5271 SAYILI CMK MADDE 149 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2009/4-362

K. 2009/400

T. 7.10.2009

• MANEVİ TAZMİNAT İSTEMİ ( C. Savcıları Aleyhine İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla Yargıtayda Açıldığı – İddianamenin Yargılama Faaliyetine Dâhil Olması Tek Başına Eldeki Davada 1086 S. HUMK’nun 573 vd. Maddelerinin Uygulanmasına Yetmediği/Konunun Adliye Mahkemelerinde Görüşülmesi Gerektiği )

• İDDİANAMENİN YARGILAMA FAALİYETİNE DÂHİL OLMASI ( C. Savcıları Aleyhine İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla Yargıtayda Manevi Tazminat Davası Açıldığı – Tek Başına Davada 1086 S. HUMK’nun 573 vd. Maddelerinin Uygulanmasına Yetmediği/Konunun Adliye Mahkemelerinde Görüşülmesi Gerektiği )

• CUMHURİYET SAVCILARI ALEYHİNE TAZMİNAT ( İddianamenin Düzenlenmesi Tümüyle Yargısal Faaliyet Olduğu – Bu Faaliyetin Yerine Getirilmesinde Salt Kişisel Kusurlu Davranışla Zarara Yol Açıldığında C. Savcısının Kişisel Sorumluluğu Doğacağı/Adliye Mahkemelerinin Görevli Olduğu )

• SAVCILARIN KİŞİSEL KUSURU ( Manevi Tazminat – İddianamenin Düzenlenmesi Yargısal Faaliyet Olduğu/İdari Faaliyet Kapsamında Değerlendilemeyeceği – Bu Faaliyetin Yerine Getirilmesinde Salt Kişisel Kusurlu Davranışla Zarara Yol Açıldığında Cumhuriyet Savcısının Kişisel Sorumluluğu Doğacağı )

818/m.41

1086/m.76, 573

1412/m.137

2709/m.9, 83, 138, 139, 140

2802/m.5, 44

5271/m.149, 170, 188

ÖZET : Dava, manevi tazminat istemine ilişkin olup; cumhuriyet savcıları aleyhine, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesine açılmıştır. Dava açılması ve buna ilişkin iddianamenin düzenlenmesi tümüyle yargısal faaliyettir. Bu faaliyetin yerine getirilmesinde salt kişisel kusurlu davranışla zarara yol açıldığında cumhuriyet savcısının kişisel sorumluluğu doğar. Zira, iddianame idari bir işlem olmayıp, bu işlemin iptalinin dava konusu edilmesi de olanaklı değildir. İddianamenin kabulü ya da reddi yargı faaliyeti içinde ve kanunda yer alan koşullarla ancak mahkeme kararıyla mümkündür. İddianame, yargılamanın başlayıp yürütülmesindeki rolü nedeniyle yargılamaya dâhildir ve yargılamadan ayrı düşünülemeyecek nitelikte olması nedeniyle de idari faaliyet kapsamında değerlendirilemez.

Ne var ki, iddianamenin yargılama faaliyetine dâhil olması da, tek başına eldeki davada 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı maddelerinin uygulanmasına yetmemektedir. Bu işlemi yerine getiren kişinin Cumhuriyet Savcısı olması ve maddede açıkça Cumhuriyet Savcılarının sorumluluğunun düzenlenmemesi karşısında, 1086 sayılı HUMK. nun 573 ve devamı maddelerinin somut olay yönünden uygulama yeri bulunmamakta; konunun genel hükümlere göre Adliye mahkemelerinde çözümlenmesi gerekmektedir.

DAVA : Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan incelemesi sonucunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesince;

“… Davacı vekili 14.10.2008 havale tarihli dava dilekçesinde; davalıların kamuoyunda Ergenekon davası olarak bilinen davanın hazırlık soruşturmasını yapan ve iddianamesini yazan Cumhuriyet Savcıları, davacının ise davanın sanıklarından B.G.’ın nişanlısı olduğunu, davacı hakkında dinleme kararı alındığını, sohbet niteliğindeki davacının yakınları ve nişanlısı ile olan telefon konuşmalarının tutanakla belirlenerek iddianamenin ekinde yer alması nedeniyle bir kısım medyada ve internet sitelerinde yayınlanmasından dolayı davalıların büyük bir kusur, ihmal ve dikkatsizliklerinin bulunduğunu, CMUK’nın 137. maddesine göre soruşturma sonunda kovuşturmaya yer olmadığı veya delil niteliği taşımadığı görüldüğünde bu zabıtların imha edileceğini, özel sohbet niteliğinde olan suç ve delil niteliği taşımayan tutanağın üst tarafında açık kimliğinin bulunduğunu bu konuşmaların imha edilmemesi nedeniyle davacı hakkında kamuoyunda ve yakın çevresinde yanlış ve asılsız intibaların oluşmasına sebebiyet verdiğini ileri sürerek Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesince koruma altına alınan özel yaşam ve haberleşme hürriyetinin gizliliği hakkının ihlal edilmesi nedeniyle manevi tazminat isteminde bulunmuştur.

Davalılar ise verdikleri ayrı ayrı dilekçelerle, iddiaların yaptıkları görev ve yargı faaliyetine ilişkin olduğunu, her türlü delilin soruşturmada kullanılabileceğini, davacının isminin “x şahıs” olarak belirtildiğini, davacı hakkında isnat ve suçlamalarda bulunulmadığını, belirterek HUMK’na dayalı tazminat şartları bulunmadığından davanın reddini istemişlerdir.

