

6100/m.46, 47

1086/m. 573

5271/m.141, 142

ÖZET : Dava, mülga 1086 sayılı HUMK’nun 573. maddesi – Hakimlerin Mesuliyeti hükmü ( 6100 sayılı HMK’nın 46. – Devletin Sorumluluğu ve Rücu Hükmü ) uyarınca hakimler aleyhine açılan tazminat istemine ilişkindir. Dava dilekçesinde ilgili hakimlerin tutuklama, kısıtlama ve bunlara karşı yapılan itiraz üzerine verdikleri ara kararlarının genel ve soyut nitelikte, gerekçesiz olarak verildiği ileri sürüldüğü gözetildiğinde hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan böyle bir davanın konusunun, koruma tedbirlerin nedenine dayalı tazminat istemine ilişkin bulunduğu ( 5271/m.141 ve devamı )ve Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerektiğinden söz edilemez. Hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan davanın, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan incelemesi sonucunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesince;

( …

DAVA : Dava dilekçesinde, davacı hakkında önce yakalama kararı verildiği ve sonra kaldırıldığı; tekrar yakalama kararı verilerek kaçak olarak nitelendiği; yakalama kararı verilmesi için gerekli koşulların oluşmadığı ileri sürülerek; ayrı ayrı 20.000,00-TL manevi tazminata hükmedilmesi talep olunmuştur.

CEVAP : Cevap dilekçesinde, CMK’nun 141-144. maddeleri uyarınca Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevli bulunduğu; hakimler aleyhine bu şekilde tazminat davası açılmasının Anayasa’ya aykırı olduğu; davanın izaç amacını taşıdığı savunulmuştur.

GEREKÇE : T.C. Anayasasının “Kişi hürriyeti ve güvenliği” başlıklı 19/3, 6, 7 ve son. maddesinde; suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişilerin, ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilecekleri, tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı, soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteyebileceği, hürriyeti kısıtlanan kimselerin kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili yargı merciine başvurma hakkına sahip olduğu, bu esaslar dışında işleme tabi tutulanların uğradıkları zararın, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre Devletçe ödeneceği hükmü yer almaktadır. Keza Anayasa’nın 40/3. maddesinde de kişinin, resmi görevliler tarafından meydana getirilen haksız işlemler sonucu uğradığı zararının kanuna göre Devletçe tazmin edileceği öngörülmüştür.

Anayasa’nın bu amir hükümlerinin bir gereği ve yansıması olarak CMK’nun Yedinci bölümünde “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlığı altında 141/1 maddesinde, suç soruşturması ve kovuşturması evrelerinde tutuklama veya tutukluluğun devamı gibi koruma tedbirleri nedeniyle mağduriyete uğrayanların tazminat istemlerine ilişkin düzenleme yapılmıştır. Suç soruşturması ve kovuşturması sırasında kişilerin uğrayabilecekleri maddi ya da manevi zarar halleri 141. maddesinde ayrı ayrı sayılmıştır. Buna göre;

“Madde 141 – ( 1 ) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;

a ) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,

b ) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,

c ) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,

d ) Kanuna uygun olarak tutuklandığı halde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,

e ) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,

f ) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,

g ) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,

h ) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,

i ) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,

j ) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde el konulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,

Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.”

Tazminat isteminin koşullarına dair hükümler CMK’nun 142. maddesinde yer almıştır. Tazminat talebinde bulunabilmek için, CMK’nun 142/1. maddesine göre, ilgili kişi hakkındaki kararın veya hükmün kesinleşmesi gerekmektedir. Tazminat davası, zarara uğrayanın kendisi, yasal temsilcisi ya da özel yetkili vekili tarafından açılacak, Devlet davalı olarak gösterilecektir. Tazminat istemini incelemeye yetkili ve görevli mahkeme CMK’nun 142/2. maddesi gereğince, mağdurun oturduğu yer ağır ceza mahkemesidir. Tazminata konu asıl işlem, davacının oturduğu yer ağır ceza mahkemesi tarafından yapılmış ise ve o yerde başka bir ağır ceza mahkemesi de yoksa, yer itibariyle en yakın ağır ceza mahkemesi davaya bakacaktır.

Öte yandan; 14.02.2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesi; 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’na 93. Maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesi ile bu maddede hüküm olmayan hallerde ilgilisine göre, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerinin uygulanacağını öngörmüştür.

Tüm bu yasal düzenlemeler ve CMK’nun 141-144 maddelerinin HUMK’nun 573 ve devamı maddelerine göre özel kanun niteliğinde olması dikkate alınarak eldeki davaya bakmaya Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevli olduğu kanaatine varılarak dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar vermek gerekmiştir.

HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

1- İddia ve dayanılan maddi olgular itibariyle dava, CMK 141. maddede de sayılan koruma tedbirinin uygulanmasından kaynaklanan tazminat istemine ilişkin bulunması nedeniyle CMK’ nun 141-144 maddesi gereğince Ağır Ceza Mahkemesi görevli olup Dairemiz görevli olmadığından dava dilekçesinin REDDİNE,

2- Alınması gereken 18,40 TL harcın peşin harç 891,00 TL’den mahsubu ile geri kalan 872,60 TL’nin istek halinde davacıya geri verilmesine,

3- Davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına,

4- Davalılar kendilerini duruşmada avukatla temsil ettirdiklerinden karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca 2.200,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalılara verilmesine

… )

Dair oyçokluğu ile verilen 03.05.2011 gün ve 2010/31-2011/28 sayılı karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek, 4.Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği karara karşı davacı tarafın temyiz isteminin süresinde olduğunun anlaşılmasından ve dosyadaki tüm kağıtların okunmasından sonra gereği düşünüldü:

KARAR : Dava, mülga 1086 sayılı Hukuk Usülü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. ( 6100 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 46. ) maddesi uyarınca hakimler aleyhine açılan tazminat istemine ilişkindir.

Davacı vekili; müvekkili Ç. D.’ın yargılanmakta olduğu İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/283 Esas sayılı dosyasında soruşturma aşamasında aynı Mahkemenin 26.02.2010 tarihli kararıyla tutuklandığını, tutuklama kararının davalı hakim A. E. P. tarafından soyut-klişe ifadelerle gerekçelendirilmek suretiyle verildiğini ve ayrıca bu aşamada dosya üzerinde kısıtlama kararı bulunması sebebiyle isnatlara ilişkin dokümanları inceleme imkanı elde edilemediğini ve adil – etkili savunma yapılmasının engellendiğini, bu karara karşı yapılan itirazın da soyut-klişe gerekçelerle davalı hakimler D. B. ve M. Ü.’nün de yer aldığı heyet tarafından reddedildiğini ileri sürerek, müvekkilinin özgürlüğünden yoksun kalmasına ve sağlığını kaybetmesine, bu suretle manevi eziyet çekmesine neden olan davalılardan ayrı ayrı 20.000 TL olmak üzere toplam 60.000 TL manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; dava dilekçesinde yasal dayanak olarak 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesi gösterilmiştir.

Davalılar; görev, husumet ve esasa ilişkin nedenlerle davanın reddine karar verilmesini istemişlerdir.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nce ilk derece mahkemesi sıfatıyla, sonuçta;

“… İddia ve dayanılan maddi olgular itibariyle davanın, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinde sayılan koruma tedbirinin uygulanmasından kaynaklanan tazminat istemine ilişkin bulunması nedeniyle, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141-144 maddeleri gereğince Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu…”,

Gerekçesiyle “dava dilekçesinin reddine” dair oyçokluğuyla verilen karar, davacı tarafın temyizi üzerine Hukuk Genel Kurulu’na gelmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nda temyiz incelemesine konu olan eldeki davanın, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde mi, yoksa Ağır Ceza Mahkemesinde mi görülüp sonuçlandırılması gerektiğine dair görev noktası, sorunun özünü teşkil etmektedir.

Görev sorununun çözümü, iddianın kapsamı ve davanın konusu itibariyle uygulanması gereken mevzuatın, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddeleri mi, yoksa 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddeleri mi olduğu sorusunun cevaplanması ile mümkündür.

Bu soruya doğru cevabın verilebilmesi ise, genel olarak hakimlerin sorumluluğundan kaynaklanan tazminat davası ile koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davasında öteden beri kabul gören ilkeler ve yasal düzenlemelerin ortaya konulması ve irdelenmesini gerektirir:

I- Genel olarak hakimlerin sorumluluğundan kaynaklanan tazminat davalarında kabul gören ilkeler ve yasal düzenlemeler:

Hemen belirtilmedir ki; genel olarak kamu hizmetlerinin ifasından dolayı “Kamu Tüzel Kişilerinin sorumlulukları hizmet kusuruna, ajanlarınki ise, onların kişisel kusurlarına tabi tutulmuştur. Hakimlerin Anayasa teminatı ( m. 138/1-2 ) altında bulunan bağımsızlığı, idare hukukunda Devletin ajanların faaliyetlerinden sorumluluğunu tayin eden hizmet kusuru ölçüsünün hakimler yönünden uygulanmasına olanak vermez.

Yargı yetkisinin özellikleri, hakimlerin kişisel sorumluluğunda özel bir sorumluluk düzeninin uygulanmasını zorunlu kılmıştır. Zira, yargı görevinin bağımsızlık ve tarafsızlık içinde aksatılmadan yerine getirilmesi esastır. Gerçekten, hakimlerin diğer Devlet Memurlarının tabi bulundukları sorumluluk esaslarına bağlanmaları, yaptıkları her işlemin aleyhlerine bir tazminat davasına yol açabileceğini düşünmelerine ve bunun sonucu olarak tereddüt içinde kalmalarına yol açabilir.

Şu da belirtilmelidir ki; adaletin gerçekleşmesi, Hakim hakkında sorumsuzluk müessesesinin kabulünü gerektirmez. Ancak, hakimin hukuki sorumluluk halleri benimsenirken, yargısal faaliyetten ibaret olan esas görevinin aksatılmamasına büyük özen gösterilmesi zorunludur. Gelişigüzel bir sorumluluk sisteminin benimsenmesi, hakimin bağımsızlığını ve tarafsızlığını tehlikeye düşürebilir.

Bu düşüncelerin ışığı altında mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, Hakimin bağımsızlığı kadar, tarafsızlığını da güvence altına almak amacı ile onun hukuki sorumluluğunu sınırlı hallerde kabul etmiş ve aynı zamanda sorumluluğun tespitini özel bir usule tabi tutmuştur.

Bu bağlamda, Hakimlerin sorumluluğu mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nun 14.11.1970 gün ve 186/623 sayılı kararında da belirtildiği üzere, anılan yasa hükümlerinde, dava sebepleri tahdidi olarak gösterilmiştir.

Kanunun 573. maddesinde yer alan düzenleme gereğince, hâkimin hukuki sorumluluğu için; iki taraftan biri ile olan dostluk veya düşmanlık sebebiyle diğer taraf aleyhine kanuna ve adalete aykırı bir hüküm veya karar vermiş olması ( m.573/1 ) veya tevil veya tefsire ihtiyaç göstermeyecek derecede açık ve kesin olan bir kanun hükmüne aykırı karar vermiş bulunması ( m.573/2 ) yahut da yargılama tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanarak hüküm verilmiş olması ( m.573/3-4 ) veyahut da verilen veya sağlanan yada vaat edilen bir menfaat dolayısıyla kanuna aykırı bir hüküm verilmiş olması ( 573/5 ) gerekir.

Buna göre, Hâkimlerin görevlerini yaparken yargısal faaliyetleri sebebiyle, kasıtla veya ağır ihmalle kanuna açıkça aykırı karar vermiş olmaları durumunda, vermiş oldukları zararlar için ( mülga ) 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinde sayılan hallerde haklarında tazminat davası açılabilir.

Açıklanan hükümler, Hakimin vicdani kanaatindeki bağımsızlığını, yargı erkinin herhangi bir etki altında kalmamasını ve adalete güven duygusunun sarsılmamasını temin amacıyla Yasa’ya konulmuştur.

Yine bu amaçla, 14 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 09 Şubat 2011 tarih ve 6110 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” la, hakim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri kararlar nedeniyle açılacak tazminat ve rücu davalarında yeni düzenlemeler getirilmiş ve hakimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin, Devletin sorumlu tutulacağı esası benimsenmiştir.

6110 sayılı Kanunun 14/1-a maddesiyle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi;

“Hâkimlerin yargılama faaliyetlerinden dolayı … Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir…”,

Şeklinde değiştirilmiş;

Aynı Kanunun 12. maddesiyle, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununa 93. maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesinde ise;

“Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle:

a ) Ancak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir.

b ) Kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk sebeplerine dayanılarak da olsa hâkim veya savcı aleyhine tazminat davası açılamaz.

Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılacak tazminat davaları ile rücu davalarında bu madde hükümleri; bu maddede hüküm bulunmayan hâllerde ise ilgisine göre Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanır.”,

Hükmü getirilmiştir.

Görüldüğü üzere, 6110 sayılı Kanunla, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde yapılan değişiklik ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 93. maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesi ile getirilen düzenleme sonucu Devlet yasal hasım haline getirilmiş, ilgili hakimin ise ancak zorunlu ihbar olunan sıfatıyla davada yer almasına olanak tanınmıştır.

Yasa koyucu bu düzenlemeyle, Hakimlerin Anayasa teminatı ( m. 138/1-2 ) altında bulunan bağımsızlığı ve öteden beri kabul görmüş olan ilkelere paralel olarak, Hakimin sorumluluğunu diğer Devlet Memurlarının tabi bulundukları sorumluluk esaslarından ayrı esaslara tabi olması ilkesini aynen muhafaza etmiş; değişiklik gerekçesinde de ifade edildiği gibi, yargılama faaliyetini yürüten hâkim ve savcıların çeşitli etkilere karşı teminat altına alınması, yargılama faaliyetlerine dayalı tazminat davalarının doğrudan hâkim ve savcıya karşı açılmasının adil yargılama ortamını yok etme tehdidinin önlenmesi görüşünden hareketle, yargısal faaliyetlerden doğan zararlar yönünden sadece hâkimin kişisel sorumluluğunu öngören bir anlayıştan vazgeçilerek, bu sorumluluktan dolayı davanın Devlete karşı açılması ile hem meydana gelebilecek tehlikeli ve zararlı durumun düzeltilip tamir edilmesi, hem de haksız davaların önlenmesi amaçlanmıştır.

Yine, 6110 sayılı Kanunla getirilen sistemde, yasal hasım hakim değil, devlet olarak kabul edilmiş; mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinde tahdidi olarak sıralanan ve az yukarıda açıklanan sorumluluk sebepleri yönünden ise her hangi bir değişiklik cihetine gidilmemiş olup; 6110 sayılı Kanunla 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununa eklenen 93/A maddesiyle, hakimlerin sorumluluğu hususunda sıfat ve süreye dair tamamlayıcı hükümler getirilmiştir.

Anılan maddede yer alan yeni düzenleme ile, devlet aleyhine tazminat davasının açılabilmesi için öngörülen sürenin başlangıcına dair esaslar açıklandıktan sonra, maddenin 7/a fıkrasında öngörülen;

“a ) Yüksek mahkemelerin başkanları, başkanvekilleri, daire başkanları ve üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Danıştay Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar,

b ) Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu müfettişleri ile adalet müfettişlerinin, yetkilerini kullanırken yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar, nedeniyle açılacak tazminat davaları hakkında da uygulanır.”

Hükmü ile, yüksek mahkemelerin başkan ve üyeleri ile adalet müfettişleri de Hakimin sorumluluğu kapsamına dahil edilmişlerdir.

Sözü edilen maddenin 6. fıkrasında getirilen;

“Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılacak tazminat davaları ile rücu davalarında bu madde hükümleri; bu maddede hüküm bulunmayan hâllerde ise ilgisine göre Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanır.”

Şeklindeki düzenleme ile de; taraflar, süre ve sorumluluk sebeplerine ilişkin olarak uygulanması ğereken hükümlere dair silsile ve atıf yapılan kanunlar gösterilmiştir.

Görüldüğü gibi, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde Yargıtay Başkan ve Üyelerinden söz edilmediği halde, 6110 sayılı Kanunla 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununa eklenen 93/A maddesinin 7/a maddesinde bu konu açıkça düzenlenerek, Yargıtay Başkan ve üyeleri dahi Hakimin sorumluluğuna dair hükümlerin kapsamına alınmıştır.

Anılan maddenin gerekçesinde ise;

“Mevzuatımızda ( HUMK m. 573-576 ) sadece hukuk hâkimlerinin tazminat sorumluluğuna ilişkin olarak özel düzenleme yer almakta, buna karşılık, koruma tedbirleri nedeniyle tazminat istemini düzenleyen Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144. maddelerindeki hükümler dışında ceza hâkimlerinin ve savcıların tazminat sorumluluğuna ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak, 25/3/1931 tarihli ve 1931/19 E., 1931/35 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararıyla, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinde sayılmayan ceza hâkimlerinin de bu madde kapsamında düşünülmesi gerektiği kabul edilmiş ve uygulama bu şekilde gelişmiştir. Keza, Yargıtay içtihatlarıyla, savcılar hakkında kanunî bir düzenleme bulunmaması ve onların hâkim olarak kabul edilemeyecekleri gerekçe gösterilerek, savcılar hakkındaki tazminat davalarının Borçlar Kanunu genel hükümlerine göre açılabileceği kabul edilmiştir. Aynı durum müfettişler açısından da söz konusudur.

Öte yandan, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 14/1/1976 tarihli ve 5/4 sayılı Kararıyla, Yargıtay başkan ve üyelerine karşı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573 ve devamı maddeleri hükümleri uyarınca, Yüce Divanda cezai mahkumiyetlerine karar verilmedikçe, doğrudan tazminat davası açılamayacağına hükmetmiş ve daha sonraki Hukuk Genel Kurulu kararlarıyla uygulama bu şekilde devam etmiştir.