Davacının iddiası itibariyle zararlandırıcı eylemin B.K’nun 41. maddesinde ifadesinde bulan haksız eyleme dayandığı anlaşılmaktadır. HUMK’nun 573 ve devamı maddesinde ifadesini bulan “hakimlerin hukuki sorumluluğu” kapsamı içinde kabul edilse dahi davalıların Cumhuriyet Savcısı olmaları itibariyle Cumhuriyet Savcılarının faaliyetlerinin yargısal değil idari nitelik taşımasına göre bu davada HUMK’nun 573. ve devamı maddelerinin uygulanması olanaklı değildir. Somut olayda davacı, zararını hizmet kusurundan değil davalıların özensiz davranışlarından kaynaklandığını açıklayarak davasını kişisel kusura dayandırmış olmakla; davalıların BK’nun 41. maddesi uyarınca kusurlu olup olmadığının genel hükümlere göre incelenerek karar verilmesi için yetkili ve görevli Adliye Mahkemelerinde sonuçlandırılması gerekmektedir.

Şu durum karşısında Dairemizin görevli olmaması nedeniyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Hüküm: Yukarıda yazılı bulunan gerekçelerle;

1- Davalılar savcı olup, HUMK. nun 573. maddesi gereğince sadece hakimler ve icra reisleri aleyhine dava açılabileceğinden, savcılar hakkında kişisel kusurlarına dayanılarak Adliye Mahkemelerinde genel hükümlere göre dava açılabileceğinden dava dilekçesinin görev yönünden reddine,

2- Alınması gereken 15,60 lira maktu harcın peşin alınan 135,00 lira harçtan mahsubu ile geri kalan 119,40 harcın davacıya iadesine,

3- Dava dilekçesi usul bakımından reddedildiğinden davacı aleyhine para cezası ve davalı hakim yararına tazminata hükmedilmesine yer olmadığına,

4- Davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına…” dair oyçokluğu ile verilen 20.01.2009 gün ve 2008/46-2009/44 sayılı kararın temyiz edilmesi üzerine, süresinde temyiz edildiğinin anlaşılmasından ve dosyadaki tüm kağıtların okunmasından sonra gereği düşünüldü:

KARAR : Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin hükmüne yönelik temyiz itirazları incelendi:

Dava, manevi tazminat istemine ilişkin olup; cumhuriyet savcıları aleyhine, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesine açılmıştır.

Davacı; davanın sanıklarından Behiç G.’ın nişanlısı olduğunu, hakkında dinleme kararı alındığını, davalı Cumhuriyet Savcılarının, düzenleyerek mahkemeye sundukları iddianamede, kendisinin şüpheli ya da sanık sıfatı bulunmadığı halde, teknik takip ( dinleme ) ile elde edilen ve suçla ilgili olmayan özel telefon görüşmelerinin ayrıntılarını içeren kimlik ve tutanak bilgilerine aynen yer vermek ve bir kısım medyada, internet sitelerinde yayınlanmasına neden olmak şeklinde gerçekleşen kusurlu davranışlarıyla, kamuoyunda ve yakın çevresinde kendisi hakkında yanlış ve asılsız intibaların oluşmasına sebebiyet verdiklerini ileri sürerek, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesince koruma altına alınan özel yaşam ve haberleşme hürriyetinin gizliliği hakkının ihlal edilmesi nedeniyle manevi tazminat isteminde bulunmuştur.

Özel Dairece, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılama sonunda: “Davacının iddiasının kapsamına göre zararlandırıcı eylemin BK.nun 41. maddesi anlamında haksız eyleme dayalı olduğu, HUMK. nun 573 ve devamı maddeleri kapsamında olduğu düşünülse dahi davalıların Cumhuriyet Savcısı oldukları, faaliyetlerinin yargısal değil idari nitelik taşıdığından hakimlerin sorumluluğuna ilişkin anılan maddelerin uygulanma olanağı bulunmadığı, kişisel kusura dayalı eldeki davanın genel hükümlere göre incelenmesi gerektiği ve davaya bakma görevinin Adliye Mahkemelerine ait olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine” oyçokluğu ile karar verilmiştir.

Karşı görüşte, cumhuriyet savcılarının iddianame düzenleme görevinin idari olmadığı, davanın HUMK. nun 573 vd maddelerine göre çözümü gerektiği, davalıların birinci sınıf olup olmadıklarının araştırılmasından sonra, birinci sınıf iseler görevli bulunan özel dairece karar verilmesi gerektiği, ifade edilmiştir.

Hükmü, davacı vekili temyiz etmiştir.

Uyuşmazlık; davalı cumhuriyet savcılarının düzenledikleri iddianame nedeniyle zarara uğranıldığı iddiasıyla ve kişisel kusurlarına dayanılarak açılan manevi tazminat davasına bakma görevinin hangi mahkemeye ait olduğu noktasında toplanmaktadır.

İlkin belirtilmelidir ki, hukuk yargılamasında görev kuralları kamu düzenine ilişkin olup, yargılamanın her aşamasında mahkemece resen nazara alınmalıdır. Dava açılırken dayanılan hukuki ve maddi olguların göreve etkili olduğu durumda öncelikle hukuki nitelemenin yapılması ve sonucuna göre de bu tür davalara bakma görevinin hangi mahkemeye ait olduğunun belirlenmesi gerekir. Zira, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun ( HUMK ) 76. maddesi gereğince hukuki tavsif ( niteleme ) ve uygulanacak kanun maddesinin tespiti, hakime aittir.

Davacı, davasını cumhuriyet savcılarına yöneltmiş ve iddianame düzenlenmesi sırasında ortaya konulan kusurlu davranışlarla kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu ileri sürmüştür.