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573 ilâ 576 ncı maddeleri uyarınca dava doğrudan hâkim aleyhine açılmakta, davanın açılması için davaya konu eylemin dayanağı olan davanın sonucunun beklenmesi gerekmemektedir. Buna karşılık, Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144. maddeleri uyarınca, dava Devlet aleyhine açılmakta, ayrıca dava açılabilmesi için davaya konu eylemin dayanağı olan karar veya hükmün kesinleşmesi gerekmektedir.

Bilindiği üzere; 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 46 ve devamı maddelerinde hâkimlerin hukukî sorumluluğuna ilişkin yeni bir sistem benimsenmiştir. Buna göre hâkimlerin yargısal faaliyetlerinden kaynaklanan zararlardan dolayı ancak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilecektir. Söz konusu Kanun 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girecektir. Diğer yandan, bu düzenleme sadece hâkimler ile yüksek mahkemelerin başkan ve üyelerini kapsamaktadır. 6100 sayılı Kanunun hâkimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin sistemin hemen uygulamaya geçirilmesi ve yüksek mahkemelerin başkan ve üyeleri ile savcıların ve müfettişlerin kapsama alınması, eksik kalan ve uygulamada sorun oluşturan hususların düzenlenmesi amacıyla 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Kanuna 93. maddeden sonra gelmek üzere 93/A maddesi eklenmektedir.”

İfadeleriyle, ceza hakimleri, savcılar ve müfettişler ile Yargıtay Başkan ve Üyelerinin de bu madde kapsamına alındığı belirtilmiştir. Bu durumda, ceza hakimlerinin de maddede belirtilen “Hakim” kavramının kapsamına girdiği, Hakimlerin hukuki sorumlulukları açısından değinilen genel esasların ceza hakimleri için de geçerli olduğu ve Yasalarla belirlenen sınırlı hallerde görevlerinden dolayı hukuken sorumlu bulundukları kuşkusuzdur.

Dikkat edilmesi gereken bir başka yön, 6110 sayılı Kanunla getirilen yeni sistemde, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde sıralanan hakimin sorumluluk sebeplerini ilga eden bir düzenlemeye yer verilmemesi ve buna paralel olarak da, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun değişik 93/A maddesiyle, hakimin sorumluluk sebepleri yönünden açık bir düzenleme getirilmemiş olmasıdır.

Şu durum karşısında; 6100 sayılı Kanunun yürürlüğe girişine kadar, 6110 sayılı Kanunun değişiklik gerekçesinde de ifade edildiği gibi, genel olarak hakimin sorumluluğu hususunda öncelikle 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun değişik 93/A maddesinde öngörülen ilkelerin aranması, sorumluluk sebepleri yönünden ise 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesi hükmünün uygulanması söz konusu idi.

Nihayet, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununu ek ve değişiklikleri ile birlikte tümüyle yürürlükten kaldıran, 12.01.2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 01 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe girmiş ve “Hakimin Hukuki Sorumluluğu” başlığı altında yer verilen düzenlemeyle, 46 ila 49. maddelerinde sorumluluk sebepleri, yargılamada görevli mercii, dava dilekçesine dair özel yöntem ve davanın reddi halinde verilecek cezaya dair özel hükümler getirilmiştir.

Bu cümleden olarak, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. maddesinde yer alan sorumluluk sebepleri, az yukarıda ayrıntısıyla açıklanan ve mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde tahdidi olarak sayılan sorumluluk sebepleri ile aynıdır. Ancak sadece, 573. maddenin ( 7 ) numaralı bendinde gösterilen nedene yer verilmemiştir.

Anılan madde gerekçesinde, “Hükümde, hâkimlerin sorumluluğunu gerektiren sebeplerin, genel olarak belirtilmediği, daha önce 1086 sayılı Kanunun 573. maddesinde olduğu gibi tahdidi olarak sayma yoluna gidildiği, böylece hâkimlerin daha ağır bir sorumluluk rejimiyle karşılaşmalarının engellenmek istenildiği” ifade edilmiştir.

Görevli yargı merciine ilişkin olarak da 47. maddede, 6110 sayılı Kanunun Geçici Madde 2/a bendindeki düzenleme aynen muhafaza edilerek;

“Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hâkimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde; Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda açılır ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Yargıtay ilgili hukuk dairesinin tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca; bu Kurulun ilk derece mahkemesi sıfatıyla tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi ise Yargıtay Büyük Genel Kurulunca yapılır.

Devletin sorumlu hâkime karşı açacağı rücu davası, tazminat davasını karara bağlamış olan mahkemede görülür.”

Hükmü öngörülmüştür.

Sözü edilen madde gerekçesinde “Maddede hâkimin kusurlu davranışları nedeniyle açılacak tazminat ve rücu davasında, görevli ve yetkili mahkeme düzenlenmiştir. Hâkimlerin sorumluluğu nedeniyle açılan tazminat davası, sıradan bir tazminat davası gibi degerlendirilmemelidir…” ifadelerine yer verildikten sonra, bu düzenlemelerin yargı bagımsızlığı ile de doğrudan doğruya ilgili olduğu vurgulanmıştır.

Açıklanan mevcut yasal durum çerçevesinde, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93. maddesinden sonra gelmek üzere 93/A maddesi halen yürürlükte olup, hakimin sorumluluğu hususunda öncelikle anılan maddesinde öngörülen ilkelerin aranması; sorumluluk sebepleri ve yargılama usulü yönünden ise artık, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı maddelerinin değil, anılan maddeleri yürürlükten kaldıran 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı maddelerinin uygulanması gerektiği tartışmasızdır.

Buna göre, sorumluluk sebepleri yönünden ilk etapta uygulanması gereken 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile, ceza ya da hukuk hakimi ayırımına yer verilmeksizin, hukuk ve ceza hakimleri ile savcı ve müfettişlerin ve hatta Yüksek Mahkeme Başkan ve üyelerinin de sorumluluk kapsamına alındığı; anılan madde gerekçesinde, ‘uygulamada sorun oluşturan ve eksik kalan’ yön olarak nitelendirilen ceza hakimlerinin bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri kararlar nedeniyle hukuki sorumluluklarının da sözü edilen madde kapsamında düzenlendiği her türlü duraksamadan uzaktır.

Öyle ise; ceza hakimleri de hukuk hakimleri gibi yukarıda açıklanan ilkelere paralel olarak, verdikleri kararlardan dolayı ilke bazında sorumlu değil iseler de; ceza hakiminin kasıtla hareket etmesi ve verdiği kararın yasaya aykırı olması yanında, görevini savsaklaması ( ihmali ) gibi hallerin mevcudiyeti veya 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. maddesi hükmünde sayılan diğer hallerin gerçekleşmesi durumunda, genel olarak hukuki sorumluluklarının varlığı tartışmasızdır.

Diğer bir anlatımla, koşulları mevcut olduğu takdirde, hakimin sorumluluğuna ilişkin 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. ve devamı maddelerinin, ceza ya da hukuk hakimi ayırımı yapılmaksızın, süje açısından geniş bir düzenlemeyi içerdiği kuşkusuzdur.

Filhakika aynı ilke öteden beri uygulamada da kabul edilmiş; 01.03.1926 tarih ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu ile 04.04.1929 tarih ve 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda ceza hakimlerinin genel olarak hukuki sorumluluğunu düzenleyen bir hükmün bulunmaması nedeniyle sorun, 25.03.1931 gün ve 19/35 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözülerek, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. ve devamı maddelerinin ceza hakimleri hakkında da uygulanacağı ve sorumluluk davasının Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

İşte, öteden beri kabul gören ve uygulanan bu ilkeden hareketle, 6110 sayılı Kanunun 12. maddesiyle 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93. maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesi gerekçesinde de vurgulandığı üzere, ceza hakimleri de açıkça hakimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı maddeleri hükümlerinin kapsamına alınmıştır.

II- Koruma tedbîrleri nedeniyle tazminat davalarında kabul gören ilkeller ve yasal! düzenlemeler:

Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasası’nda düzenlenmiş olup, 1961 Anayasası’nın 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hallerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında:

“Bu esaslar dışında işleme tabi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir.”

Hükmüne yer verilmiştir.

1961 Anayasası’nda yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki” 466 sayılı Kanun’un 1. maddesinde 7 bent halinde, tazminatı gerektiren haller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Yasanın 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası haline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 10.01.1991 gün ve 3696 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır.

Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasası’nda da sürdürülmüştür. 1981 Anayasası’nın 19. maddesinde yakalama ve tutuklama koşullarına işaret edildikten sonra aynı maddenin son fıkrasında,

“Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar kanuna göre, Devletçe ödenir.”

Hükmüne yer verilmiştir. Anılan hüküm bu kez, 17.10.2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile, ” … bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir.”

Şeklinde değiştirilmiştir.

2005 yılına kadar 466 sayılı Kanunda düzenlenen haksız yakalama ve tutuklama dolayısıyla tazminat isteme hakkı, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenmiş olup, 2001 yılında Anayasa’nın 19. maddesinde yapılmış olan değişikliğin, bu gelişmede payı büyüktür.

Bu noktada; 01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 18. maddesi ile, 07.05.1964 gün ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun yürürlükten kaldırılmış; 466 sayılı Kanun yerine yürürlüğe konulan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Yedinci Bölümünde “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” ana başlığı altında, 141 ila 144. maddelerinde, tazminat istemi, bunun koşulları ve sonuçları, tazminatın geri alınması ve tazminat isteyemeyecek kişiler, yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiştir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Tazminat istemi” başlıklı 141. maddesinde,

” ( 1 ) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;

a ) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,

b ) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,

c ) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,

d ) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,

e ) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,

f ) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,

g ) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,

h ) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,

i ) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,

j ) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,

Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.”

Hükmüne yer verilmiştir.

Burada düzenlenen tazminat nedenleri, sayılan koruma tedbirlerine dair kararın yerindeliğine ilişkin değerlendirme yapılmasını ve sonradan haksızlığın anlaşılmasını gerektiren hükümlerdir.

Tali dava niteliğinde bulunan tazminat davası, karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her halde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde açılabilir ( CMK m.142/1 ) ve zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde, o mahkeme ile ilgili bir işlem dava konusu ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa en yakın yer ağır ceza mahkemesinde açılır ve karara bağlanır ( CMK m. 142/2 ).

Dikkat edilmesi gereken yön, haksız olarak uygulanan her koruma tedbirinin, bireyin mutlak tazminat hakkını doğurmasıdır. Böyle bir hakkın doğmuş olmasına rağmen, koruma tedbirleri nedeniyle tazminat istemi, talebe bağlıdır.

Önemle işaret edilmesi gereken diğer bir husus ise, zararın giderilmesinde Devletin sorumluluğu cihetine gidilmesinin amacı ve çıkış noktasıdır:

Koruma tedbirleri uygulanırken kişinin hak ve özgürlükleri kısıtlanmakta ve bunun sonucunda oluşan zararların da giderilmesi gerekmektedir. Haksız yere tutuklandığı belirlenen sanığın, bundan bir zarara uğradığı muhakkaktır. Şu durumda, soruşturma ve kovuşturma toplum yararına yapıldığına ve ceza davası toplum yararına açıldığına göre, bundan da bireyin zarar görmesi halinde, bu zararı hakim değil Devlet yüklenmelidir.

İşte bu mülahazalarla, koruma tedbirlerinin uygulanmasından kaynaklanan tazminat davalarında ilk önce Devlet’in sorumluluğu cihetine gidilmiş, 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 143. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Devlet’in ödediği tazminattan dolayı kamu görevlisine rücu edebilmesini dahi, ancak görevin kötüye kullanılması şartına bağlanmıştır.

III- Genel olarak hakimlerin sorumluluğundan kaynaklanan tazminata ilişkin mevzuat ve koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davasına ilişkin mevzuatın uygulama alanları, genel kanun-özel kanun ve önceki kanun-sonra ki kanun ilişkisi yönleriyle değerlendirme:

Yukarıda ayrıntılı olarak ifade edildiği üzere, genel olarak hakimin sorumluluğu hukuk-ceza ayrımı yapılmaksızın 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddelerinde düzenlenmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.11.2010 gün ve E:2010/4-551 K:2010/598 sayılı kararında da vurgulandığı gibi; hâkimler, Anayasa ve yasalarla kendilerine verilen görev ve yetkileri, yazılı olan veya olmayan ancak evrensel anlamda onları da bağladığında kuşku bulunmayan etik kurallara tabi olarak yerine getirmeli; kanunları -daha geniş anlamıyla mevzuatı- usulünce uygulamalı; Anayasamızın 90. maddesi gereğince iç hukuk normu haline gelen ve kanun hükmünde bulunan Milletlerarası antlaşmaları ve uluslararası yargı kararlarını da göz ardı etmemelidir.

Aksine davranışın ortaya çıkaracağı sonuçların 5237 sayılı T.C.Y.’nin 257. maddesinde açıklanan suç öğelerini içermesi durumunda da yetki ve görevin ihmalinden ya da kötüye kullanılmasından söz edilmesi olanaklıdır ( CGK 20.11.2007 gün ve 2007/5-83 E.2007/244 K. ).

Bu eylemlerin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddelerinde sayılan sorumluluk hallerinden olması durumunda da, ister ceza isterse hukuk hakimi olsun, hakimin sorumluluğu sebebiyle Devlet aleyhine tazminat istemiyle karşılaşılması söz konusu olacaktır. Sonuçta, Devlet ödediği tazminat nedeniyle sorumlu ceza ya da hukuk hakimine rücu edecektir ( 2802 s. HSK m.93/A-3, 6100 s. HMK m.46/3 ).

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddelerinde ise ceza hakimlerinin sorumluluğuna ilişkin özel bir düzenleme yer almayıp, öncelikle Devletin sorumluluğu kabul edilmekle birlikte, Devletin rücu edeceği süje hususunda hakim ve savcılar açıkça ifade edilmeksizin, “kamu görevlisine” rücu edebileceği tabiri kullanılmıştır.

Esasen, her iki sorumluluk nedeninde de, Devlet yasal hasım olarak düzenlenmekte ise de, bu düzenlemenin hareket noktası ve gerekçeleri farklı olup; genel olarak hakimlerin sorumluluğunu düzenleyen mevzuatta ( 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı maddeleri ) yargılama faaliyetini yürüten hâkim ve savcıların çeşitli etkilere karşı teminat altına alınması, yargılama faaliyetlerine dayalı tazminat davalarının doğrudan hâkim ve savcıya karşı açılmasının adil yargılama ortamını yok etme tehdidinin önlenmesi ve bu itibarla, hem meydana gelebilecek tehlikeli ve zararlı durumun düzeltilip tamir edilmesi, hem de haksız davaların önlenmesi amacına yönelik olduğu halde; koruma tedbirlerinden kaynaklanan tazminata ilişkin mevzuatta ( 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddeleri ) toplum yararına yapılan soruşturma ve kovuşturma ile açılan ceza davası sonucu bireyin zarar görmesi durumunda zararın tazminini öncelikle Devlet’in yükümlenmesi gereği ve amacına yöneliktir.

Diğer taraftan; sorumluluğun kaynağıyla ilgili olarak, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddelerinde az yukarıda anlatılan sınırlayıcı özel hükümlere yer verilmiş iken, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddelerinde arama, elkoyma, yakalama ve tutuklama hallerinde bireyin maddi ve manevi zararının giderilmesine yönelik düzenlemeler mevcuttur. Bir başka anlatımla, düzenleme alanları farklıdır.

Tüm bu açıklamalar karşısında, hakimlerin genel olarak hukuki sorumluluğunu düzenleyen mevzuat ile koruma tedbirlerinden kaynaklanan tazminata ilişkin mevzuat arasında, genel-özel kanun ilişkisi ya da önceki-sonraki kanun ilişkisinin varlığından söz edilemeyeceği açıktır.

Şu da eklenmelidir ki; yukarıdan beri açıklanan yasal durum ve ilkelerin bir diğer sonucu olarak, ceza hakimleri de 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddeleri hükmüne göre sorumlu tutulabileceklerinden; 25.03.1931 ve 19/35 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’ndan sonra yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ilâ 144 madde hükümlerinin, anılan İçtihadı Birleştirme Kararına etkisinin olacağından ve bunu yürürlükten kaldıracağından söz edilmesi olanaklı değildir ( YHGK 24.11.2010 gün, E:2010/4-551 K:2010/598 ).

O halde, hakimin verdiği karar nedeniyle zarara uğradığı iddiasıyla dava açacak olan kişinin, baştan beri anlatılan hakimin genel sorumluluk sebeplerine dayalı olarak Devlet aleyhine dava açma yolunu tercih edebileceği gibi; böyle bir dava yerine, koşullarının varlığı halinde koruma tedbirleri nedeniyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddelerine dayanarak Devlet’ten tazminat isteyebileceği de açıktır. Her iki düzenlemenin amacı, kaynağı, koşulları ve sonuçlarının birbirinden farklı olduğu ve birinin diğeri yerine geçmediği belirgin olmakla; davacının her iki başvuru yolundan birine ya da ikisine başvurmasına yasal bir engel bulunmamaktadır. Aksinin kabulü hak arama özgürlüğünün kısıtlanması anlamına gelir ki, bunun kabulü de olanaklı değildir ( Y.H.G.K. 24.11.2010 gün, E:2010/4-551 K:2010/598 ).

IV- Sorumluluk davalarında uygulanması gereken mevzuata dair silsile ve atıf yapılan kanunların düzenlendiği 6110 sayılı Kanunla 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesinin 6. fıkrası çerçevesinde yapılan değerlendirme:

14 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 09 Şubat 2011 tarih ve 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesi ile 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’na 93. maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesinde, taraflar, süre ve rücu yönünden düzenlemelere yer verildikten sonra anılan maddenin 6. fıkrasında;

“Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılacak tazminat davaları ile rücu davalarında bu madde hükümleri; bu maddede hüküm bulunmayan hâllerde ise ilgisine göre Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanır.”

Hükmü getirilmiştir.