Bu nedenledir ki, eldeki davaya bakmakla görevli mahkemenin belirlenmesi noktasında, iddianın açıklanan kapsamı ve tarafların sıfatına göre uygulanacak usul hukuku ve maddi hukuk kurallarının ne olduğunun irdelenmesinde yarar vardır:

Bilindiği üzere; özel hukuk alanında sözleşme dışı sorumluluğun ana kaynağı Borçlar Kanunu’nun 41. maddesidir. Buna göre, diğer koşulları da gerçekleşmek kaydıyla, kusur varsa sorumluluktan söz edilebilecektir; kusur yoksa sorumluluk söz konusu olmayacaktır.

Ne var ki, yasa koyucu, çeşitli nedenlerle, sorumluluğu ağırlaştırmak ( BK. 55, 56, 57, 58, MK. m. 320 ve 917 gibi ) için kusursuz sorumluluk halleri kabul ettiği gibi sorumluluğu haffetecek ( BK. m. 49’da ağır zarar-kusur durumu; Anayasa m. 83/1’deki milletvekilinin meclis çalışmalarında ileri sürdüğü düşüncelerle sınırlı sorumsuzluk gibi ) durumları da kabul etmiştir.

İşte yasa koyucu, işin niteliğini gözeterek, hakimler hakkında da özel bir sorumluluk hali düzenlemiş; 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573-576. maddelerinde hakimlerin sorumluluğu kast ve ağır kusur halleriyle sınırlandırılırken diğer taraftan özel bir yargılama durumu da kabul edilmiştir. Bu durum, hakimler için bir dokunulmazlık değil, yargı işlevinin daha iyi ve çabuk görülmesi yolunda yurttaşın bir güvencesidir. Tüm çağdaş yargı düzenlerinde, benzer özel durumlar kabul edilmiştir.

Kısaca özetlenecek olursa, sözleşme dışı sorumlulukta asıl olan kusura dayanan sorumluluktur ( BK. m. 41 ). Ne var ki, sorumluluğu ağırlaştıracak, hafifletecek ve sınırlayacak özel durumlar da söz konusudur; bu gibi durumların varlığından söz edebilmek için kanun koyucunun özel bir hükmünün varlığı zorunludur, kanun boşluğundan söz edilerek yeni durumlar yaratılması olanağı yoktur.

Nitekim, usul hukukumuzda görevli mahkemenin belirlenmesinde tarafların sıfatının etkili olduğu böyle özel haller mevcuttur ve genel hükümlerden ayrık hükümlerle düzenleme altına alınmıştır.

Bunlardan birisi de 1086 sayılı HUMK. nun 573 ve devamı maddelerinde yer alan hakimlerin mesuliyetine ( sorumluluğuna ) ilişkin hükümlerdir. Bu hükümlerde, genel kurallardan ayrılmak suretiyle, salt hakimlere karşı ve sayılan hallerle sınırlı olmak üzere tazminat talep edilebilmesi, bunun yöntemi, koşulları ve sonuçları özel olarak düzenlenmiştir. Bu yasal düzenlemenin istisnai ve sayılan hallerle sınırlı bir düzenleme olduğu, kendine özgü şartlar içerdiği her türlü duraksamadan uzaktır.

Bunlar, öylesine kendine özgüdür ki, anılan maddelerde sadece davaya konu olabilecek hallerin sınırlı olarak sayılması ile yetinilmemiş; görevli mahkemenin belirlenmesinden, dilekçenin içeriği ve delillerin eklenmesi usulü, yargılama biçimi ve sonuçta verilecek kararın niteliği, davanın ispat edilememesi halinde davacı aleyhine resen tazminata ve cezaya hükmedilmesi gereğine kadar, diğer tazminat davalarından tamamen ayrık düzenlemeleri içinde barındırmıştır.

Bunun altında yatan neden ise, yargı faaliyetinin ve onun en önemli unsuru olan hakimin statüsünün gözetilmiş olmasıdır.

Hakimler için durum bu iken, cumhuriyet savcılarına karşı açılacak tazminat davaları yönünden ne açıklanan bu maddelerde ne de başka bir yasa maddesinde açık bir hükme yer verilmemiştir.

Hakimlerin de, cumhuriyet savcılarının da hem idari hem de yargısal görevlerinin bulunduğu yasal düzenlemelerde belirtilmektedir.

Hemen burada, gerek hakimler gerek cumhuriyet savcıları ile ilgili yasal sürecin irdelenmesi yararlı olacaktır:

Anayasal düzenimiz içerisinde yer alan üç kuvvetten birisi olan yargı, bir denge unsuru olarak düzenlenmiş; bağımsızlığı özel olarak teminat altına alınmıştır. Hakimler ve cumhuriyet savcıları da yargı mensubu olmakla yargı erkinden ayrık düşünülemez.

Cumhuriyet tarihimizde 1924 Anayasasından bu yana hakimler ile cumhuriyet savcıları hakkındaki değişik yaklaşımlar yapılan anayasal ve yasal düzenlemelerle bugüne kadar gelmiştir.

1924 Anayasasının 8. maddesinde “Yargı hakkı, millet adına usul ve kanuna göre bağımsız mahkemeler tarafından kullanılır” denilmekte; “Yargı Erki” de 53 ila 67 maddeler arasında düzenlenerek; 54. maddede “Yargıçlar, bütün davaların görülmesinde ve hükmünde bağımsızdırlar ve bu işlerine hiçbir türlü karışılamaz. Ancak kanun hükmüne bağlıdırlar.” 55. maddede “Yargıçlar, kanunda gösterilen usuller ve haller dışında görevlerinden çıkarılamazlar.”, 56. maddede “Yargıçların nitelikleri, hakları, görevleri, aylık ve ödenekleri, nasıl tayin olunacakları ve görevlerinden nasıl çıkarılacakları özel kanunla gösterilir.”; 57. maddede “Yargıçlar, kanunla gösterilenlerden başka genel veya özel hiçbir görev alamazlar.” Hükümlerine yer verilmektedir.

1924 Anayasası döneminde 04/10/1927 tarihinde 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu yürürlüğe girmiş ve onuncu babında 573 ilâ 576 maddeler arasında “Hakimlerin Mesuliyeti”ne ilişkin hükümlere yer verilmiştir. 573. maddeye 14.12.1929 tarih ve 1539 sayılı Kanunun 1. maddesi ile 7.bent eklenmiş; 575. maddenin 2.fıkrası 26/09/2004 gün ve 5236 sayılı Kanunun 18. maddesi ile, 576. maddesinin 2.fıkrası da 23/01/2008 gün ve 5728 sayılı Kanunun 21. maddesi ile değişikliğe uğramıştır.

Bu bölüm Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun diğer hükümlerinin alındığı kaynak Neuchatel Usul Kanunu’nda yer almamaktadır. Kaynağı Fransız Usul Kanunu’dur.

Hakimlerin şahsen tazmin sorumluluğu hakkında anılan bu hükümler dışında diğer yasalarımızda herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Hukuk sistemimiz içinde hakimler yönünden özel statüleri gereği devletin birer memuru ve ajanı olmadıkları da gözetilerek devletin sorumluluğu kabul edilmemiş, hukuk usulü kanununda özel ve ayrık düzenleme yapılması yoluna gidilmiştir. Savcılar için ise böyle bir düzenlemeye herhangi bir yasada yer verilmemiştir.

1961 Anayasasının “Yargı Yetkisi” başlıklı 7. maddesinde “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.” denildikten sonra “Mahkemelerin Bağımsızlığı” 132. maddede, hakimlik teminatı 133. maddede, hakimlik mesleği 134. maddede düzenlenmiştir. Bu Anayasa ile birlikte ilk kez hakimlerden ayrık olarak “Savcılık” ile ilgili hükümlere yer verilmiş; hakimlerden ayrık olarak ve yine ayrı başlık altında 137. madde hükmü getirilmiştir.

1961 Anayasasının “Savcılık” başlıklı 137. maddesinin 1971 değişikliğinden önceki halinde;

“Kanun, Cumhuriyet Savcılarının ve Kanun sözcülerinin özlük işlerinde ve görevlerini yapmalarında teminat sağlayıcı hükümler koyar. Cumhuriyet Başsavcısı, Başkanın sözcüsü ve Askeri Yargıtay Başsavcısı, yüksek mahkemeler hâkimleri hakkındaki hükümlere tâbidir.”

Denilmekte iken 1971 de 1488 sayılı Kanunun 1.maddesi ile yapılan değişiklikle bu hüküm:

“Cumhuriyet savcıları, idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdır.

Cumhuriyet savcılarının Yargıtay üyeliğine seçilmeleri dışında kalan bütün özlük işleri ve disiplin cezaları ile meslekten çıkarılmaları hakkında karar verme yetkisi Yüksek Savcılar Kurulunundur. Bu Kurulun kararları kesin olup bunlar aleyhine başka bir mercie başvurulamaz. Ancak disiplin ve meslekten çıkarma cezaları ile ilgili kararların bir defa daha incelenmesini Adalet Bakanı ve hakkında karar verilen Cumhuriyet Savcısı isteyebilir…”

Şeklini almış ve Savcılar ile ilgili ayrı bir kurul oluşturulmuş ve ayrık hükümler kabul edilmiştir.

1961 Anayasasının yürürlükte olduğu dönemde, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda hakimlerin sorumluluğuna ilişkin hükümlerde herhangi bir değişiklik yapılmadığı gibi savcıların sorumluluğu yönünden de yeni bir düzenleme getirilmemiştir.

1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın:

“Genel Esaslar” başlıklı Birinci Bölümünde, egemenliğin kayıtsız şartsız “Milletin” olduğu ve “Türk Milletinin” egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre Yasama, Yürütme ve Yargı organları eliyle kullanacağı öngörülmüş,

9. maddesinde; yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemeler tarafından kullanılacağı; belirtilmiştir.

“Mahkemelerin bağımsızlığı” başlıklı 138. maddesinde ise;

“Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.

Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.

Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”

“Hakimlik ve Savcılık Teminatı” başlıklı 139. maddesinde de;

“Hakimler ve savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamaz.

Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş olanlar, görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak anlaşılanlar veya meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler hakkında kanundaki istisnalar saklıdır.”

Düzenlemesine yer verilmiştir.

“Hakimlik ve Savcılık Mesleği” başlıklı 140. maddesinde de hakim ve savcılık mesleğine ilişkin esaslara yer verilmiş; maddenin 5 ve 6.fıkrasında;

“Hakimler ve savcılar idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.

Hakim ve savcı olup da adalet hizmetindeki idari görevlerde çalışanlar, hakimler ve savcılar hakkındaki hükümlere tabidirler. Bunlar, hakimler ve savcılara ait esaslar dairesinde sınıflandırılır ve derecelendirilirler, hakimlere ve savcılara tanınan her türlü haklardan yararlanırlar.”