Anılan madde gerekçesinde ise, “… Bu maddede sorumluluk sebepleri ve yargılamanın hangi mahkemede yapılacağına dair hüküm bulunmadığından davanın konusu Ceza Muhakemesi Kanununun 141. ve devamı maddelerinde düzenlenen koruma tedbirlerine ilişkin ise Ceza Muhakemesi Kanununa; şayet bunların dışında bir sorumluluk sebebine dayanılıyorsa 1086 sayılı Kanunun 573. maddesinde sayılmış olan sebeplere bakılacaktır. Yine yargılamanın hangi mahkemede yapılacağı yönünden atıf yapılan ilgili kanunlara bakılacaktır…” ifadelerine yer verilmek suretiyle, uygulanması gereken mevzuatın belirlenmesi noktasında öncelikle ve özellikle “davanın konusu”nun ölçüt alınması gerektiği vurgulanmıştır.

Gerekçede de işaret edildiği gibi, sözü edilen maddede sorumluluk sebepleri ve görevli yargı merciine ilişkin bir hüküm bulunmadığından, “… ilgisine göre” Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ya da Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanacaktır.

Bu açık hüküm ve gerekçe karşısında; her ikisi de usul kanunu olan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ya da Ceza Muhakemesi Kanunu’ndan birinin diğerine göre özel Kanun niteliğinde bulunduğuna dair bir ibare yer almadığı belirgin olduğu gibi; anılan Kanunda değinilen her iki usul mevzuatından hangisinin uygulanacağına dair yapılacak tespitin, ne davanın tarafları ve süjesine, ne de yöntem, koşul ve sonuçlarına göre değil, “davanın konusu”na göre yapılmasının gerektiği; Kanunda yer alan “ilgisine göre” tabiriyle, o “davanın konusunun”, bir başka deyişle dava sebebi anlamında dayanak yapılan olgular ve istemin esas alınması gerektiğinin amaçlandığı her türlü duraksamadan uzaktır.

V- Tüm açıklamaların ışığı altında, temyize konu davada iddianın kapsamı ve davanın konusu itibariyle uygulanması gereken mevzuatın belirlenmesi ve dolayısıyla görev sorununun çözümü:

Görülmekte olan dava ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesine açılmış; dava dilekçesinde açıkça, ilgili hakimlerin tutuklama kısıtlama ve bunlara karşı yapılan itiraz üzerine verdikleri kararlarının genel ve soyut nitelikte, gerekçesiz olarak verildiği ileri sürülerek hâkimin hukuki sorumluluğuna dayanılmış ve davanın yasal dayanağı olarak mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. ) maddesi gösterilmiştir.

O halde, dava sebebi anlamında dayanak yapılan olgular ve istem esas alındığında, davanın yasal dayanağı mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddeleridir.

Bu davanın sebepleri, yasal dayanakları, koşulları, sonuçları ve yargılama mercii farklıdır ve yasada özel olarak düzenlenmiştir. Çeşitli değişikliklerle halen yürürlükte olan ve bir başvuru yolu olarak varlığını koruyan bu düzenlemeye dayanan davacının talebinin inceleme mercii de yine yasa gereği Yargıtay 4. Hukuk Dairesidir.

Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında uğranılan zarara neden olan işlemlerin bir bölümü, yargısal faaliyetlere ilişkin olup, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ilâ 144 maddelerinde sayılan sınırlı hallerde devletin sorumluluğu da kabul edilmiştir.

Koruma tedbirleri nedeniyle tazminata ilişkin bu hükümler yapılan muhakeme sonunda başlangıçta haklı görülen tedbirin bilahare haksız ya da hukuka aykırı olduğunun anlaşılması halinde bundan zarar gören kimselerin, bu zararlarının karşılanmasına yöneliktir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesi hangi hallerde tazminat istenebileceğini, 142. maddesi bunun koşullarını, 143. ve 144. maddeleri ise tazminatın geri alınmasını ve tazminat isteyemeyecek kişileri düzenlemiştir. Burada düzenlenen tazminat nedenleri sayılan koruma tedbirlerine dair kararın yerindeliğine ilişkin değerlendirme yapılmasını ve sonradan haksızlığın anlaşılmasını gerektiren hükümlerdir.

Oysa, eldeki davada hakimin kararındaki tutukluluğa, kısıtlamaya ve tutukluluğun devamına ilişkin takdirin ( yani esasın ) yerindeliği değil; bu takdirin gerekçelerinin yasanın aradığı şekilde gösterilmemesi ( yani usul ) zararın kaynağıdır ve hakimin gerekçesiz olarak verdiği kararla HUMK’nun 573. maddesini ihlal ettiği ileri sürülmüştür.

Öyle ise, bu davada tutuklama ve kısıtlama kararı ile tutukluluğun devamı kararının haksızlığından ziyade, kanun hükmüne aykırı biçimde bu kararların verilmiş olması, tazminatın kaynağını teşkil etmektedir. Bu nedenle ortada haksız tutuklama ve kısıtlama nedeniyle tazminat istemi değil; hakimin sorumluluğuna dayalı bir tazminat istemi söz konusudur.

O halde eldeki davanın da bu çerçevede çözümü gerekmektedir. Hakimin, tutuklama ve kısıtlama kararları ile tutukluluğa itirazın reddi kararında gerekçelerini ortaya koymadığı iddia edildiğine göre, anılan kararların yerindeliğinin değerlendirilmesi de bu aşamada olanaklı değildir. Zira, hakimin eylemi, kanun hükmüne aykırı olarak verdiği kararıyla kişinin savunmasız bırakılması ve özgürlüğünün kısıtlanması suretiyle zararına neden olmak şeklinde ortaya konulmuştur.

Zarar gören isterse bu sorumluluk nedenine, bu hükümlerde gösterilen koşullarla dayanarak Devlet’den tazminat isteyebileceği gibi; Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenen sorumluluk nedenine dayanarak da, 141 ilâ 144 maddeleri nedeniyle sorumlu bulunan devlete de davayı yöneltebilir.

Davacı taraf, dava açarken açıkça hakkındaki kararın soyut ve dayanaksız gerekçeler gösterildiği ve gerekçesiz olması nedeniyle hakimin sorumluluğuna dayanmıştır. Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenen sorumluluk türüne dayanmadığına göre hukuken başvurabileceği diğer yol olan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ( Hukuk Muhakemeleri Kanunu )’nda düzenlenen hakimin sorumluluğuna ( dolayısıyla da son yasal durum itibariyle devletin sorumluluğuna ) gidemeyeceğini kabul etmek olanaklı değildir. Aksi halde hak arama özgürlüğünün kısıtlanması söz konusu olur ki, böyle bir kabul şekli ne anayasa, ne yasalar ne de uluslararası değerlere uygun düşmeyecektir.

Nitekim, aynı ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.11.2010 gün, E:2010/4-551 K:2010/598 sayılı kararında da benimsenmiştir.

Burada yinelemekte ve önemle vurgulamakta yarar vardır ki; ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nce verilen temyize konu görevsizlik kararına gerekçe gösterilen, 14 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değjşiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesi ile 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’na 93. maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesinin 6. fıkrasında yer alan düzenlemede özel kanun genel kanun ayırdına gidilmeksizin; 93/A maddesinde düzenlenmemiş olan sorumluluk sebepleri ve görevli merci yönünden uygulanacak usul kanununun belirlenmesi noktasında, davanın tarafları, süjesi, işlemin sorumlusu, kısaca “ilgilisi” ya da başka unsurlar değil, sorumluluk davasının konusu, yani “istem ve dava konusunun usul kanunuyla ilgisi” esas alınmıştır.

Bu yönüyle de; dava dilekçesinde ilgili hakimlerin tutuklama, kısıtlama ve bunlara karşı yapılan itiraz üzerine verdikleri ara kararlarının genel ve soyut nitelikte, gerekçesiz olarak verildiği ileri sürülmek suretiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddelerine dayanıldığına göre; hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan böyle bir davanın konusunun, koruma tedbirlerine aykırı tazminat istemine ilişkin bulunduğu ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ila 144 maddeleri hükümlerine göre Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerektiğinden söz edilmesi olanaklı değildir.

Hal böyle olunca; tüm bu yasal düzenlemeler ve açıklamalar karşısında, hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddeleri hükümleri uyarınca çözümlenmesi gereken davanın, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 47. maddesi uyarınca Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerekir.

Bu itibarla, davaya bakmaya görevli bulunan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla ve Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu mülahazasıyla verdiği, dava dilekçesinin reddine dair kararı usul ve yasaya aykırı bulunarak bozulmasına karar verilmiştir.

SONUÇ : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile davaya bakmaya görevli bulunan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla ve Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu mülahazasıyla verdiği, dava dilekçesinin reddine dair kararın 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3″ atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 16.12.2011 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 141 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

12. CEZA DAİRESİ

E. 2012/25534

K. 2012/22659

T. 1.11.2012

• KORUMA TEDBİRİ NEDENİYLE TAZMİNAT ( Tutuklanan Sanık Hakkında Kamu Davası Açıldığı/Yargılandığı Mahkemede Serbest Bırakıldığı – Dava Derdest Olup Sonuçlanmadığı ve Kesinleşmediği Gerekçesiyle Reddine Karar Verilemeyeceği )

• TUTUKLANAN SANIĞIN SERBEST BIRAKILMASI ( Kamu Davası Açıldığı/Tutukluluğun Devamına Karar Verildiği – Yargılandığı Mahkemede Serbest Bırakıldığı/Koruma Tedbiri Nedeniyle Tazminat İsteminin Dava Derdest Olduğundan Reddedilemeyeceği )

• TAZMİNAT İSTEMİNE KONU CEZA DAVASININ DEVAM ETMESİ ( Koruma Tedbiri Nedeniyle Tazminat İstemi – Derdest Olup Sonuçlanmadığı ve Kesinleşmediği Gerekçesiyle Davanın Reddine Karar Verilemeyeceği )

5271/m.141

ÖZET : Tutuklanan sanık hakkında kamu davası açılmış, tutukluluğun devamına karar verilmiş, sanığın değişik cezaevlerine nakli dolayısıyla talimatla savunması alınmış ve yargılandığı mahkeme huzuruna çıkarılıp serbest bırakılmıştır. “Tazminat istemine konu davanın derdest olup sonuçlanmadığı ve kesinleşmediği” gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi hukuka aykırıdır.

DAVA : Davacının tazminat talebinin reddine ilişkin hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre davacı vekilinin yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine,

Ancak;

10.06.2006 tarihinde tutuklanan sanık hakkında 29.01.2007 tarihli iddianame ile kamu davası açılmış, tensiple birlikte tutukluluğun devamına karar verilmiş, sanığın değişik cezaevlerine nakli dolayısıyla 28.09.2007 tarihinde talimatla savunması alınmış ve 26.10.2007 tarihinde yargılandığı mahkeme huzuruna çıkarılıp serbest bırakılmıştır.

Davacının 5271 sayılı CMK’nın 141/1-d maddesindeki “Kanuna uygun olarak tutuklandığı halde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmadığı” ve yargılandığı mahkemede hazır bulundurulmadığından tazminata hak kazandığı, Dairemizin 04.04.2012 tarih ve 2011/15700 esas ve 2012/9187 karar ve 17.09.2012 tarih ve 2012/20227 ve 18818 sayılı kararlarında da belirtildiği gibi bir kısım koruma tedbirleri nedeniyle sanıklar hakkındaki davanın sonuçlanmasının ve beraat etmesinin gerekmediği, devam eden davada davacının beraat etmesi halinde de ayrıca CMK’nın 141/1-e maddesindeki “Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenler” kapsamında ayrıca tazminat alabileceğinden mahkemece “Tazminat istemine konu davanın derdest olup sonuçlanmadığı ve kesinleşmediği” gerekçesiyle davanın reddine karar vermesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı olup, davacı vekilinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden hükmün 5320 sayılı kanunun 8/1. maddesi gereğince halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi uyarınca isteme aykırı olarak BOZULMASINA, 01.11.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 141 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

4. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/14163

K. 2012/16899

T. 14.11.2012

• MADDİ TAZMİNAT DAVASI ( Haksız Eylem Nedeniyle – Mahkemece Davalıların Sorumluluk Doğuracak Nitelikte Haksız Eylemlerinin Bulunup Bulunmadığı Araştırılarak Varılacak Sonuca Göre Bir Karar Verilmesi Gerektiği )

• HAKSIZ TUTUKLAMA ( Dayalı Tazminat Davasının Doğrudan Hazineye Karşı Açılacağı – Dava Konusu Olayda Uygulama Yeri Olmayan CMK Hükümleri Uyarınca Görevsizlik Kararı Verilmesinin Doğru Görülmediği )

• GÖREVSİZLİK KARARI ( Mahkemece Davalıların Sorumluluk Doğuracak Nitelikte Haksız Eylemlerinin Bulunup Bulunmadığı Araştırılarak Varılacak Sonuca Göre Bir Karar Verilmesi Gerektiği/Dava Konusu Olayda Uygulama Yeri Olmayan CMK Hükümleri Uyarınca Görevsizlik Kararı Verilemeyeceği – Maddi Tazminat Davası )

5271/m.141,142

ÖZET : Dava, haksız eylem nedeniyle maddi tazminat istemine ilişkindir. Davacının talebi yalnız haksız tutuklamaya dayalı tazminat istemine ilişkin değildir. Davalıların haksız ve kusurlu eylemlerine de dayanılmıştır. Kaldı ki, haksız tutuklamaya dayalı tazminat davası 5271 sayılı CMK nun 141 ve 142. maddeleri uyarınca doğrudan hazineye karşı açılır. Şu durumda işin esasına girilerek; mahkemece davalıların sorumluluk doğuracak nitelikte haksız eylemlerinin bulunup bulunmadığı araştırılarak; varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, dava konusu olayda uygulama yeri olmayan CMK hükümleri uyarınca görevsizlik kararı verilmesi doğru görülmemiştir.

DAVA : Davacı A. S. vekili tarafından, davalı İçişleri Bakanlığı vdl. aleyhine 05/03/2010 gününde verilen dilekçe ile maddi ve manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; mahkemenin görevsizliğine dair verilen 15/03/2011 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, haksız eylem nedeniyle maddi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece görevsizlik kararı verilmiş; hüküm, davacı tarafından, temyiz edilmiştir.

Davacının talebi yalnız haksız tutuklamaya dayalı tazminat istemine ilişkin değildir. Davalıların haksız ve kusurlu eylemlerine de dayanılmıştır. Kaldı ki, haksız tutuklamaya dayalı tazminat davası 5271 sayılı CMK nun 141 ve 142. maddeleri uyarınca doğrudan hazineye karşı açılır.

Şu durumda işin esasına girilerek; mahkemece davalıların sorumluluk doğuracak nitelikte haksız eylemlerinin bulunup bulunmadığı araştırılarak; varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, dava konusu olayda uygulama yeri olmayan CMK hükümleri uyarınca görevsizlik kararı verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, bozma nedenine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine, 14.11.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 141 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2011/4-670

K. 2011/808

T. 16.12.2011

• HAKİMİN HUKUKİ SORUMLULUĞU ( Davacıların Hakimlerin Tutuklama ve Kısıtlama Kararlarının ve Bu Kararlara İtiraz Üzerine Verdikleri Kararların Soyut ve Gerekçesiz Olarak Verildiğini İleri Sürdüğü – Davanın Koruma Tedbirleri Nedenine Dayalı Tazminat Talebi Olarak Değerlendirilemeyeceği )

• DEVLETİN SORUMLULUĞU VE RÜCU ( Davanın Mülga 1086 S.K. Md. 573 ve 6100 S.K. Md. 46′ya Dayanılarak Açıldığı – Davanın Koruma Tedbirleri Nedenine Dayalı Tazminat Talebi Olarak Değil Hakimin Genel Hukuki Sorumluluğu Nedeniyle Açılan Tazminat Davası Olduğunun Kabulü Gereği/5271 S.K. Md. 141′in Uygulanmayacağı )

• KARARLARIN SOYUT NİTELİKTE VE GEREKÇESİZ OLMASINA DAYALI TAZMİNAT DAVASI ( Davanın Koruma Tedbirlerine Dayalı Tazminat Talebi Olarak Değil Hakimin Genel Hukuki Sorumluluğu Nedeniyle Açılan Tazminat Davası Olduğunun Kabulü Gereği )

• YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİNİN GÖREV ALANI ( Hakimlerin Verdiği Tutuklama Kararlarının ve Bu Kararlara İtiraz Üzerine Verdikleri Kararların Soyut ve Gerekçesiz Olduğu İddiasının Hakimin Genel Hukuki Sorumluluğuna Dayalı Olduğu – Tazminat Davasının Ağır Ceza Mahkemesinde Görülemeyeceği )

• GÖREV ( Hakimlerin Verdiği Tutuklama Kararlarının ve Bu Kararlara İtiraz Üzerine Verdikleri Kararların Soyut ve Gerekçesiz Olduğu İddiasının Hakimin Genel Hukuki Sorumluluğuna Dayalı Olduğu – Tazminat Davasının Ağır Ceza Mahkemesinde Değil Yargıtay 4. Hukuk Dairesinde Görüleceği )

• KORUMA TEDBİRLERİ NEDENİYLE TAZMİNAT TALEBİ ( Davacıların Hakimlerin Tutuklama ve Kısıtlama Kararlarının ve Kararlara İtiraz Üzerine Verdikleri Kararların Soyut ve Gerekçesiz Olduğunu İleri Sürdüğü – Davanın Koruma Tedbirleri Nedenine Değil Hakimin Genel Hukuki Sorumluluğuna Dayalı Olduğu )

2802/m.93/A

6100/m.46, 47

1086/m. 573

5271/m.141, 142

ÖZET : Dava, mülga 1086 sayılı HUMK’nun 573. maddesi – Hakimlerin Mesuliyeti hükmü ( 6100 sayılı HMK’nın 46. – Devletin Sorumluluğu ve Rücu Hükmü ) uyarınca hakimler aleyhine açılan tazminat istemine ilişkindir. Dava dilekçesinde ilgili hakimlerin tutuklama, kısıtlama ve bunlara karşı yapılan itiraz üzerine verdikleri ara kararlarının genel ve soyut nitelikte, gerekçesiz olarak verildiği ileri sürüldüğü gözetildiğinde hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan böyle bir davanın konusunun, koruma tedbirlerin nedenine dayalı tazminat istemine ilişkin bulunduğu ( 5271/m.141 ve devamı )ve Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerektiğinden söz edilemez. Hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan davanın, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan incelemesi sonucunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesince;

( …

DAVA : Dava dilekçesinde, davacı hakkında önce yakalama kararı verildiği ve sonra kaldırıldığı; tekrar yakalama kararı verilerek kaçak olarak nitelendiği; yakalama kararı verilmesi için gerekli koşulların oluşmadığı ileri sürülerek; ayrı ayrı 20.000,00-TL manevi tazminata hükmedilmesi talep olunmuştur.