Şeklindeki hüküm ile de hakim ve savcıların yargısal görevleri dışında idari görevleri olabileceği vurgulanmış; önceki anayasal ve yasal düzenlemelerden farklı olarak hakim ve savcılık teminatı birlikte düzenlenmiş; savcılar da statüleri itibariyle aynı anayasal ve yasal hükümlere tabi kılınmıştır.

Yine, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun “Gözetim ve Denetim Hakkı” başlıklı 5. maddesinin 3 ve 4.fıkralarında:

“Adalet Bakanı, yargı yetkisinin kullanılmasına ilişkin görevler hariç olmak üzere hakim ve savcılar üzerinde gözetim hakkını haizdir.

Hakim ve savcılar idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.”

Denilmekte ve gerek atama, terfi, cezai ve disiplin sorumlulukları yönünden hakim ve savcılar arasında bir ayrım yapılmamaktadır.

Aynı Kanunun “Hakimlik ve Savcılık Teminatı” başlıklı 44. maddesinde yer alan;

“Hakimler ve savcılar azlolunamazlar. Bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması nedeniyle de olsa aylık ve ödeneklerinden ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamazlar, kendileri istemedikçe 65 yaşından önce emekliye sevk olunamazlar. Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş olanlar, görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak anlaşılanlar ve meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler hakkında kanundaki istisnalar saklıdır.”

Hükmü ile de aynı teminata sahip kılınmışlardır.

Görüldüğü üzere, 1982 Anayasası ile hakimler ve savcılar; açıkça aynı haklara ve soruşturma usullerine tabi tutulmuş; özel hukuktaki sorumlulukları açısından ise bu tarihten önceki durumlarında bir değişiklik olmamıştır. Öyle ki, 1982 Anayasası döneminde 1086 sayılı Kanunun 573 ve devamı maddelerinde 2004 ve 2008’de iki kez değişiklik yapılmışsa da, bu değişikliklerde hakimler hakkındaki çerçeve korunmuş; savcıları bu maddeler kapsamına alacak yasal bir düzenlemeye gidilmemiştir.

Durum bu iken, eldeki davanın cumhuriyet savcılarına yöneltilmiş olması da gözetilerek; HUMK. nun 573 ve devamı maddelerinde açıkça sayılmayan cumhuriyet savcıları yönünden de bu hükümlerin uygulanıp uygulanmayacağının çözümlenmesi gerekir.

Tüm bu hükümler ortaya koymaktadır ki, “Türk Ulusu” adına yargılama yapmaya ve karar vermeye yetkili ve görevli hakimler; memur ve diğer kamu görevlilerinden ayrı Anayasal statüye sahiptir. Bu statü, hakimlerin tarafsızlığını ve dolayısiyle yurttaşa bir yargı güvencesi sağlamayı amaçlamıştır. Hakimler de, memur ve diğer kamu görevlileri gibi, kamu hizmeti üretme ve görme açısından yurttaşın hizmetindedir. Bu nedenle, yargı hakkını kullananların, yurttaşlara verdikleri zararlardan sorumlulukları; 1086 sayılı Kanunun 573 ve devamı maddelerinde özel olarak düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerin amacı, bir yandan yargı hizmetinin görülmesi sırasında yurttaşlara verilen zararlardan sorumluluğu ortaya koyarken, hassas yargı faaliyetine ve bunun bir parçası olan hakime, keyfi ve dayanaksız başvurularla, zarar verilmesini de önlemektir.

Açıklandığı üzere, hakimlerin sorumluluğuna ilişkin HUMK.573 ve devamı maddeleri istisnai hükümlerdendir. Kanunda sayılan istisnaların ve sınırlı düzenlenen usul hükümlerinin yorum yoluyla değiştirilmesi veya genişletilmesi olanağı bulunmamaktadır.

Maddede sayılmayan ceza hâkimlerinin de bu madde kapsamında düşünülmesi gerektiğini kabul eden 25.03.1931 tarih ve 1931/19 E-1931/35 K.sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ise, maddedeki “Hakim” ibaresinden yola çıkılarak verilmiş olup; değiştirme veya genişletme olarak düşünülemez ve cumhuriyet savcılarının da bu maddeler kapsamında kabul edilebilmesi için uygun bir emsal olarak kabul edilemez.

Şu durumda, HUMK.573 ve devamı maddelerinin, maddede açıkça sayılmayan cumhuriyet savcıları yönünden de yorum yoluyla uygulanabileceğini kabule olanak bulunmamaktadır.

Sonuç itibariyle; davalı cumhuriyet savcıları, istisnai bir hüküm olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı maddelerinde açıkça sayılmayıp; bu maddelerin istisnai ve usule ilişkin hükümler olması nedeniyle yorum yoluyla genişletilmesi ve değiştirilmesi olanağı da bulunmadığından, İlk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin, davanın 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 41 ve devamı maddelerine dayalı tazminat davası olarak nitelendirilmesi usul ve yasaya uygun olup, bu yönüyle kararın onanması gerekir.

Ne var ki, özel daire kararında “Cumhuriyet Savcılarının faaliyetlerinin yargısal değil, idari nitelik taşımasına göre” ibaresine de yer verilmiştir.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında çoğunluk bu görüşe katılmamış; daire kararının gerekçesinden bu bölümün çıkarılması gerektiği görüşünü bildirmişlerdir.

Yukarıda açıklanan hakim ve savcılara ilişkin yasal düzenlemelerde de yer aldığı üzere hakim ve savcıların hem yargısal hem de idari görevleri bulunmaktadır.

Diğer taraftan, fonksiyonel bakımdan yargı organları, yasama ve yürütmeden ayrıdır. Bağımsız bir organ olan yargının, yargılama süreci ile ilgili işlemleri, Anayasa’nın 125. maddesinde öngörülen “idari işlemler” kapsamına girmemektedir.

Savcıların yargılama fonksiyonu dışında, yasalarla verilmiş idari görevleri de bulunduğundan, yaptıkları idari görevler nedeniyle ve bu kapsamda tesis edilen işlemlerden dolayı Adalet Bakanlığının sorumlu tutulabileceği açıktır.

Ne var ki, idari yönden Adalet Bakanlığına bağlı olan, ancak, yargılama görevi kapsamında yürüttükleri hizmet nedeniyle Adalet Bakanlığı’nın ajanı konumunda olmayan savcıların verdiği kararlardan dolayı, yürütme fonksiyonu içinde yer alan Adalet Bakanlığı’nın sorumlu tutulmasına olanak bulunmamaktadır.

Cumhuriyet savcılarının yargılama fonksiyonu içindeki faaliyetlerinden en başta geleni iddianame düzenlenmesi ve kamu davasının açılması, takibi, karara karşı yasal yolların kullanılmasıdır.

Nitekim, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun ( CMK ) “Kamu davasını açma görevi” başlıklı 170. maddesinde;

“ ( 1 ) Kamu davasını açma görevi, Cumhuriyet savcısı tarafından yerine getirilir.

( 2 ) Soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet savcısı, bir iddianame düzenler.

( 3 ) Görevli ve yetkili mahkemeye hitaben düzenlenen iddianamede;

a ) Şüphelinin kimliği,

b ) Müdafi,

c ) Maktul, mağdur veya suçtan zarar görenin kimliği,

d ) Mağdurun veya suçtan zarar görenin vekili veya kanunî temsilcisi,

e ) Açıklanmasında sakınca bulunmaması halinde ihbarda bulunan kişinin kimliği,

f ) Şikâyette bulunan kişinin kimliği,

g ) Şikâyetin yapıldığı tarih,

h ) Yüklenen suç ve uygulanması gereken kanun Maddeleri,

i ) Yüklenen suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi,

j ) Suçun delilleri,

k ) Şüphelinin tutuklu olup olmadığı; tutuklanmış ise, gözaltına alma ve tutuklama tarihleri ile bunların süreleri,

Gösterilir.

( 4 ) İddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır.

( 5 ) İddianamenin sonuç kısmında, şüphelinin sadece aleyhine olan hususlar değil, lehine olan hususlar da ileri sürülür.

( 6 ) İddianamenin sonuç kısmında, işlenen suç dolayısıyla ilgili kanunda öngörülen ceza ve güvenlik tedbirlerinden hangilerine hükmedilmesinin istendiği; suçun tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, ilgili tüzel kişi hakkında uygulanabilecek olan güvenlik tedbiri açıkça belirtilir.”

Hükmü yer almakta; kamu davasının açılması ve iddianamede yer alması gereken unsurlar burada gösterilmektedir.

Davanın açılması iddianın yargısal araştırılması olup; ceza davası da tamamen muhakeme ( yargılama ) hukukuna ilişkin bir faaliyettir.

Ayrıca, CMK.’nun “Duruşmada Hazır Bulunacaklar” başlıklı 188/1. maddesinde;

“ ( 1 ) Duruşmada, hükme katılacak hâkimler ve Cumhuriyet savcısı ile zabıt kâtibinin ve Kanunun zorunlu müdafiliği kabul ettiği hâllerde müdafin hazır bulunması şarttır…”

Denilmektedir.

Bu yasal düzenlemeler göstermektedir ki, ceza yargılamasında savcılık, iddia görevini yerine getiren, gereğinde sanığın haklarını da gözeten bir yargılama makamı olması yanında, yargılama faaliyeti içinde filen ve hukuken yer alan bir unsur olarak da kabul edilmektedir. İdari görevlerinin varlığı savcılığın aynı zamanda yargılama görevlerinin varlığını kabule engel değildir. Nitekim, hâkimlerin de idari görevleri vardır ve bu görevler yargısal görevlerini ortadan kaldırmamaktadır.

Dava açılması ve buna ilişkin iddianamenin düzenlenmesi tümüyle yargısal faaliyettir. Bu faaliyetin yerine getirilmesinde salt kişisel kusurlu davranışla zarara yol açıldığında cumhuriyet savcısının kişisel sorumluluğu doğar. Zira, iddianame idari bir işlem olmayıp, bu işlemin iptalinin dava konusu edilmesi de olanaklı değildir. İddianamenin kabulü ya da reddi yargı faaliyeti içinde ve kanunda yer alan koşullarla ancak mahkeme kararıyla mümkündür. İddianame, yargılamanın başlayıp yürütülmesindeki rolü nedeniyle yargılamaya dâhildir ve yargılamadan ayrı düşünülemeyecek nitelikte olması nedeniyle de idari faaliyet kapsamında değerlendirilemez.

Ne var ki, iddianamenin yargılama faaliyetine dâhil olması da, tek başına eldeki davada 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı maddelerinin uygulanmasına yetmemektedir. Yukarıda da açıklandığı üzere, bu işlemi yerine getiren kişinin Cumhuriyet Savcısı olması ve maddede açıkça Cumhuriyet Savcılarının sorumluluğunun düzenlenmemesi karşısında, 1086 sayılı HUMK. nun 573 ve devamı maddelerinin somut olay yönünden uygulama yeri bulunmamakta; konunun genel hükümlere göre Adliye mahkemelerinde çözümlenmesi gerekmektedir.