CEVAP : Cevap dilekçesinde, CMK’nun 141-144. maddeleri uyarınca Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevli bulunduğu; hakimler aleyhine bu şekilde tazminat davası açılmasının Anayasa’ya aykırı olduğu; davanın izaç amacını taşıdığı savunulmuştur.

GEREKÇE : T.C. Anayasasının “Kişi hürriyeti ve güvenliği” başlıklı 19/3, 6, 7 ve son. maddesinde; suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişilerin, ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilecekleri, tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı, soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteyebileceği, hürriyeti kısıtlanan kimselerin kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili yargı merciine başvurma hakkına sahip olduğu, bu esaslar dışında işleme tabi tutulanların uğradıkları zararın, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre Devletçe ödeneceği hükmü yer almaktadır. Keza Anayasa’nın 40/3. maddesinde de kişinin, resmi görevliler tarafından meydana getirilen haksız işlemler sonucu uğradığı zararının kanuna göre Devletçe tazmin edileceği öngörülmüştür.

Anayasa’nın bu amir hükümlerinin bir gereği ve yansıması olarak CMK’nun Yedinci bölümünde “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlığı altında 141/1 maddesinde, suç soruşturması ve kovuşturması evrelerinde tutuklama veya tutukluluğun devamı gibi koruma tedbirleri nedeniyle mağduriyete uğrayanların tazminat istemlerine ilişkin düzenleme yapılmıştır. Suç soruşturması ve kovuşturması sırasında kişilerin uğrayabilecekleri maddi ya da manevi zarar halleri 141. maddesinde ayrı ayrı sayılmıştır. Buna göre;

“Madde 141 – ( 1 ) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;

a ) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,

b ) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,

c ) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,

d ) Kanuna uygun olarak tutuklandığı halde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,

e ) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,

f ) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,

g ) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,

h ) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,

i ) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,

j ) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde el konulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,

Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.”

Tazminat isteminin koşullarına dair hükümler CMK’nun 142. maddesinde yer almıştır. Tazminat talebinde bulunabilmek için, CMK’nun 142/1. maddesine göre, ilgili kişi hakkındaki kararın veya hükmün kesinleşmesi gerekmektedir. Tazminat davası, zarara uğrayanın kendisi, yasal temsilcisi ya da özel yetkili vekili tarafından açılacak, Devlet davalı olarak gösterilecektir. Tazminat istemini incelemeye yetkili ve görevli mahkeme CMK’nun 142/2. maddesi gereğince, mağdurun oturduğu yer ağır ceza mahkemesidir. Tazminata konu asıl işlem, davacının oturduğu yer ağır ceza mahkemesi tarafından yapılmış ise ve o yerde başka bir ağır ceza mahkemesi de yoksa, yer itibariyle en yakın ağır ceza mahkemesi davaya bakacaktır.

Öte yandan; 14.02.2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesi; 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’na 93. Maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesi ile bu maddede hüküm olmayan hallerde ilgilisine göre, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerinin uygulanacağını öngörmüştür.

Tüm bu yasal düzenlemeler ve CMK’nun 141-144 maddelerinin HUMK’nun 573 ve devamı maddelerine göre özel kanun niteliğinde olması dikkate alınarak eldeki davaya bakmaya Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevli olduğu kanaatine varılarak dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar vermek gerekmiştir.

HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

1- İddia ve dayanılan maddi olgular itibariyle dava, CMK 141. maddede de sayılan koruma tedbirinin uygulanmasından kaynaklanan tazminat istemine ilişkin bulunması nedeniyle CMK’ nun 141-144 maddesi gereğince Ağır Ceza Mahkemesi görevli olup Dairemiz görevli olmadığından dava dilekçesinin REDDİNE,

2- Alınması gereken 18,40 TL harcın peşin harç 891,00 TL’den mahsubu ile geri kalan 872,60 TL’nin istek halinde davacıya geri verilmesine,

3- Davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına,

4- Davalılar kendilerini duruşmada avukatla temsil ettirdiklerinden karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca 2.200,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalılara verilmesine

… )

Dair oyçokluğu ile verilen 03.05.2011 gün ve 2010/31-2011/28 sayılı karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek, 4.Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği karara karşı davacı tarafın temyiz isteminin süresinde olduğunun anlaşılmasından ve dosyadaki tüm kağıtların okunmasından sonra gereği düşünüldü:

KARAR : Dava, mülga 1086 sayılı Hukuk Usülü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. ( 6100 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 46. ) maddesi uyarınca hakimler aleyhine açılan tazminat istemine ilişkindir.

Davacı vekili; müvekkili Ç. D.’ın yargılanmakta olduğu İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/283 Esas sayılı dosyasında soruşturma aşamasında aynı Mahkemenin 26.02.2010 tarihli kararıyla tutuklandığını, tutuklama kararının davalı hakim A. E. P. tarafından soyut-klişe ifadelerle gerekçelendirilmek suretiyle verildiğini ve ayrıca bu aşamada dosya üzerinde kısıtlama kararı bulunması sebebiyle isnatlara ilişkin dokümanları inceleme imkanı elde edilemediğini ve adil – etkili savunma yapılmasının engellendiğini, bu karara karşı yapılan itirazın da soyut-klişe gerekçelerle davalı hakimler D. B. ve M. Ü.’nün de yer aldığı heyet tarafından reddedildiğini ileri sürerek, müvekkilinin özgürlüğünden yoksun kalmasına ve sağlığını kaybetmesine, bu suretle manevi eziyet çekmesine neden olan davalılardan ayrı ayrı 20.000 TL olmak üzere toplam 60.000 TL manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; dava dilekçesinde yasal dayanak olarak 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesi gösterilmiştir.

Davalılar; görev, husumet ve esasa ilişkin nedenlerle davanın reddine karar verilmesini istemişlerdir.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nce ilk derece mahkemesi sıfatıyla, sonuçta;

“… İddia ve dayanılan maddi olgular itibariyle davanın, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinde sayılan koruma tedbirinin uygulanmasından kaynaklanan tazminat istemine ilişkin bulunması nedeniyle, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141-144 maddeleri gereğince Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu…”,

Gerekçesiyle “dava dilekçesinin reddine” dair oyçokluğuyla verilen karar, davacı tarafın temyizi üzerine Hukuk Genel Kurulu’na gelmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nda temyiz incelemesine konu olan eldeki davanın, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde mi, yoksa Ağır Ceza Mahkemesinde mi görülüp sonuçlandırılması gerektiğine dair görev noktası, sorunun özünü teşkil etmektedir.

Görev sorununun çözümü, iddianın kapsamı ve davanın konusu itibariyle uygulanması gereken mevzuatın, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddeleri mi, yoksa 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddeleri mi olduğu sorusunun cevaplanması ile mümkündür.

Bu soruya doğru cevabın verilebilmesi ise, genel olarak hakimlerin sorumluluğundan kaynaklanan tazminat davası ile koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davasında öteden beri kabul gören ilkeler ve yasal düzenlemelerin ortaya konulması ve irdelenmesini gerektirir:

I- Genel olarak hakimlerin sorumluluğundan kaynaklanan tazminat davalarında kabul gören ilkeler ve yasal düzenlemeler:

Hemen belirtilmedir ki; genel olarak kamu hizmetlerinin ifasından dolayı “Kamu Tüzel Kişilerinin sorumlulukları hizmet kusuruna, ajanlarınki ise, onların kişisel kusurlarına tabi tutulmuştur. Hakimlerin Anayasa teminatı ( m. 138/1-2 ) altında bulunan bağımsızlığı, idare hukukunda Devletin ajanların faaliyetlerinden sorumluluğunu tayin eden hizmet kusuru ölçüsünün hakimler yönünden uygulanmasına olanak vermez.

Yargı yetkisinin özellikleri, hakimlerin kişisel sorumluluğunda özel bir sorumluluk düzeninin uygulanmasını zorunlu kılmıştır. Zira, yargı görevinin bağımsızlık ve tarafsızlık içinde aksatılmadan yerine getirilmesi esastır. Gerçekten, hakimlerin diğer Devlet Memurlarının tabi bulundukları sorumluluk esaslarına bağlanmaları, yaptıkları her işlemin aleyhlerine bir tazminat davasına yol açabileceğini düşünmelerine ve bunun sonucu olarak tereddüt içinde kalmalarına yol açabilir.

Şu da belirtilmelidir ki; adaletin gerçekleşmesi, Hakim hakkında sorumsuzluk müessesesinin kabulünü gerektirmez. Ancak, hakimin hukuki sorumluluk halleri benimsenirken, yargısal faaliyetten ibaret olan esas görevinin aksatılmamasına büyük özen gösterilmesi zorunludur. Gelişigüzel bir sorumluluk sisteminin benimsenmesi, hakimin bağımsızlığını ve tarafsızlığını tehlikeye düşürebilir.

Bu düşüncelerin ışığı altında mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, Hakimin bağımsızlığı kadar, tarafsızlığını da güvence altına almak amacı ile onun hukuki sorumluluğunu sınırlı hallerde kabul etmiş ve aynı zamanda sorumluluğun tespitini özel bir usule tabi tutmuştur.

Bu bağlamda, Hakimlerin sorumluluğu mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nun 14.11.1970 gün ve 186/623 sayılı kararında da belirtildiği üzere, anılan yasa hükümlerinde, dava sebepleri tahdidi olarak gösterilmiştir.

Kanunun 573. maddesinde yer alan düzenleme gereğince, hâkimin hukuki sorumluluğu için; iki taraftan biri ile olan dostluk veya düşmanlık sebebiyle diğer taraf aleyhine kanuna ve adalete aykırı bir hüküm veya karar vermiş olması ( m.573/1 ) veya tevil veya tefsire ihtiyaç göstermeyecek derecede açık ve kesin olan bir kanun hükmüne aykırı karar vermiş bulunması ( m.573/2 ) yahut da yargılama tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanarak hüküm verilmiş olması ( m.573/3-4 ) veyahut da verilen veya sağlanan yada vaat edilen bir menfaat dolayısıyla kanuna aykırı bir hüküm verilmiş olması ( 573/5 ) gerekir.

Buna göre, Hâkimlerin görevlerini yaparken yargısal faaliyetleri sebebiyle, kasıtla veya ağır ihmalle kanuna açıkça aykırı karar vermiş olmaları durumunda, vermiş oldukları zararlar için ( mülga ) 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinde sayılan hallerde haklarında tazminat davası açılabilir.

Açıklanan hükümler, Hakimin vicdani kanaatindeki bağımsızlığını, yargı erkinin herhangi bir etki altında kalmamasını ve adalete güven duygusunun sarsılmamasını temin amacıyla Yasa’ya konulmuştur.

Yine bu amaçla, 14 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 09 Şubat 2011 tarih ve 6110 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” la, hakim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri kararlar nedeniyle açılacak tazminat ve rücu davalarında yeni düzenlemeler getirilmiş ve hakimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin, Devletin sorumlu tutulacağı esası benimsenmiştir.

6110 sayılı Kanunun 14/1-a maddesiyle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi;

“Hâkimlerin yargılama faaliyetlerinden dolayı … Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir…”,

Şeklinde değiştirilmiş;

Aynı Kanunun 12. maddesiyle, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununa 93. maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesinde ise;

“Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle:

a ) Ancak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir.

b ) Kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk sebeplerine dayanılarak da olsa hâkim veya savcı aleyhine tazminat davası açılamaz.

Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılacak tazminat davaları ile rücu davalarında bu madde hükümleri; bu maddede hüküm bulunmayan hâllerde ise ilgisine göre Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanır.”,

Hükmü getirilmiştir.

Görüldüğü üzere, 6110 sayılı Kanunla, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde yapılan değişiklik ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 93. maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesi ile getirilen düzenleme sonucu Devlet yasal hasım haline getirilmiş, ilgili hakimin ise ancak zorunlu ihbar olunan sıfatıyla davada yer almasına olanak tanınmıştır.

Yasa koyucu bu düzenlemeyle, Hakimlerin Anayasa teminatı ( m. 138/1-2 ) altında bulunan bağımsızlığı ve öteden beri kabul görmüş olan ilkelere paralel olarak, Hakimin sorumluluğunu diğer Devlet Memurlarının tabi bulundukları sorumluluk esaslarından ayrı esaslara tabi olması ilkesini aynen muhafaza etmiş; değişiklik gerekçesinde de ifade edildiği gibi, yargılama faaliyetini yürüten hâkim ve savcıların çeşitli etkilere karşı teminat altına alınması, yargılama faaliyetlerine dayalı tazminat davalarının doğrudan hâkim ve savcıya karşı açılmasının adil yargılama ortamını yok etme tehdidinin önlenmesi görüşünden hareketle, yargısal faaliyetlerden doğan zararlar yönünden sadece hâkimin kişisel sorumluluğunu öngören bir anlayıştan vazgeçilerek, bu sorumluluktan dolayı davanın Devlete karşı açılması ile hem meydana gelebilecek tehlikeli ve zararlı durumun düzeltilip tamir edilmesi, hem de haksız davaların önlenmesi amaçlanmıştır.

Yine, 6110 sayılı Kanunla getirilen sistemde, yasal hasım hakim değil, devlet olarak kabul edilmiş; mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinde tahdidi olarak sıralanan ve az yukarıda açıklanan sorumluluk sebepleri yönünden ise her hangi bir değişiklik cihetine gidilmemiş olup; 6110 sayılı Kanunla 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununa eklenen 93/A maddesiyle, hakimlerin sorumluluğu hususunda sıfat ve süreye dair tamamlayıcı hükümler getirilmiştir.

Anılan maddede yer alan yeni düzenleme ile, devlet aleyhine tazminat davasının açılabilmesi için öngörülen sürenin başlangıcına dair esaslar açıklandıktan sonra, maddenin 7/a fıkrasında öngörülen;

“a ) Yüksek mahkemelerin başkanları, başkanvekilleri, daire başkanları ve üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Danıştay Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar,

b ) Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu müfettişleri ile adalet müfettişlerinin, yetkilerini kullanırken yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar, nedeniyle açılacak tazminat davaları hakkında da uygulanır.”

Hükmü ile, yüksek mahkemelerin başkan ve üyeleri ile adalet müfettişleri de Hakimin sorumluluğu kapsamına dahil edilmişlerdir.

Sözü edilen maddenin 6. fıkrasında getirilen;

“Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılacak tazminat davaları ile rücu davalarında bu madde hükümleri; bu maddede hüküm bulunmayan hâllerde ise ilgisine göre Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanır.”

Şeklindeki düzenleme ile de; taraflar, süre ve sorumluluk sebeplerine ilişkin olarak uygulanması ğereken hükümlere dair silsile ve atıf yapılan kanunlar gösterilmiştir.

Görüldüğü gibi, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde Yargıtay Başkan ve Üyelerinden söz edilmediği halde, 6110 sayılı Kanunla 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununa eklenen 93/A maddesinin 7/a maddesinde bu konu açıkça düzenlenerek, Yargıtay Başkan ve üyeleri dahi Hakimin sorumluluğuna dair hükümlerin kapsamına alınmıştır.

Anılan maddenin gerekçesinde ise;

“Mevzuatımızda ( HUMK m. 573-576 ) sadece hukuk hâkimlerinin tazminat sorumluluğuna ilişkin olarak özel düzenleme yer almakta, buna karşılık, koruma tedbirleri nedeniyle tazminat istemini düzenleyen Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144. maddelerindeki hükümler dışında ceza hâkimlerinin ve savcıların tazminat sorumluluğuna ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak, 25/3/1931 tarihli ve 1931/19 E., 1931/35 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararıyla, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinde sayılmayan ceza hâkimlerinin de bu madde kapsamında düşünülmesi gerektiği kabul edilmiş ve uygulama bu şekilde gelişmiştir. Keza, Yargıtay içtihatlarıyla, savcılar hakkında kanunî bir düzenleme bulunmaması ve onların hâkim olarak kabul edilemeyecekleri gerekçe gösterilerek, savcılar hakkındaki tazminat davalarının Borçlar Kanunu genel hükümlerine göre açılabileceği kabul edilmiştir. Aynı durum müfettişler açısından da söz konusudur.

Öte yandan, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 14/1/1976 tarihli ve 5/4 sayılı Kararıyla, Yargıtay başkan ve üyelerine karşı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573 ve devamı maddeleri hükümleri uyarınca, Yüce Divanda cezai mahkumiyetlerine karar verilmedikçe, doğrudan tazminat davası açılamayacağına hükmetmiş ve daha sonraki Hukuk Genel Kurulu kararlarıyla uygulama bu şekilde devam etmiştir.

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573 ilâ 576 ncı maddeleri uyarınca dava doğrudan hâkim aleyhine açılmakta, davanın açılması için davaya konu eylemin dayanağı olan davanın sonucunun beklenmesi gerekmemektedir. Buna karşılık, Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144. maddeleri uyarınca, dava Devlet aleyhine açılmakta, ayrıca dava açılabilmesi için davaya konu eylemin dayanağı olan karar veya hükmün kesinleşmesi gerekmektedir.

Bilindiği üzere; 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 46 ve devamı maddelerinde hâkimlerin hukukî sorumluluğuna ilişkin yeni bir sistem benimsenmiştir. Buna göre hâkimlerin yargısal faaliyetlerinden kaynaklanan zararlardan dolayı ancak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilecektir. Söz konusu Kanun 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girecektir. Diğer yandan, bu düzenleme sadece hâkimler ile yüksek mahkemelerin başkan ve üyelerini kapsamaktadır. 6100 sayılı Kanunun hâkimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin sistemin hemen uygulamaya geçirilmesi ve yüksek mahkemelerin başkan ve üyeleri ile savcıların ve müfettişlerin kapsama alınması, eksik kalan ve uygulamada sorun oluşturan hususların düzenlenmesi amacıyla 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Kanuna 93. maddeden sonra gelmek üzere 93/A maddesi eklenmektedir.”

İfadeleriyle, ceza hakimleri, savcılar ve müfettişler ile Yargıtay Başkan ve Üyelerinin de bu madde kapsamına alındığı belirtilmiştir. Bu durumda, ceza hakimlerinin de maddede belirtilen “Hakim” kavramının kapsamına girdiği, Hakimlerin hukuki sorumlulukları açısından değinilen genel esasların ceza hakimleri için de geçerli olduğu ve Yasalarla belirlenen sınırlı hallerde görevlerinden dolayı hukuken sorumlu bulundukları kuşkusuzdur.

Dikkat edilmesi gereken bir başka yön, 6110 sayılı Kanunla getirilen yeni sistemde, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde sıralanan hakimin sorumluluk sebeplerini ilga eden bir düzenlemeye yer verilmemesi ve buna paralel olarak da, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun değişik 93/A maddesiyle, hakimin sorumluluk sebepleri yönünden açık bir düzenleme getirilmemiş olmasıdır.

Şu durum karşısında; 6100 sayılı Kanunun yürürlüğe girişine kadar, 6110 sayılı Kanunun değişiklik gerekçesinde de ifade edildiği gibi, genel olarak hakimin sorumluluğu hususunda öncelikle 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun değişik 93/A maddesinde öngörülen ilkelerin aranması, sorumluluk sebepleri yönünden ise 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesi hükmünün uygulanması söz konusu idi.

Nihayet, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununu ek ve değişiklikleri ile birlikte tümüyle yürürlükten kaldıran, 12.01.2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 01 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe girmiş ve “Hakimin Hukuki Sorumluluğu” başlığı altında yer verilen düzenlemeyle, 46 ila 49. maddelerinde sorumluluk sebepleri, yargılamada görevli mercii, dava dilekçesine dair özel yöntem ve davanın reddi halinde verilecek cezaya dair özel hükümler getirilmiştir.

Bu cümleden olarak, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. maddesinde yer alan sorumluluk sebepleri, az yukarıda ayrıntısıyla açıklanan ve mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde tahdidi olarak sayılan sorumluluk sebepleri ile aynıdır. Ancak sadece, 573. maddenin ( 7 ) numaralı bendinde gösterilen nedene yer verilmemiştir.

Anılan madde gerekçesinde, “Hükümde, hâkimlerin sorumluluğunu gerektiren sebeplerin, genel olarak belirtilmediği, daha önce 1086 sayılı Kanunun 573. maddesinde olduğu gibi tahdidi olarak sayma yoluna gidildiği, böylece hâkimlerin daha ağır bir sorumluluk rejimiyle karşılaşmalarının engellenmek istenildiği” ifade edilmiştir.

Görevli yargı merciine ilişkin olarak da 47. maddede, 6110 sayılı Kanunun Geçici Madde 2/a bendindeki düzenleme aynen muhafaza edilerek;

“Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hâkimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde; Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda açılır ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Yargıtay ilgili hukuk dairesinin tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca; bu Kurulun ilk derece mahkemesi sıfatıyla tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi ise Yargıtay Büyük Genel Kurulunca yapılır.

Devletin sorumlu hâkime karşı açacağı rücu davası, tazminat davasını karara bağlamış olan mahkemede görülür.”

Hükmü öngörülmüştür.

Sözü edilen madde gerekçesinde “Maddede hâkimin kusurlu davranışları nedeniyle açılacak tazminat ve rücu davasında, görevli ve yetkili mahkeme düzenlenmiştir. Hâkimlerin sorumluluğu nedeniyle açılan tazminat davası, sıradan bir tazminat davası gibi degerlendirilmemelidir…” ifadelerine yer verildikten sonra, bu düzenlemelerin yargı bagımsızlığı ile de doğrudan doğruya ilgili olduğu vurgulanmıştır.

Açıklanan mevcut yasal durum çerçevesinde, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93. maddesinden sonra gelmek üzere 93/A maddesi halen yürürlükte olup, hakimin sorumluluğu hususunda öncelikle anılan maddesinde öngörülen ilkelerin aranması; sorumluluk sebepleri ve yargılama usulü yönünden ise artık, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı maddelerinin değil, anılan maddeleri yürürlükten kaldıran 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı maddelerinin uygulanması gerektiği tartışmasızdır.

Buna göre, sorumluluk sebepleri yönünden ilk etapta uygulanması gereken 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile, ceza ya da hukuk hakimi ayırımına yer verilmeksizin, hukuk ve ceza hakimleri ile savcı ve müfettişlerin ve hatta Yüksek Mahkeme Başkan ve üyelerinin de sorumluluk kapsamına alındığı; anılan madde gerekçesinde, ‘uygulamada sorun oluşturan ve eksik kalan’ yön olarak nitelendirilen ceza hakimlerinin bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri kararlar nedeniyle hukuki sorumluluklarının da sözü edilen madde kapsamında düzenlendiği her türlü duraksamadan uzaktır.

Öyle ise; ceza hakimleri de hukuk hakimleri gibi yukarıda açıklanan ilkelere paralel olarak, verdikleri kararlardan dolayı ilke bazında sorumlu değil iseler de; ceza hakiminin kasıtla hareket etmesi ve verdiği kararın yasaya aykırı olması yanında, görevini savsaklaması ( ihmali ) gibi hallerin mevcudiyeti veya 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. maddesi hükmünde sayılan diğer hallerin gerçekleşmesi durumunda, genel olarak hukuki sorumluluklarının varlığı tartışmasızdır.

Diğer bir anlatımla, koşulları mevcut olduğu takdirde, hakimin sorumluluğuna ilişkin 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. ve devamı maddelerinin, ceza ya da hukuk hakimi ayırımı yapılmaksızın, süje açısından geniş bir düzenlemeyi içerdiği kuşkusuzdur.

Filhakika aynı ilke öteden beri uygulamada da kabul edilmiş; 01.03.1926 tarih ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu ile 04.04.1929 tarih ve 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda ceza hakimlerinin genel olarak hukuki sorumluluğunu düzenleyen bir hükmün bulunmaması nedeniyle sorun, 25.03.1931 gün ve 19/35 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözülerek, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. ve devamı maddelerinin ceza hakimleri hakkında da uygulanacağı ve sorumluluk davasının Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

İşte, öteden beri kabul gören ve uygulanan bu ilkeden hareketle, 6110 sayılı Kanunun 12. maddesiyle 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93. maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesi gerekçesinde de vurgulandığı üzere, ceza hakimleri de açıkça hakimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı maddeleri hükümlerinin kapsamına alınmıştır.

II- Koruma tedbîrleri nedeniyle tazminat davalarında kabul gören ilkeller ve yasal! düzenlemeler:

Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasası’nda düzenlenmiş olup, 1961 Anayasası’nın 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hallerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında:

“Bu esaslar dışında işleme tabi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir.”

Hükmüne yer verilmiştir.

1961 Anayasası’nda yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki” 466 sayılı Kanun’un 1. maddesinde 7 bent halinde, tazminatı gerektiren haller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Yasanın 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası haline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 10.01.1991 gün ve 3696 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır.

Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasası’nda da sürdürülmüştür. 1981 Anayasası’nın 19. maddesinde yakalama ve tutuklama koşullarına işaret edildikten sonra aynı maddenin son fıkrasında,

“Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar kanuna göre, Devletçe ödenir.”

Hükmüne yer verilmiştir. Anılan hüküm bu kez, 17.10.2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile, ” … bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir.”

Şeklinde değiştirilmiştir.

2005 yılına kadar 466 sayılı Kanunda düzenlenen haksız yakalama ve tutuklama dolayısıyla tazminat isteme hakkı, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenmiş olup, 2001 yılında Anayasa’nın 19. maddesinde yapılmış olan değişikliğin, bu gelişmede payı büyüktür.

Bu noktada; 01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 18. maddesi ile, 07.05.1964 gün ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun yürürlükten kaldırılmış; 466 sayılı Kanun yerine yürürlüğe konulan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Yedinci Bölümünde “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” ana başlığı altında, 141 ila 144. maddelerinde, tazminat istemi, bunun koşulları ve sonuçları, tazminatın geri alınması ve tazminat isteyemeyecek kişiler, yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiştir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Tazminat istemi” başlıklı 141. maddesinde,

” ( 1 ) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;

a ) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,

b ) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,

c ) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,

d ) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,

e ) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,

f ) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,

g ) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,

h ) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,

i ) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,

j ) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,

Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.”

Hükmüne yer verilmiştir.

Burada düzenlenen tazminat nedenleri, sayılan koruma tedbirlerine dair kararın yerindeliğine ilişkin değerlendirme yapılmasını ve sonradan haksızlığın anlaşılmasını gerektiren hükümlerdir.

Tali dava niteliğinde bulunan tazminat davası, karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her halde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde açılabilir ( CMK m.142/1 ) ve zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde, o mahkeme ile ilgili bir işlem dava konusu ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa en yakın yer ağır ceza mahkemesinde açılır ve karara bağlanır ( CMK m. 142/2 ).

Dikkat edilmesi gereken yön, haksız olarak uygulanan her koruma tedbirinin, bireyin mutlak tazminat hakkını doğurmasıdır. Böyle bir hakkın doğmuş olmasına rağmen, koruma tedbirleri nedeniyle tazminat istemi, talebe bağlıdır.

Önemle işaret edilmesi gereken diğer bir husus ise, zararın giderilmesinde Devletin sorumluluğu cihetine gidilmesinin amacı ve çıkış noktasıdır:

Koruma tedbirleri uygulanırken kişinin hak ve özgürlükleri kısıtlanmakta ve bunun sonucunda oluşan zararların da giderilmesi gerekmektedir. Haksız yere tutuklandığı belirlenen sanığın, bundan bir zarara uğradığı muhakkaktır. Şu durumda, soruşturma ve kovuşturma toplum yararına yapıldığına ve ceza davası toplum yararına açıldığına göre, bundan da bireyin zarar görmesi halinde, bu zararı hakim değil Devlet yüklenmelidir.

İşte bu mülahazalarla, koruma tedbirlerinin uygulanmasından kaynaklanan tazminat davalarında ilk önce Devlet’in sorumluluğu cihetine gidilmiş, 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 143. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Devlet’in ödediği tazminattan dolayı kamu görevlisine rücu edebilmesini dahi, ancak görevin kötüye kullanılması şartına bağlanmıştır.

III- Genel olarak hakimlerin sorumluluğundan kaynaklanan tazminata ilişkin mevzuat ve koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davasına ilişkin mevzuatın uygulama alanları, genel kanun-özel kanun ve önceki kanun-sonra ki kanun ilişkisi yönleriyle değerlendirme:

Yukarıda ayrıntılı olarak ifade edildiği üzere, genel olarak hakimin sorumluluğu hukuk-ceza ayrımı yapılmaksızın 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddelerinde düzenlenmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.11.2010 gün ve E:2010/4-551 K:2010/598 sayılı kararında da vurgulandığı gibi; hâkimler, Anayasa ve yasalarla kendilerine verilen görev ve yetkileri, yazılı olan veya olmayan ancak evrensel anlamda onları da bağladığında kuşku bulunmayan etik kurallara tabi olarak yerine getirmeli; kanunları -daha geniş anlamıyla mevzuatı- usulünce uygulamalı; Anayasamızın 90. maddesi gereğince iç hukuk normu haline gelen ve kanun hükmünde bulunan Milletlerarası antlaşmaları ve uluslararası yargı kararlarını da göz ardı etmemelidir.

Aksine davranışın ortaya çıkaracağı sonuçların 5237 sayılı T.C.Y.’nin 257. maddesinde açıklanan suç öğelerini içermesi durumunda da yetki ve görevin ihmalinden ya da kötüye kullanılmasından söz edilmesi olanaklıdır ( CGK 20.11.2007 gün ve 2007/5-83 E.2007/244 K. ).

Bu eylemlerin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddelerinde sayılan sorumluluk hallerinden olması durumunda da, ister ceza isterse hukuk hakimi olsun, hakimin sorumluluğu sebebiyle Devlet aleyhine tazminat istemiyle karşılaşılması söz konusu olacaktır. Sonuçta, Devlet ödediği tazminat nedeniyle sorumlu ceza ya da hukuk hakimine rücu edecektir ( 2802 s. HSK m.93/A-3, 6100 s. HMK m.46/3 ).

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddelerinde ise ceza hakimlerinin sorumluluğuna ilişkin özel bir düzenleme yer almayıp, öncelikle Devletin sorumluluğu kabul edilmekle birlikte, Devletin rücu edeceği süje hususunda hakim ve savcılar açıkça ifade edilmeksizin, “kamu görevlisine” rücu edebileceği tabiri kullanılmıştır.

Esasen, her iki sorumluluk nedeninde de, Devlet yasal hasım olarak düzenlenmekte ise de, bu düzenlemenin hareket noktası ve gerekçeleri farklı olup; genel olarak hakimlerin sorumluluğunu düzenleyen mevzuatta ( 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı maddeleri ) yargılama faaliyetini yürüten hâkim ve savcıların çeşitli etkilere karşı teminat altına alınması, yargılama faaliyetlerine dayalı tazminat davalarının doğrudan hâkim ve savcıya karşı açılmasının adil yargılama ortamını yok etme tehdidinin önlenmesi ve bu itibarla, hem meydana gelebilecek tehlikeli ve zararlı durumun düzeltilip tamir edilmesi, hem de haksız davaların önlenmesi amacına yönelik olduğu halde; koruma tedbirlerinden kaynaklanan tazminata ilişkin mevzuatta ( 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddeleri ) toplum yararına yapılan soruşturma ve kovuşturma ile açılan ceza davası sonucu bireyin zarar görmesi durumunda zararın tazminini öncelikle Devlet’in yükümlenmesi gereği ve amacına yöneliktir.

Diğer taraftan; sorumluluğun kaynağıyla ilgili olarak, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddelerinde az yukarıda anlatılan sınırlayıcı özel hükümlere yer verilmiş iken, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddelerinde arama, elkoyma, yakalama ve tutuklama hallerinde bireyin maddi ve manevi zararının giderilmesine yönelik düzenlemeler mevcuttur. Bir başka anlatımla, düzenleme alanları farklıdır.

Tüm bu açıklamalar karşısında, hakimlerin genel olarak hukuki sorumluluğunu düzenleyen mevzuat ile koruma tedbirlerinden kaynaklanan tazminata ilişkin mevzuat arasında, genel-özel kanun ilişkisi ya da önceki-sonraki kanun ilişkisinin varlığından söz edilemeyeceği açıktır.

Şu da eklenmelidir ki; yukarıdan beri açıklanan yasal durum ve ilkelerin bir diğer sonucu olarak, ceza hakimleri de 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddeleri hükmüne göre sorumlu tutulabileceklerinden; 25.03.1931 ve 19/35 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’ndan sonra yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ilâ 144 madde hükümlerinin, anılan İçtihadı Birleştirme Kararına etkisinin olacağından ve bunu yürürlükten kaldıracağından söz edilmesi olanaklı değildir ( YHGK 24.11.2010 gün, E:2010/4-551 K:2010/598 ).

O halde, hakimin verdiği karar nedeniyle zarara uğradığı iddiasıyla dava açacak olan kişinin, baştan beri anlatılan hakimin genel sorumluluk sebeplerine dayalı olarak Devlet aleyhine dava açma yolunu tercih edebileceği gibi; böyle bir dava yerine, koşullarının varlığı halinde koruma tedbirleri nedeniyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddelerine dayanarak Devlet’ten tazminat isteyebileceği de açıktır. Her iki düzenlemenin amacı, kaynağı, koşulları ve sonuçlarının birbirinden farklı olduğu ve birinin diğeri yerine geçmediği belirgin olmakla; davacının her iki başvuru yolundan birine ya da ikisine başvurmasına yasal bir engel bulunmamaktadır. Aksinin kabulü hak arama özgürlüğünün kısıtlanması anlamına gelir ki, bunun kabulü de olanaklı değildir ( Y.H.G.K. 24.11.2010 gün, E:2010/4-551 K:2010/598 ).

IV- Sorumluluk davalarında uygulanması gereken mevzuata dair silsile ve atıf yapılan kanunların düzenlendiği 6110 sayılı Kanunla 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesinin 6. fıkrası çerçevesinde yapılan değerlendirme:

14 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 09 Şubat 2011 tarih ve 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesi ile 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’na 93. maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesinde, taraflar, süre ve rücu yönünden düzenlemelere yer verildikten sonra anılan maddenin 6. fıkrasında;

“Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılacak tazminat davaları ile rücu davalarında bu madde hükümleri; bu maddede hüküm bulunmayan hâllerde ise ilgisine göre Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanır.”

Hükmü getirilmiştir.

Anılan madde gerekçesinde ise, “… Bu maddede sorumluluk sebepleri ve yargılamanın hangi mahkemede yapılacağına dair hüküm bulunmadığından davanın konusu Ceza Muhakemesi Kanununun 141. ve devamı maddelerinde düzenlenen koruma tedbirlerine ilişkin ise Ceza Muhakemesi Kanununa; şayet bunların dışında bir sorumluluk sebebine dayanılıyorsa 1086 sayılı Kanunun 573. maddesinde sayılmış olan sebeplere bakılacaktır. Yine yargılamanın hangi mahkemede yapılacağı yönünden atıf yapılan ilgili kanunlara bakılacaktır…” ifadelerine yer verilmek suretiyle, uygulanması gereken mevzuatın belirlenmesi noktasında öncelikle ve özellikle “davanın konusu”nun ölçüt alınması gerektiği vurgulanmıştır.