Sonuç itibariyle; Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın karar metninden “Cumhuriyet Savcılarının faaliyetlerinin yargısal değil idari nitelik taşımasına göre” ibaresinin çıkarılarak yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle onanması gerekir.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın, karar metninden “Cumhuriyet Savcılarının faaliyetlerinin yargısal değil idari nitelik taşımasına göre” ibaresinin çıkartılarak yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle ONANMASINA, aşağıda dökümü yazılı ( 143.30 ) TL. harcın temyiz edenden alınmasına, 07.10.2009 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY :

Dava, Cumhuriyet Savcıları olan davalıların hakkında dinleme kararı olmayan davacı ile dinleme kararı olan dışı kişi arasında geçen özel telefon konuşmalarının ceza koğuşturmasına konu olayla ilgili olmadığı halde imha edilmeyerek iddianame ekine konulmak suretiyle kişilik haklarına saldırı nedeniyle uğranılan manevi zararın giderilmesi istemine ilişkindir.

İddianame düzenlenmesi idari yargı değil yargısal bir faaliyet olduğundan Sayın Çoğunluğun Yüksek 4. Hukuk Dairesinin aksi yöndeki gerekçesinin hatalı olduğu görüşüne aynen katılmaktayım.

Anayasamızın 6. maddesinde hiçbir kimse veya organın kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamayacağı bildirilmiştir.

Savcılık kurumunun yapısı, Cumhuriyet Savcılarının hukuki durumları ve anayasal güvenceleri Anayasamızın “Yargı Erki’nin düzenlendiği 2. bölümünde yer almaktadır. 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunundaki hükümlere uygulanan tüm hükümler aynen Cumhuriyet Savcılarına da uygulanmaktadır. Özellikle Cumhuriyet Savcıları da 44. madde de düzenlenen “Teminat” hükümlerinden hakimler gibi yararlanmakta ve istekleri üzerine 36. madde gereğince Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararı ile hakimlik görevine nakledilebilmektedir.

Cumhuriyet Savcıları hakim sınıfında sayıldıklarından ve görevlerinden doğan mali sorumlulukları hakkında Ceza Usul Kanununda açıklık olmadığından aleyhlerine açılacak tazminat davalarında Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun cari olacağı ve anılan yasanın 573. maddesi yollamasıyla 575/2. maddeleri gereğince bu davanın konusu itibariyle Yargıtay Yüksek 4. Hukuk Dairesince ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülmesi gerektiği gerekçesiyle Yüksek 4. Hukuk Dairesinin görevsizlik kararının bozulması görüşünde olduğumdan Sayın çoğunluğun Yüksek Dairenin yalnızca iddianame düzenlenmesinin idari olduğu yönündeki gerekçesinin düzeltilerek davaya genel mahkemelerde bakılacağına ilişkin görevsizlik kararının onanmasına ilişkin görüşüne katılmıyorum.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 148 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

10. CEZA DAİRESİ

E. 2004/5988

K. 2005/13086

T. 12.10.2005

• SAVCIYA VERİLEN İFADE ( Müdafi Huzurunda ve Müşteki Beyanı İle Uyuşan – Aksine Olarak Yargılama Aşamasında Suçun İnkar Edilmesine İtibar Edilemeyeceği )

• SUÇU İNKAR ( Savcının Müdafi Huzurunda ve Bizzat Aldığı İfadesinde Tüm Ayrıntıları İle Anlatılan ve Müştekinin Beyanlarının Doğruladığı Suçun Yargılama Aşamasında İnkar Edilmesi )

5237/m.141

5271/m.148

ÖZET : Cumhuriyet Savcısının soruşturmayı bizzat yürüttüğü ve müdafii huzurunda usulüne uygun şekilde aldığı savunmasında, sanığın işlediği suçu tüm ayrıntılarıyla anlattığı ve bu ifadesinin müştekinin beyanlarını da doğruladığı gözetilmeden; sanığın yargılama aşamasındaki suçu inkara yönelik anlatımı nazara alınarak sanığın mahkumiyeti yerine beraat kararı verilmesi, Yasaya aykırıdır.

DAVA : Hırsızlık suçundan sanık Mehmet Yıldırım’ın yapılan yargılanması sonunda beraatine ilişkin İSLAHİYE Asliye Ceza Mahkemesinden verilen 20.03.2003 gün ve 2003/22 esas, 2003/98 karar sayılı hükmün süresi içinde Yargıtay’ca incelenmesi üst Cumhuriyet savcısı tarafından istenmiş olduğundan dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bozma isteyen tebliğnamesi ile 07.04.2004 tarihinde Daireye gönderilmekle incelenip gereği düşünüldü:

KARAR : Cumhuriyet Savcısının soruşturmayı bizzat yürüttüğü ve müdafii huzurunda usulüne uygun şekilde aldığı savunmasında, sanığın işlediği suçu tüm ayrıntılarıyla anlattığı ve bu ifadesinin müştekinin beyanlarını da doğruladığı gözetilmeden; sanığın yargılama aşamasındaki suçu inkara yönelik anlatımı nazara alınarak sanığın mahkumiyeti yerine yazılı şekilde beraat kararı verilmesi,

SONUÇ : Yasaya aykırı, Üst Cumhuriyet Savcısının temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden hükmün istek gibi BOZULMASINA, 12.10.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 148 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

10. CEZA DAİRESİ

E. 2005/1716

K. 2006/19

T. 23.1.2006

• BİLİMSEL KANITLARLA DOĞRULANMAYAN İKRAR ( Dayalı Mahkumiyet Hükmü Kurulamayacağı – Hırsızlık )