Gerekçede de işaret edildiği gibi, sözü edilen maddede sorumluluk sebepleri ve görevli yargı merciine ilişkin bir hüküm bulunmadığından, “… ilgisine göre” Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ya da Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanacaktır.

Bu açık hüküm ve gerekçe karşısında; her ikisi de usul kanunu olan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ya da Ceza Muhakemesi Kanunu’ndan birinin diğerine göre özel Kanun niteliğinde bulunduğuna dair bir ibare yer almadığı belirgin olduğu gibi; anılan Kanunda değinilen her iki usul mevzuatından hangisinin uygulanacağına dair yapılacak tespitin, ne davanın tarafları ve süjesine, ne de yöntem, koşul ve sonuçlarına göre değil, “davanın konusu”na göre yapılmasının gerektiği; Kanunda yer alan “ilgisine göre” tabiriyle, o “davanın konusunun”, bir başka deyişle dava sebebi anlamında dayanak yapılan olgular ve istemin esas alınması gerektiğinin amaçlandığı her türlü duraksamadan uzaktır.

V- Tüm açıklamaların ışığı altında, temyize konu davada iddianın kapsamı ve davanın konusu itibariyle uygulanması gereken mevzuatın belirlenmesi ve dolayısıyla görev sorununun çözümü:

Görülmekte olan dava ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesine açılmış; dava dilekçesinde açıkça, ilgili hakimlerin tutuklama kısıtlama ve bunlara karşı yapılan itiraz üzerine verdikleri kararlarının genel ve soyut nitelikte, gerekçesiz olarak verildiği ileri sürülerek hâkimin hukuki sorumluluğuna dayanılmış ve davanın yasal dayanağı olarak mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. ) maddesi gösterilmiştir.

O halde, dava sebebi anlamında dayanak yapılan olgular ve istem esas alındığında, davanın yasal dayanağı mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddeleridir.

Bu davanın sebepleri, yasal dayanakları, koşulları, sonuçları ve yargılama mercii farklıdır ve yasada özel olarak düzenlenmiştir. Çeşitli değişikliklerle halen yürürlükte olan ve bir başvuru yolu olarak varlığını koruyan bu düzenlemeye dayanan davacının talebinin inceleme mercii de yine yasa gereği Yargıtay 4. Hukuk Dairesidir.

Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında uğranılan zarara neden olan işlemlerin bir bölümü, yargısal faaliyetlere ilişkin olup, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ilâ 144 maddelerinde sayılan sınırlı hallerde devletin sorumluluğu da kabul edilmiştir.

Koruma tedbirleri nedeniyle tazminata ilişkin bu hükümler yapılan muhakeme sonunda başlangıçta haklı görülen tedbirin bilahare haksız ya da hukuka aykırı olduğunun anlaşılması halinde bundan zarar gören kimselerin, bu zararlarının karşılanmasına yöneliktir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesi hangi hallerde tazminat istenebileceğini, 142. maddesi bunun koşullarını, 143. ve 144. maddeleri ise tazminatın geri alınmasını ve tazminat isteyemeyecek kişileri düzenlemiştir. Burada düzenlenen tazminat nedenleri sayılan koruma tedbirlerine dair kararın yerindeliğine ilişkin değerlendirme yapılmasını ve sonradan haksızlığın anlaşılmasını gerektiren hükümlerdir.

Oysa, eldeki davada hakimin kararındaki tutukluluğa, kısıtlamaya ve tutukluluğun devamına ilişkin takdirin ( yani esasın ) yerindeliği değil; bu takdirin gerekçelerinin yasanın aradığı şekilde gösterilmemesi ( yani usul ) zararın kaynağıdır ve hakimin gerekçesiz olarak verdiği kararla HUMK’nun 573. maddesini ihlal ettiği ileri sürülmüştür.

Öyle ise, bu davada tutuklama ve kısıtlama kararı ile tutukluluğun devamı kararının haksızlığından ziyade, kanun hükmüne aykırı biçimde bu kararların verilmiş olması, tazminatın kaynağını teşkil etmektedir. Bu nedenle ortada haksız tutuklama ve kısıtlama nedeniyle tazminat istemi değil; hakimin sorumluluğuna dayalı bir tazminat istemi söz konusudur.

O halde eldeki davanın da bu çerçevede çözümü gerekmektedir. Hakimin, tutuklama ve kısıtlama kararları ile tutukluluğa itirazın reddi kararında gerekçelerini ortaya koymadığı iddia edildiğine göre, anılan kararların yerindeliğinin değerlendirilmesi de bu aşamada olanaklı değildir. Zira, hakimin eylemi, kanun hükmüne aykırı olarak verdiği kararıyla kişinin savunmasız bırakılması ve özgürlüğünün kısıtlanması suretiyle zararına neden olmak şeklinde ortaya konulmuştur.

Zarar gören isterse bu sorumluluk nedenine, bu hükümlerde gösterilen koşullarla dayanarak Devlet’den tazminat isteyebileceği gibi; Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenen sorumluluk nedenine dayanarak da, 141 ilâ 144 maddeleri nedeniyle sorumlu bulunan devlete de davayı yöneltebilir.

Davacı taraf, dava açarken açıkça hakkındaki kararın soyut ve dayanaksız gerekçeler gösterildiği ve gerekçesiz olması nedeniyle hakimin sorumluluğuna dayanmıştır. Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenen sorumluluk türüne dayanmadığına göre hukuken başvurabileceği diğer yol olan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ( Hukuk Muhakemeleri Kanunu )’nda düzenlenen hakimin sorumluluğuna ( dolayısıyla da son yasal durum itibariyle devletin sorumluluğuna ) gidemeyeceğini kabul etmek olanaklı değildir. Aksi halde hak arama özgürlüğünün kısıtlanması söz konusu olur ki, böyle bir kabul şekli ne anayasa, ne yasalar ne de uluslararası değerlere uygun düşmeyecektir.

Nitekim, aynı ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.11.2010 gün, E:2010/4-551 K:2010/598 sayılı kararında da benimsenmiştir.

Burada yinelemekte ve önemle vurgulamakta yarar vardır ki; ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nce verilen temyize konu görevsizlik kararına gerekçe gösterilen, 14 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değjşiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesi ile 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’na 93. maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesinin 6. fıkrasında yer alan düzenlemede özel kanun genel kanun ayırdına gidilmeksizin; 93/A maddesinde düzenlenmemiş olan sorumluluk sebepleri ve görevli merci yönünden uygulanacak usul kanununun belirlenmesi noktasında, davanın tarafları, süjesi, işlemin sorumlusu, kısaca “ilgilisi” ya da başka unsurlar değil, sorumluluk davasının konusu, yani “istem ve dava konusunun usul kanunuyla ilgisi” esas alınmıştır.

Bu yönüyle de; dava dilekçesinde ilgili hakimlerin tutuklama, kısıtlama ve bunlara karşı yapılan itiraz üzerine verdikleri ara kararlarının genel ve soyut nitelikte, gerekçesiz olarak verildiği ileri sürülmek suretiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddelerine dayanıldığına göre; hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan böyle bir davanın konusunun, koruma tedbirlerine aykırı tazminat istemine ilişkin bulunduğu ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ila 144 maddeleri hükümlerine göre Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerektiğinden söz edilmesi olanaklı değildir.

Hal böyle olunca; tüm bu yasal düzenlemeler ve açıklamalar karşısında, hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddeleri hükümleri uyarınca çözümlenmesi gereken davanın, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 47. maddesi uyarınca Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerekir.

Bu itibarla, davaya bakmaya görevli bulunan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla ve Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu mülahazasıyla verdiği, dava dilekçesinin reddine dair kararı usul ve yasaya aykırı bulunarak bozulmasına karar verilmiştir.

SONUÇ : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile davaya bakmaya görevli bulunan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla ve Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu mülahazasıyla verdiği, dava dilekçesinin reddine dair kararın 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3″ atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 16.12.2011 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 141 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2012/4-48

K. 2012/133

T. 14.3.2012

• HAKİM HAKKINDA SORUMLULUK SEBEBİNE DAYALI TAZMİNAT ( Devlet Aleyhine Açılan – Sanık Yerine Davacının Gıyaben Tutuklanmasına İlişkin Kararının Gerekli Kontrol Yapılmadan Haksız ve Hukuka Aykırı Olarak Verildiği İddiası/Davanın Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde Görülüp Sonuçlandırılacağı )

• KORUMA TEDBİRLERİNE AYKIRILIĞA DAYALI TAZMİNAT ( Hakimin Sorumluluk Sebebine Dayalı Devlet Aleyhine Açılmış Tazminat İstemi – Tutuklamaya İlişkin Kararının Gerekli Kontrol Yapılmadan Verildiği İddiası/Davanın Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde Görüleceği )

• GÖREV ( Sanık Yerine Davacının Gıyaben Tutuklanmasına İlişkin Kararının Gerekli Kontrol Yapılmadan Haksız ve Hukuka Aykırı Olarak Verildiği İddiasıyla Hakimin Sorumluluk Sebebine Dayalı Tazminat İsteminin Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde Görülüp Sonuçlandırılacağı )

• DEVLET ALEYHİNE AÇILAN TAZMİNAT İSTEMİ ( Hakimin Genel Olarak Hukuki Sorumluluğundan Kaynaklanan Davanın Konusunun Koruma Tedbirlerine Aykırı Tazminat İstemi Olduğu – Davanın Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde Görüleceği )

• HAKSIZ TUTUKLAMA ( Hakimin Sanık Yerine Davacının Gıyaben Tutuklanmasına İlişkin Kararının Gerekli Kontrol Yapılmadan Haksız ve Hukuka Aykırı Olarak Verildiği İddiasıyla Devlet Aleyhine Açılan Tazminat İsteminin Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde Görüleceği )

• YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ ( Hakimin Hukuki Sorumluluğundan Kaynaklanan Davanın Konusunun Koruma Tedbirlerine Aykırı Tazminat İstemi Olduğu – Davaya Bakmaya Görevli Bulunan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin Ağır Ceza Mahkemesinin Görevli Olduğundan Bahisle Verdiği Kararın İsabetsizliği )

1086/m.573

6100/m.46,47

5271/m.141,144

2802/m.93/A

ÖZET : Dava, hakimin sorumluluk sebebine dayalı Devlet aleyhine açılmış tazminat istemine ilişkindir. Dava dilekçesinde ilgili hakimin ceza mahkemesinde yargılaması yapılan sanık yerine davacının gıyaben tutuklanmasına ilişkin kararının gerekli kontrol yapılmadan haksız ve hukuka aykırı olarak verildiği ileri sürülmek suretiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddelerine dayanıldığına göre; hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan böyle bir davanın konusunun, koruma tedbirlerine aykırı tazminat istemine ilişkin bulunduğu ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ila 144 maddeleri hükümlerine göre Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerektiğinden söz edilmesi olanaklı değildir.

Hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddeleri hükümleri uyarınca çözümlenmesi gereken davanın, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 47. maddesi uyarınca Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerekir. Bu itibarla, davaya bakmaya görevli bulunan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla ve Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu mülahazasıyla verdiği, dava dilekçesinin reddine dair kararın usul ve yasaya aykırı bulunarak bozulmasına karar verilmiştir.

DAVA : Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan incelemesi sonucunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesince;

( … Davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkilinin Kadıköy 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nce verilen hatalı tutuklama kararları nedeniyle zarar gördüğünü iddia ederek 30.000 TL manevi tazminat istemiştir.

Dava koruma tedbirinin uygulanmasından kaynaklanmaktadır.

T.C.Anayasası’nın “Kişi hürriyeti ve güvenliği” başlıklı 19/3, 6, 7 ve son. maddesinde; suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişilerin, ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilecekleri, tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı, soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteyebileceği, hürriyeti kısıtlanan kimselerin kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili yargı merciine başvurma hakkına sahip olduğu, bu esaslar dışında işleme tabi tutulanların uğradıkları zararın, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre Devletçe ödeneceği hükmü yer almaktadır. Keza Anayasa’nın 40/3.maddesinde de kişinin, resmi görevliler tarafından meydana getirilen haksız işlemler sonucu uğradığı zararının kanuna göre Devletçe tazmin edileceği öngörülmüştür.

Anayasa’nın bu amir hükümlerinin bir gereği ve yansıması olarak CMK’nun Yedinci bölümünde “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlığı altında 141/1. maddesinde, suç soruşturması ve kovuşturması evrelerinde tutuklama veya tutukluluğun devamı gibi koruma tedbirleri nedeniyle mağduriyete uğrayanların tazminat istemlerine ilişkin düzenleme yapılmıştır. Suç soruşturması ve kovuşturması sırasında kişilerin uğrayabilecekleri maddi ya da manevi zarar halleri 141. maddesinde ayrı ayrı sayılmıştır. Buna göre;

“Madde 141- ( 1 ) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;

a ) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,

b ) Kanuni gözaltı süresi içinde hakim önüne çıkarılmayan,

c ) Kanuni hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,

d ) Kanuna uygun olarak tutuklandığı halde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,

e ) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,

f ) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,

g ) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hallerde sözle açıklanmayan,

h ) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,

i ) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,

j ) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,

Kişiler, maddi ve manevi her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.”

Tazminat isteminin koşullarına dair hükümler CMK’nun 142. maddesinde yer almıştır. Tazminat talebinde bulunabilmek için, CMK’nun 142/1.maddesine göre, ilgili kişi hakkındaki kararın veya hükmün kesinleşmesi gerekmektedir. Tazminat davası, zarara uğrayanın kendisi, yasal temsilcisi ya da özel yetkili vekili tarafından açılacak, Devlet davalı olarak gösterilecektir. Tazminat istemini incelemeye yetkili ve görevli mahkeme CMK’nun 142/2.maddesi gereğince, mağdurun oturduğu yer ağır ceza mahkemesidir. Tazminata konu asıl işlem, davacının oturduğu yer ağır ceza mahkemesi tarafından yapılmış ise ve o yerde başka bir ağır ceza mahkemesi de yoksa, yer itibariyle en yakın ağır ceza mahkemesi davaya bakacaktır.

Öte yandan; 14.02.2011 tarihli resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesi; 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’na 93.Maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesi ile bu maddede hüküm olmayan hallerde ilgilisine göre, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerinin uygulanacağını öngörmüştür.

Tüm bu yasal düzenlemeler ve CMK’nun 141-144.maddelerinin HUMK’nun 573 ve devamı maddelerine göre özel kanun niteliğinde olması dikkate alınarak eldeki davaya bakmaya Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevli olduğu kanaatine varılarak dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar vermek gerekmiştir.

HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

1-İddia ve dayanılan maddi olgular itibariyle dava, CMK 141.maddede de sayılan koruma tedbirinin uygulanmasından kaynaklanması nedeniyle CMK’ nun 141-144.maddesi gereğince Ağır Ceza Mahkemesi görevli olup Dairemiz görevli olmadığından dava dilekçesinin REDDİNE,

2-Harç peşin yatırıldığından alınmasına yer olmadığına,

3-Davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına… ),

Dair oyçokluğu ile verilen 20.09.2011 gün ve 2011/28-2011/97 sayılı karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek davacı tarafın temyiz isteminin süresinde olduğunun anlaşılmasından ve dosyadaki tüm kağıtların okunmasından sonra gereği düşünüldü:

KARAR : Dava, hakimin sorumluluk sebebine dayalı Devlet aleyhine açılmış tazminat istemine ilişkindir.

Davacı vekili; Hasan ve Hatice oğlu Patnos 1968 doğumlu C. G. hakkında açılan ceza davası sırasında, hırsızlık ve sahte kimlik kullanmak suçlarından yargılanan gerçek sanık yerine, müvekkili Hasan ve Hacer oğlu Tuğlacık 1968 doğumlu C. G.’ün nüfus kaydının getirtilmesi ve mahkemece de gerekli kontrolün yapılmaması nedeniyle başlayan süreçte; 23.03.2005 tarihli gıyabi tevkif müzekkeresine müvekkilinin kimlik bilgilerinin yazıldığını, ilk gıyabi tevkif nedeniyle bir gün karakolda bekletilen müvekkilinin ifadesi alındıktan sonra salıverildiğini, müteakip duruşmaya vekili ile katılan müvekkilinin mağduriyetini bildirmesine ve yakalama emrinin kaldırılmasına rağmen 13.03.2009 tarihinde aynı dosya kapsamında ikinci kez tutuklandığını ve akabinde serbest bırakıldığını, mağduriyetini bu kez yazılı olarak mahkemeye bildiren müvekkilinin 10.08.2010 tarihinde üçüncü kez tutuklanmasının ardından ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldığını, sanığı olmadığı hırsızlık ve sahte kimlik kullanmak suçlaması ile haksız olarak üç kez tutuklanan ve nezarethanede tutulan müvekkiline iş ve sosyal çevresinde kuşku ile bakılır duruma geldiğini ve özgürlüğünün haksız olarak kısıtlandığını ileri sürerek, ilgili Hakim M. T.’ın hukuki sorumluluğu nedeniyle 30.000,00 TL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini istemiştir.

Kararın dosya üzerinden tensiben verilmesi nedeniyle Davalı Adalet Bakanlığı’na izafeten Maliye Hazinesi’ne, davetiye tebliğ edilmemiş ve cevap dilekçesi ibraz olunmamıştır.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nce ilk derece mahkemesi sıfatıyla sonuçta, “İddia ve dayanılan maddi olgular itibariyle davanın, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinde sayılan koruma tedbirinin uygulanmasından kaynaklanan tazminat istemine ilişkin bulunması nedeniyle, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141-144 maddeleri gereğince Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu” gerekçesiyle “dava dilekçesinin reddine” dair oyçokluğuyla dosya üzerinden tensiben verilen karar; davacı tarafın temyizi üzerine Hukuk Genel Kuruluna gelmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nda temyiz incelemesine konu olan eldeki davanın, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde mi, yoksa Ağır Ceza Mahkemesinde mi görülüp sonuçlandırılması gerektiğine dair görev noktası, sorunun özünü teşkil etmektedir.

Görev sorununun çözümü, iddianın kapsamı ve davanın konusu itibariyle uygulanması gereken mevzuatın, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddeleri mi, yoksa 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddeleri mi olduğu sorusunun cevaplanması ile mümkündür.

Bu soruya doğru cevabın verilebilmesi ise, genel olarak hakimlerin sorumluluğundan kaynaklanan tazminat davası ile koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davasında öteden beri kabul gören ilkeler ve yasal düzenlemelerin ortaya konulması ve irdelenmesini gerektirir:

I- Genel olarak hakimlerin sorumluluğundan kaynaklanan tazminat davalarında kabul gören ilkeler ve yasal düzenlemeler

Hemen belirtilmedir ki; genel olarak kamu hizmetlerinin ifasından dolayı “Kamu Tüzel Kişileri”nin sorumlulukları hizmet kusuruna, ajanlarınki ise, onların kişisel kusurlarına tabi tutulmuştur. Hakimlerin Anayasa teminatı ( m.138/1-2 ) altında bulunan bağımsızlığı, idare hukukunda Devletin ajanların faaliyetlerinden sorumluluğunu tayin eden hizmet kusuru ölçüsünün hakimler yönünden uygulanmasına olanak vermez.

Yargı yetkisinin özellikleri, hakimlerin kişisel sorumluluğunda özel bir sorumluluk düzeninin uygulanmasını zorunlu kılmıştır. Zira, yargı görevinin bağımsızlık ve tarafsızlık içinde aksatılmadan yerine getirilmesi esastır. Gerçekten, hakimlerin diğer Devlet Memurlarının tabi bulundukları sorumluluk esaslarına bağlanmaları, yaptıkları her işlemin aleyhlerine bir tazminat davasına yol açabileceğini düşünmelerine ve bunun sonucu olarak tereddüt içinde kalmalarına yol açabilir.

Şu da belirtilmelidir ki; adaletin gerçekleşmesi, Hakim hakkında sorumsuzluk müessesesinin kabulünü gerektirmez. Ancak, hakimin hukuki sorumluluk halleri benimsenirken, yargısal faaliyetten ibaret olan esas görevinin aksatılmamasına büyük özen gösterilmesi zorunludur. Gelişigüzel bir sorumluluk sisteminin benimsenmesi, hakimin bağımsızlığını ve tarafsızlığını tehlikeye düşürebilir.

Bu düşüncelerin ışığı altında mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, Hakimin bağımsızlığı kadar, tarafsızlığını da güvence altına almak amacı ile onun hukuki sorumluluğunu sınırlı hallerde kabul etmiş ve aynı zamanda sorumluluğun tespitini özel bir usule tabi tutmuştur.

Bu bağlamda, Hakimlerin sorumluluğu mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nun 14.11.1970 gün ve 186/623 sayılı kararında da belirtildiği üzere, anılan yasa hükümlerinde, dava sebepleri tahdidi olarak gösterilmiştir.

Kanunun 573. maddesinde yer alan düzenleme gereğince, hâkimin hukuki sorumluluğu için; iki taraftan biri ile olan dostluk veya düşmanlık sebebiyle diğer taraf aleyhine kanuna ve adalete aykırı bir hüküm veya karar vermiş olması ( m.573/1 ) veya tevil veya tefsire ihtiyaç göstermeyecek derecede açık ve kesin olan bir kanun hükmüne aykırı karar vermiş bulunması ( m.573/2 ) yahut da yargılama tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanarak hüküm verilmiş olması ( m.573/3-4 ) veyahut da verilen veya sağlanan yada vaat edilen bir menfaat dolayısıyla kanuna aykırı bir hüküm verilmiş olması ( 573/5 ) gerekir.

Buna göre, Hâkimlerin görevlerini yaparken yargısal faaliyetleri sebebiyle, kasıtla veya ağır ihmalle kanuna açıkça aykırı karar vermiş olmaları durumunda, vermiş oldukları zararlar için ( mülga ) 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinde sayılan hallerde haklarında tazminat davası açılabilir.

Açıklanan hükümler, Hakimin vicdani kanaatindeki bağımsızlığını, yargı erkinin herhangi bir etki altında kalmamasını ve adalete güven duygusunun sarsılmamasını temin amacıyla Yasa’ya konulmuştur.

Yine bu amaçla, 14 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 09 Şubat 2011 tarih ve 6110 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” la, hakim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri kararlar nedeniyle açılacak tazminat ve rücu davalarında yeni düzenlemeler getirilmiş ve hakimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin, Devletin sorumlu tutulacağı esası benimsenmiştir.

6110 sayılı Kanunun 14/1-a maddesiyle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi;

“Hâkimlerin yargılama faaliyetlerinden dolayı… Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir…”

Şeklinde değiştirilmiş;

Aynı Kanunun 12. maddesiyle, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununa 93. maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesinde ise;

“Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle:

a ) Ancak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir.

b ) Kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk sebeplerine dayanılarak da olsa hâkim veya savcı aleyhine tazminat davası açılamaz.

Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılacak tazminat davaları ile rücu davalarında bu madde hükümleri; bu maddede hüküm bulunmayan hâllerde ise ilgisine göre Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanır.”

Hükmü getirilmiştir.

Görüldüğü üzere, 6110 sayılı Kanunla, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde yapılan değişiklik ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 93. maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesi ile getirilen düzenleme sonucu Devlet yasal hasım haline getirilmiş, ilgili hakimin ise ancak zorunlu ihbar olunan sıfatıyla davada yer almasına olanak tanınmıştır.

Yasa koyucu bu düzenlemeyle, Hakimlerin Anayasa teminatı ( m.138/1-2 ) altında bulunan bağımsızlığı ve öteden beri kabul görmüş olan ilkelere paralel olarak, Hakimin sorumluluğunu diğer Devlet Memurlarının tabi bulundukları sorumluluk esaslarından ayrı esaslara tabi olması ilkesini aynen muhafaza etmiş; değişiklik gerekçesinde de ifade edildiği gibi, yargılama faaliyetini yürüten hâkim ve savcıların çeşitli etkilere karşı teminat altına alınması, yargılama faaliyetlerine dayalı tazminat davalarının doğrudan hâkim ve savcıya karşı açılmasının adil yargılama ortamını yok etme tehdidinin önlenmesi görüşünden hareketle, yargısal faaliyetlerden doğan zararlar yönünden sadece hâkimin kişisel sorumluluğunu öngören bir anlayıştan vazgeçilerek, bu sorumluluktan dolayı davanın Devlete karşı açılması ile hem meydana gelebilecek tehlikeli ve zararlı durumun düzeltilip tamir edilmesi, hem de haksız davaların önlenmesi amaçlanmıştır.

Yine, 6110 sayılı Kanunla getirilen sistemde, yasal hasım hakim değil, devlet olarak kabul edilmiş; mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinde tahdidi olarak sıralanan ve az yukarıda açıklanan sorumluluk sebepleri yönünden ise her hangi bir değişiklik cihetine gidilmemiş olup; 6110 sayılı Kanunla 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununa eklenen 93/A maddesiyle, hakimlerin sorumluluğu hususunda sıfat ve süreye dair tamamlayıcı hükümler getirilmiştir.

Anılan maddede yer alan yeni düzenleme ile, devlet aleyhine tazminat davasının açılabilmesi için öngörülen sürenin başlangıcına dair esaslar açıklandıktan sonra, maddenin 7/a fıkrasında öngörülen;

“a ) Yüksek mahkemelerin başkanları, başkanvekilleri, daire başkanları ve üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Danıştay Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar,

b ) Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu müfettişleri ile adalet müfettişlerinin, yetkilerini kullanırken yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar,

nedeniyle açılacak tazminat davaları hakkında da uygulanır.”

Hükmü ile, yüksek mahkemelerin başkan ve üyeleri ile adalet müfettişleri de Hakimin sorumluluğu kapsamına dahil edilmişlerdir.

Sözü edilen maddenin 6. fıkrasında getirilen;

“Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılacak tazminat davaları ile rücu davalarında bu madde hükümleri; bu maddede hüküm bulunmayan hâllerde ise ilgisine göre Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanır.”

Şeklindeki düzenleme ile de; taraflar, süre ve sorumluluk sebeplerine ilişkin olarak uygulanması gereken hükümlere dair silsile ve atıf yapılan kanunlar gösterilmiştir.

Görüldüğü gibi, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde Yargıtay Başkan ve Üyelerinden söz edilmediği halde, 6110 sayılı Kanunla 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununa eklenen 93/A maddesinin 7/a maddesinde bu konu açıkça düzenlenerek, Yargıtay Başkan ve üyeleri dahi Hakimin sorumluluğuna dair hükümlerin kapsamına alınmıştır.

Anılan maddenin gerekçesinde ise;

“Mevzuatımızda ( HUMK m. 573-576 ) sadece hukuk hâkimlerinin tazminat sorumluluğuna ilişkin olarak özel düzenleme yer almakta, buna karşılık, koruma tedbirleri nedeniyle tazminat istemini düzenleyen Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144. maddelerindeki hükümler dışında ceza hâkimlerinin ve savcıların tazminat sorumluluğuna ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak, 25/3/1931 tarihli ve 1931/19 E., 1931/35 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararıyla, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinde sayılmayan ceza hâkimlerinin de bu madde kapsamında düşünülmesi gerektiği kabul edilmiş ve uygulama bu şekilde gelişmiştir. Keza, Yargıtay içtihatlarıyla, savcılar hakkında kanunî bir düzenleme bulunmaması ve onların hâkim olarak kabul edilemeyecekleri gerekçe gösterilerek, savcılar hakkındaki tazminat davalarının Borçlar Kanunu genel hükümlerine göre açılabileceği kabul edilmiştir. Aynı durum müfettişler açısından da söz konusudur.

Öte yandan, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 14/1/1976 tarihli ve 5/4 sayılı Kararıyla, Yargıtay başkan ve üyelerine karşı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573 ve devamı maddeleri hükümleri uyarınca, Yüce Divanda cezai mahkumiyetlerine karar verilmedikçe, doğrudan tazminat davası açılamayacağına hükmetmiş ve daha sonraki Hukuk Genel Kurulu kararlarıyla uygulama bu şekilde devam etmiştir.

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573 ilâ 576 ncı maddeleri uyarınca dava doğrudan hâkim aleyhine açılmakta, davanın açılması için davaya konu eylemin dayanağı olan davanın sonucunun beklenmesi gerekmemektedir. Buna karşılık, Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144. maddeleri uyarınca, dava Devlet aleyhine açılmakta, ayrıca dava açılabilmesi için davaya konu eylemin dayanağı olan karar veya hükmün kesinleşmesi gerekmektedir.

Bilindiği üzere; 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 46 ve devamı maddelerinde hâkimlerin hukukî sorumluluğuna ilişkin yeni bir sistem benimsenmiştir. Buna göre hâkimlerin yargısal faaliyetlerinden kaynaklanan zararlardan dolayı ancak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilecektir. Söz konusu Kanun 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girecektir. Diğer yandan, bu düzenleme sadece hâkimler ile yüksek mahkemelerin başkan ve üyelerini kapsamaktadır. 6100 sayılı Kanunun hâkimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin sisteminin hemen uygulamaya geçirilmesi ve yüksek mahkemelerin başkan ve üyeleri ile savcıların ve müfettişlerin kapsama alınması, eksik kalan ve uygulamada sorun oluşturan hususların düzenlenmesi amacıyla 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Kanuna 93. maddeden sonra gelmek üzere 93/A maddesi eklenmektedir.”

İfadeleriyle, ceza hakimleri, savcılar ve müfettişler ile Yargıtay Başkan ve Üyelerinin de bu madde kapsamına alındığı belirtilmiştir. Bu durumda, ceza hakimlerinin de maddede belirtilen “Hakim” kavramının kapsamına girdiği, Hakimlerin hukuki sorumlulukları açısından değinilen genel esasların ceza hakimleri için de geçerli olduğu ve Yasalarla belirlenen sınırlı hallerde görevlerinden dolayı hukuken sorumlu bulundukları kuşkusuzdur.

Dikkat edilmesi gereken bir başka yön, 6110 sayılı Kanunla getirilen yeni sistemde, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde sıralanan hakimin sorumluluk sebeplerini ilga eden bir düzenlemeye yer verilmemesi ve buna paralel olarak da, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun değişik 93/A maddesiyle, hakimin sorumluluk sebepleri yönünden açık bir düzenleme getirilmemiş olmasıdır.

Şu durum karşısında; 6100 sayılı Kanunun yürürlüğe girişine kadar, 6110 sayılı Kanunun değişiklik gerekçesinde de ifade edildiği gibi, genel olarak hakimin sorumluluğu hususunda öncelikle 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun değişik 93/A maddesinde öngörülen ilkelerin aranması, sorumluluk sebepleri yönünden ise 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesi hükmünün uygulanması söz konusu idi.

Nihayet, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununu ek ve değişiklikleri ile birlikte tümüyle yürürlükten kaldıran, 12.01.2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 01 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe girmiş ve “Hakimin Hukuki Sorumluluğu” başlığı altında yer verilen düzenlemeyle, 46 ila 49. maddelerinde sorumluluk sebepleri, yargılamada görevli mercii, dava dilekçesine dair özel yöntem ve davanın reddi halinde verilecek cezaya dair özel hükümler getirilmiştir.

Bu cümleden olarak, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. maddesinde yer alan sorumluluk sebepleri, az yukarıda ayrıntısıyla açıklanan ve mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde tahdidi olarak sayılan sorumluluk sebepleri ile aynıdır. Ancak sadece, 573. maddenin ( 7 ) numaralı bendinde gösterilen nedene yer verilmemiştir.

Anılan madde gerekçesinde, “Hükümde, hâkimlerin sorumluluğunu gerektiren sebeplerin, genel olarak belirtilmediği, daha önce 1086 sayılı Kanunun 573. maddesinde olduğu gibi tahdidi olarak sayma yoluna gidildiği, böylece hâkimlerin daha ağır bir sorumluluk rejimiyle karşılaşmalarının engellenmek istenildiği” ifade edilmiştir.

Görevli yargı merciine ilişkin olarak da 47. maddede, 6110 sayılı Kanunun Geçici Madde 2/a bendindeki düzenleme aynen muhafaza edilerek;

“Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hâkimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde; Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda açılır ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Yargıtay ilgili hukuk dairesinin tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca; bu Kurulun ilk derece mahkemesi sıfatıyla tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi ise Yargıtay Büyük Genel Kurulunca yapılır.

Devletin sorumlu hâkime karşı açacağı rücu davası, tazminat davasını karara bağlamış olan mahkemede görülür.”

Hükmü öngörülmüştür.

Sözü edilen madde gerekçesinde “Maddede hâkimin kusurlu davranışları nedeniyle açılacak tazminat ve rücu davasında, görevli ve yetkili mahkeme düzenlenmiştir. Hâkimlerin sorumluluğu nedeniyle açılan tazminat davası, sıradan bir tazminat davası gibi değerlendirilmemelidir…” ifadelerine yer verildikten sonra, bu düzenlemelerin yargı bağımsızlığı ile de doğrudan doğruya ilgili olduğu vurgulanmıştır.

Açıklanan mevcut yasal durum çerçevesinde; 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93. maddesinden sonra gelmek üzere 6110 sayılı Kanunla eklenen 93/A maddesi halen yürürlükte olup, hakimin sorumluluğu hususunda öncelikle anılan 93/A maddesinde öngörülen ilkelerin aranması; sorumluluk sebepleri ve yargılama usulü yönünden ise artık, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı maddelerinin değil, anılan maddeleri yürürlükten kaldıran 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı maddelerinin uygulanması gerektiği tartışmasızdır.

Buna göre, sorumluluk sebepleri yönünden ilk etapta uygulanması gereken 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile, ceza ya da hukuk hakimi ayırımına yer verilmeksizin, hukuk ve ceza hakimleri ile savcı ve müfettişlerin ve hatta Yüksek Mahkeme Başkan ve üyelerinin de sorumluluk kapsamına alındığı; anılan madde gerekçesinde, ‘uygulamada sorun oluşturan ve eksik kalan’ yön olarak nitelendirilen ceza hakimlerinin bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri kararlar nedeniyle hukuki sorumluluklarının da sözü edilen madde kapsamında düzenlendiği her türlü duraksamadan uzaktır.

Öyle ise; ceza hakimleri de hukuk hakimleri gibi yukarıda açıklanan ilkelere paralel olarak, verdikleri kararlardan dolayı ilke bazında sorumlu değil iseler de; ceza hakiminin kasıtla hareket etmesi ve verdiği kararın yasaya aykırı olması yanında, görevini savsaklaması ( ihmali ) gibi hallerin mevcudiyeti veya 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. maddesi hükmünde sayılan diğer hallerin gerçekleşmesi durumunda, genel olarak hukuki sorumluluklarının varlığı tartışmasızdır.

Diğer bir anlatımla, koşulları mevcut olduğu takdirde, hakimin sorumluluğuna ilişkin 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. ve devamı maddelerinin, ceza ya da hukuk hakimi ayırımı yapılmaksızın, süje açısından geniş bir düzenlemeyi içerdiği kuşkusuzdur.

Filhakika aynı ilke öteden beri uygulamada da kabul edilmiş; 01.03.1926 tarih ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu ile 04.04.1929 tarih ve 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda ceza hakimlerinin genel olarak hukuki sorumluluğunu düzenleyen bir hükmün bulunmaması nedeniyle sorun, 25.03.1931 gün ve 19/35 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözülerek, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. ve devamı maddelerinin ceza hakimleri hakkında da uygulanacağı ve sorumluluk davasının Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

İşte, öteden beri kabul gören ve uygulanan bu ilkeden hareketle, 6110 sayılı Kanunun 12. maddesiyle 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93. maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesi gerekçesinde de vurgulandığı üzere, ceza hakimleri de açıkça hakimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı maddeleri hükümlerinin kapsamına alınmıştır.

II- Koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davalarında kabul gören ilkeler ve yasal düzenlemeler:

Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasası’nda düzenlenmiş olup, 1961 Anayasası’nın 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hallerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında:

“Bu esaslar dışında işleme tabi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna gere Devletçe ödenir.”

Hükmüne yer verilmiştir.

1961 Anayasası’nda yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki” 466 sayılı Kanun’un 1. maddesinde 7 bent halinde, tazminatı gerektiren haller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Yasanın 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası haline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 10.01.1991 gün ve 3696 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır.

Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasası’nda da sürdürülmüştür. 1981 Anayasası’nın 19. maddesinde yakalama ve tutuklama koşullarına işaret edildikten sonra aynı maddenin son fıkrasında,

“Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar kanuna göre, Devletçe ödenir.”

Hükmüne yer verilmiştir. Anılan hüküm bu kez 17.10.2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile, “… bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir.”

Şeklinde değiştirilmiştir.

2005 yılına kadar 466 sayılı Kanunda düzenlenen haksız yakalama ve tutuklama dolayısıyla tazminat isteme hakkı, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenmiş olup, 2001 yılında Anayasa’nın 19. maddesinde yapılmış olan değişikliğin, bu gelişmede payı büyüktür.

Bu noktada; 01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 18. maddesi ile, 07.05.1964 gün ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun yürürlükten kaldırılmış; 466 sayılı Kanun yerine yürürlüğe konulan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Yedinci Bölümünde “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” ana başlığı altında, 141 ila 144. maddelerinde, tazminat istemi, bunun koşulları ve sonuçları, tazminatın geri alınması ve tazminat isteyemeyecek kişiler, yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiştir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Tazminat istemi” başlıklı 141. maddesinde,

” ( 1 ) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;

a ) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,

b ) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,

c ) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,

d ) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,

e ) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,

f ) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,

g ) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,

h ) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,

i ) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,

j ) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,

Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.”

Hükmüne yer verilmiştir.

Burada düzenlenen tazminat nedenleri, sayılan koruma tedbirlerine dair kararın yerindeliğine ilişkin değerlendirme yapılmasını ve sonradan haksızlığın anlaşılmasını gerektiren hükümlerdir.

Tali dava niteliğinde bulunan tazminat davası, karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her halde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde açılabilir ( CMK m.142/1 ) ve zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde, o mahkeme ile ilgili bir işlem dava konusu ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa en yakın yer ağır ceza mahkemesinde açılır ve karara bağlanır ( CMK m.142/2 ).

Dikkat edilmesi gereken yön, haksız olarak uygulanan her koruma tedbirinin, bireyin mutlak tazminat hakkını doğurmasıdır. Böyle bir hakkın doğmuş olmasına rağmen, koruma tedbirleri nedeniyle tazminat istemi, talebe bağlıdır.

Önemle işaret edilmesi gereken diğer bir husus ise, zararın giderilmesinde Devlet’in sorumluluğu cihetine gidilmesinin amacı ve çıkış noktasıdır:

Koruma tedbirleri uygulanırken kişinin hak ve özgürlükleri kısıtlanmakta ve bunun sonucunda oluşan zararların da giderilmesi gerekmektedir. Haksız yere tutuklandığı belirlenen sanığın, bundan bir zarara uğradığı muhakkaktır. Şu durumda; soruşturma ve kovuşturma toplum yararına yapıldığına ve ceza davası toplum yararına açıldığına göre, bundan da bireyin zarar görmesi halinde, bu zararı hakim değil Devlet yüklenmelidir.

İşte bu mülahazalarla, koruma tedbirlerinin uygulanmasından kaynaklanan tazminat davalarında ilk önce Devlet’in sorumluluğu cihetine gidilmiş, 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 143. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Devlet’in ödediği tazminattan dolayı kamu görevlisine rücu edebilmesini dahi, ancak görevin kötüye kullanılması şartına bağlanmıştır.

III- Genel olarak hakimlerin sorumluluğundan kaynaklanan tazminata ilişkin mevzuat ve koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davasına ilişkin mevzuatın uygulama alanları, genel kanun-özel kanun ve önceki kanun-sonraki kanun ilişkisi yönleriyle değerlendirme

Yukarıda ayrıntılı olarak ifade edildiği üzere, genel olarak hakimin sorumluluğu hukuk-ceza ayrımı yapılmaksızın 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddelerinde düzenlenmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.11.2010 gün ve E:2010/4-551 K:2010/598 sayılı kararında da vurgulandığı gibi; hâkimler, Anayasa ve yasalarla kendilerine verilen görev ve yetkileri, yazılı olan veya olmayan ancak evrensel anlamda onları da bağladığında kuşku bulunmayan etik kurallara tabi olarak yerine getirmeli; kanunları -daha geniş anlamıyla mevzuatı- usulünce uygulamalı; Anayasamızın 90. maddesi gereğince iç hukuk normu haline gelen ve kanun hükmünde bulunan Milletlerarası antlaşmaları ve uluslararası yargı kararlarını da göz ardı etmemelidir. Aksine davranışın ortaya çıkaracağı sonuçların 5237 sayılı T.C.Y.’nin 257. maddesinde açıklanan suç öğelerini içermesi durumunda da yetki ve görevin ihmalinden ya da kötüye kullanılmasından söz edilmesi olanaklıdır ( CGK 20.11.2007 gün ve 2007/5-83 E.2007/244 K. ).

Bu eylemlerin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddelerinde sayılan sorumluluk hallerinden olması durumunda da, ister ceza isterse hukuk hakimi olsun, hakimin sorumluluğu sebebiyle Devlet aleyhine tazminat istemiyle karşılaşılması söz konusu olacaktır. Sonuçta, Devlet ödediği tazminat nedeniyle sorumlu ceza ya da hukuk hakimine rücu edecektir ( 2802 s. HSK m.93/A-3, 6100 s. HMK m.46/3 ).

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddelerinde ise ceza hakimlerinin sorumluluğuna ilişkin özel bir düzenleme yer almayıp, öncelikle Devletin sorumluluğu kabul edilmekle birlikte, Devletin rücu edeceği süje hususunda hakim ve savcılar açıkça ifade edilmeksizin, “kamu görevlisine” rücu edebileceği tabiri kullanılmıştır.

Esasen, her iki sorumluluk nedeninde de, Devlet yasal hasım olarak düzenlenmekte ise de, bu düzenlemenin hareket noktası ve gerekçeleri farklı olup; genel olarak hakimlerin sorumluluğunu düzenleyen mevzuatta ( 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı maddeleri ) yargılama faaliyetini yürüten hâkim ve savcıların çeşitli etkilere karşı teminat altına alınması, yargılama faaliyetlerine dayalı tazminat davalarının doğrudan hâkim ve savcıya karşı açılmasının adil yargılama ortamını yok etme tehdidinin önlenmesi ve bu itibarla, hem meydana gelebilecek tehlikeli ve zararlı durumun düzeltilip tamir edilmesi, hem de haksız davaların önlenmesi amacına yönelik olduğu halde; koruma tedbirlerinden kaynaklanan tazminata ilişkin mevzuatta ( 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddeleri ) toplum yararına yapılan soruşturma ve kovuşturma ile açılan ceza davası sonucu bireyin zarar görmesi durumunda zararın tazminini öncelikle Devlet’in yükümlenmesi gereği ve amacına yöneliktir.

Diğer taraftan; sorumluluğun kaynağıyla ilgili olarak, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddelerinde az yukarıda anlatılan sınırlayıcı özel hükümlere yer verilmiş iken, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddelerinde arama, elkoyma, yakalama ve tutuklama hallerinde bireyin maddi ve manevi zararının giderilmesine yönelik düzenlemeler mevcuttur. Bir başka anlatımla, düzenleme alanları farklıdır.

Tüm bu açıklamalar karşısında, hakimlerin genel olarak hukuki sorumluluğunu düzenleyen mevzuat ile koruma tedbirlerinden kaynaklanan tazminata ilişkin mevzuat arasında, genel-özel kanun ilişkisi ya da önceki-sonraki kanun ilişkisinin varlığından söz edilemeyeceği açıktır.

Şu da eklenmelidir ki; yukarıdan beri açıklanan yasal durum ve ilkelerin bir diğer sonucu olarak, ceza hakimleri de 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddeleri hükmüne göre sorumlu tutulabileceklerinden; 25.03.1931 ve 19/35 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’ndan sonra yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ilâ 144 madde hükümlerinin, anılan İçtihadı Birleştirme Kararına etkisinin olacağından ve bunu yürürlükten kaldıracağından söz edilmesi olanaklı değildir ( YHGKK 24.11.2010 gün, E:2010/4-551 K:2010/598 ).

O halde, hakimin verdiği karar nedeniyle zarara uğradığı iddiasıyla dava açacak olan kişinin, baştan beri anlatılan hakimin genel sorumluluk sebeplerine dayalı olarak Devlet aleyhine dava açma yolunu tercih edebileceği gibi; böyle bir dava yerine, koşullarının varlığı halinde koruma tedbirleri nedeniyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddelerine dayanarak Devlet’ten tazminat isteyebileceği de açıktır. Her iki düzenlemenin amacı, kaynağı, koşulları ve sonuçlarının birbirinden farklı olduğu ve birinin diğeri yerine geçmediği belirgin olmakla; davacının her iki başvuru yolundan birine ya da ikisine başvurmasına yasal bir engel bulunmamaktadır. Aksinin kabulü hak arama özgürlüğünün kısıtlanması anlamına gelir ki, bunun kabulü de olanaklı değildir ( Y.H.G.K.K 24.11.2010 gün, E:2010/4-551 K:2010/598 ).

IV- Sorumluluk davalarında uygulanması gereken mevzuata dair silsile ve atıf yapılan kanunların düzenlendiği 6110 sayılı Kanunla 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesinin 6. fıkrası çerçevesinde yapılan değerlendirme:

14 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 09 Şubat 2011 tarih ve 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesi ile 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’na 93. maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesinde, taraflar, süre ve rücu yönünden düzenlemelere yer verildikten sonra anılan maddenin 6. fıkrasında;

“Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılacak tazminat davaları ile rücu davalarında bu madde hükümleri; bu maddede hüküm bulunmayan hâllerde ise ilgisine göre Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanır.”

Hükmü getirilmiştir.

Anılan madde gerekçesinde ise, “… Bu maddede sorumluluk sebepleri ve yargılamanın hangi mahkemede yapılacağına dair hüküm bulunmadığından davanın konusu Ceza Muhakemesi Kanununun 141. ve devamı maddelerinde düzenlenen koruma tedbirlerine ilişkin ise Ceza Muhakemesi Kanununa; şayet bunların dışında bir sorumluluk sebebine dayanılıyorsa 1086 sayılı Kanunun 573. maddesinde sayılmış olan sebeplere bakılacaktır. Yine yargılamanın hangi mahkemede yapılacağı yönünden atıf yapılan ilgili kanunlara bakılacaktır…” ifadelerine yer verilmek suretiyle, uygulanması gereken mevzuatın belirlenmesi noktasında öncelikle ve özellikle “davanın konusu”nun ölçüt alınması gerektiği vurgulanmıştır.

Gerekçede de işaret edildiği gibi, sözü edilen maddede sorumluluk sebepleri ve görevli yargı merciine ilişkin bir hüküm bulunmadığından, “…ilgisine göre” Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ya da Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanacaktır.

Bu açık hüküm ve gerekçe karşısında; her ikisi de usul kanunu olan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ya da Ceza Muhakemesi Kanunu’ndan birinin diğerine göre özel Kanun niteliğinde bulunduğuna dair bir ibare yer almadığı belirgin olduğu gibi; anılan Kanunda değinilen her iki usul mevzuatından hangisinin uygulanacağına dair yapılacak tespitin, ne davanın tarafları ve süjesine, ne de yöntem, koşul ve sonuçlarına göre değil, “davanın konusu”na göre yapılmasının gerektiği; Kanunda yer alan “ilgisine göre” tabiriyle, o “davanın konusunun”, bir başka deyişle dava sebebi anlamında dayanak yapılan olgular ve istemin esas alınması gerektiğinin amaçlandığı her türlü duraksamadan uzaktır.

V- Tüm açıklamaların ışığı altında, temyize konu davada iddianın kapsamı ve davanın konusu itibariyle uygulanması gereken mevzuatın belirlenmesi ve dolayısıyla görev sorununun çözümü:

Görülmekte olan dava ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesine açılmış; dava dilekçesinde açıkça, ilgili hakimin ceza mahkemesinde yargılaması yapılan sanık yerine davacının gıyaben tutuklanmasına ilişkin kararının gerekli kontrol yapılmadan haksız ve hukuka aykırı olarak verildiği ileri sürülerek hâkimin hukuki sorumluluğuna dayanılmıştır.

O halde, dava sebebi anlamında dayanak yapılan olgular ve istem esas alındığında, davanın yasal dayanağı mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddeleridir.

Bu davanın sebepleri, yasal dayanakları, koşulları, sonuçları ve yargılama mercii farklıdır ve yasada özel olarak düzenlenmiştir. Çeşitli değişikliklerle halen yürürlükte olan ve bir başvuru yolu olarak varlığını koruyan bu düzenlemeye dayanan davacının talebinin inceleme mercii de yine yasa gereği Yargıtay 4. Hukuk Dairesidir.

Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında uğranılan zarara neden olan işlemlerin bir bölümü, yargısal faaliyetlere ilişkin olup, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ilâ 144 maddelerinde sayılan sınırlı hallerde devletin sorumluluğu da kabul edilmiştir.

Koruma tedbirleri nedeniyle tazminata ilişkin bu hükümler yapılan muhakeme sonunda başlangıçta haklı görülen tedbirin bilahare haksız ya da hukuka aykırı olduğunun anlaşılması halinde bundan zarar gören kimselerin, bu zararlarının karşılanmasına yöneliktir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesi hangi hallerde tazminat istenebileceğini, 142. maddesi bunun koşullarını, 143. ve 144. maddeleri ise tazminatın geri alınmasını ve tazminat isteyemeyecek kişileri düzenlemiştir. Burada düzenlenen tazminat nedenleri sayılan koruma tedbirlerine dair kararın yerindeliğine ilişkin değerlendirme yapılmasını ve sonradan haksızlığın anlaşılmasını gerektiren hükümlerdir.

Oysa, eldeki davada hakimin kararındaki gıyabi tutuklamaya ilişkin takdirin ( yani esasın ) yerindeliği değil; bu takdirin gerçek sanık yerine, gerekli inceleme yapılmaksızın, bir kısım kimlik bilgileri sanıkla örtüşen davacı yönünden kullanılması zararın kaynağıdır ve hakimin hukuka aykırı olarak verdiği kararla HUMK’nun 573. maddesini ihlal ettiği ileri sürülmüştür.

Öyleyse bu davada, ortada haksız tutuklama nedeniyle tazminat istemi değil; hakimin sorumluluğuna dayalı bir tazminat istemi söz konusudur.

O halde eldeki davanın da bu çerçevede çözümü gerekmektedir. Zira, hakimin eylemi, kanun hükmüne aykırı olarak verdiği kararıyla kişinin özgürlüğünün kısıtlanması suretiyle zararına neden olmak şeklinde ortaya konulmuştur.

Davacı taraf, dava açarken açıkça hakimin sorumluluğuna dayanmıştır. Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenen sorumluluk türüne dayanmadığına göre hukuken başvurabileceği diğer yol olan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ( Hukuk Muhakemeleri Kanunu )’nda düzenlenen hakimin sorumluluğuna ( dolayısıyla da son yasal durum itibariyle devletin sorumluluğuna ) gidemeyeceğini kabul etmek olanaklı değildir. Aksi halde hak arama özgürlüğünün kısıtlanması söz konusu olur ki, böyle bir kabul şekli ne anayasa, ne yasalar ne de uluslararası değerlere uygun düşmeyecektir.

Nitekim, aynı ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.11.2010 gün, E:2010/4-551 K:2010/598 sayılı kararında da benimsenmiştir.

Burada yinelemekte ve önemle vurgulamakta yarar vardır ki; ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nce verilen temyize konu görevsizlik kararına gerekçe gösterilen, 14 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesi ile 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’na 93. maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesinin 6. fıkrasında yer alan düzenlemede özel kanun-genel kanun ayrımına gidilmeksizin; 93/A maddesinde düzenlenmemiş olan sorumluluk sebepleri ve görevli merci yönünden uygulanacak usul kanununun belirlenmesi noktasında, davanın tarafları, süjesi, işlemin sorumlusu, kısaca “ilgilisi” ya da başka unsurlar değil; sorumluluk davasının konusu, yani istem ve dava konusunun usul kanunuyla “ilgisi” esas alınmıştır.

Bu yönüyle de; dava dilekçesinde ilgili hakimin ceza mahkemesinde yargılaması yapılan sanık yerine davacının gıyaben tutuklanmasına ilişkin kararının gerekli kontrol yapılmadan haksız ve hukuka aykırı olarak verildiği ileri sürülmek suretiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddelerine dayanıldığına göre; hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan böyle bir davanın konusunun, koruma tedbirlerine aykırı tazminat istemine ilişkin bulunduğu ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ila 144 maddeleri hükümlerine göre Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerektiğinden söz edilmesi olanaklı değildir.

Hal böyle olunca; tüm bu yasal düzenlemeler ve açıklamalar karşısında, hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddeleri hükümleri uyarınca çözümlenmesi gereken davanın, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 47. maddesi uyarınca Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerekir.

Bu itibarla, davaya bakmaya görevli bulunan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla ve Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu mülahazasıyla verdiği, dava dilekçesinin reddine dair kararın usul ve yasaya aykırı bulunarak bozulmasına karar verilmiştir.

SONUÇ : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile davaya bakmaya görevli bulunan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla ve Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu mülahazasıyla verdiği, dava dilekçesinin reddine dair kararın 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3″ atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 14.03.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.

yarx

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 42 takipçiye katılın