• BASKIYA DAYALI OLDUĞU BELİRTİLEREK KABUL EDİLMEYEN KOLLUK İFADESİ ( İsnat Olunan Suçu İşlediğine İlişkin Kuşku Sınırlarını Aşan Yeterli Kesin ve İnandırıcı Delil Bulunmamasına Göre Sanığın Beraati Gereği – Hırsızlık )

• HIRSIZLIK ( İsnat Olunan Suçu İşlediğine İlişkin Kuşku Sınırlarını Aşan Yeterli Kesin ve İnandırıcı Delil Bulunmamasına Göre Sanığın Beraati Gereği – Soyut İkrara Dayalı Mahkumiyet Hükmü Kurulamayacağı )

• SOYUT İKRAR ( Dayalı Olarak Mahkumiyet Hükmü Kurulamayacağı – İsnat Olunan Suçu İşlediğine İlişkin Kuşku Sınırlarını Aşan Yeterli Kesin ve İnandırıcı Delil Bulunmamasına Göre Sanığın Beraati Gereği/Hırsızlık )

5271/m. 148, 217

ÖZET : Sanığın baskıya dayalı olduğunu belirterek kabul etmediği kolluk ifadesi dışında, isnat olunan suçu işlediğine ilişkin kuşku sınırlarını aşan yeterli kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı gözetilmeden sanığın beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyet hükmü kurulması, bozmayı gerektirir.

Soyut ikrara dayalı mahkumiyet hükmü kurulamaz.

DAVA : Hırsızlık suçundan sanık Semih Kocabaş’ın yapılan yargılanması sonunda; mahkumiyetine ilişkin BURSA 10. Asliye Ceza Mahkemesinden verilen 02.07.2004 gün ve 2003/366 esas, 2004/383 karar sayılı hükmün süresi içinde Yargıtay’ca incelenmesi sanık müdafiileri tarafından istenmiş olduğundan dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bozma isteyen tebliğnamesi ile 26.01.2005 tarihinde Daireye gönderilmekle incelenip gereği düşünüldü:

KARAR : Ceza hukukunun temel amacı, maddi gerçeğin hiçbir kuşkuya yer vermeksizin açığa çıkarılmasını sağlamaktır. Sanığın ifadesi, gerçeği öğrenmek konusunda hakim için delil teşkil edebilir ise de, yan kanıtlarla doğrulanmayan, oluşa ve maddi gerçeğe uygun düşmeyen, bilimsel kanıtlarla doğrulanmayan soyut ikrara dayanılarak mahkumiyet hükmü kurulması, ceza hukukunun “maddi gerçekliğe ulaşma” ilkesine aykırılık teşkil eder. Bu nedenle;

Sanığın baskıya dayalı olduğunu belirterek kabul etmediği kolluk ifadesi dışında, isnat olunan suçu işlediğine ilişkin kuşku sınırlarını aşan yeterli kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı gözetilmeden sanığın beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyet hükmü kurulması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafiilerinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden hükmün istem gibi BOZULMASINA 23.01.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 148 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

1. CEZA DAİRESİ

E. 2007/6461

K. 2008/1790

T. 10.3.2008

• KASTEN ÖLDÜRME ( Maktulenin Ölümüne Sebep Olan Yara Vuku Bulduktan Sonra Maktulenin Sanığa Ateş Edip Edemeyeceği Sanıktaki Bu Yaraları Oluşturup Oluşturamayacağı Hakkında Adli Tıp Kurumundan Rapor Alınması Gerektiği )

• ADLİ TIP KURUMU RAPORU ( Kasten Öldürme – Yaranın Yeri Vuruş Şekli ve İsabet Bölgesi Dikkate Alınarak Maktulenin Araç Kullanırken Kendisinde ve Sanıkta Bu Yaraları Meydana Getirip Getiremeyeceği Hakkında Alınması Gerektiği )

• YARANIN NİTELİĞİ ( Kasten Öldürme – Maktulenin Ölümüne Sebep Olan Yara Vuku Bulduktan Sonra Maktulenin Sanığa Ateş Edip Edemeyeceği Sanıktaki Bu Yaraları Oluşturup Oluşturamayacağı Hakkında Adli Tıp Kurumundan Rapor Alınması Gerektiği )

2709/m.38, 90

5237/m.81

5271/m.147, 148, 217

ÖZET : 1- Otopsi raporunda belirtilen ve maktulenin ölümüne sebep olan yara vuku bulduktan sonra, maktulenin sanığa ateş edip edemeyeceği, sanıktaki bu yaraları oluşturup oluşturamayacağı, ayrıca sanıktaki yaraların yer ve konumları dikkate alınarak, sanığın kendisindeki bu yaraları kendi eylemi ile meydana getirip getiremeyeceği, kendisini yaraladıktan sonra maktuleye ateş edip edemeyeceği, yara durumu ve trajesine göre sanık tarafından bu yaranın ika edilip edilemeyeceği,

2- Yaranın yeri, vuruş şekli ve isabet bölgesi dikkate alınarak maktulenin araç kullanırken kendisinde ve sanıkta bu yaraları meydana getirip getiremeyeceği, Adli Tıp Kurumundan sorularak, verilen cevaba göre sübutun takdiri gerekir.

DAVA : İ.Y.’ı kasten öldürmekten sanık M.T.’ın yapılan yargılanması sonunda, hükümlülüğüne ilişkin Bakırköy İkinci Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 20.09.2006 gün ve 369/207 sayılı hüküm re’sen temyize tabi olmakla beraber duruşmalı olarak Yargıtay’ca incelenmesi sanık müdafii tarafından da istenilmiş olduğundan dava dosyası C. Başsavcılığından tebliğname ile Dairemize gönderilmekle, duruşmalı olarak incelendi ve aşağıdaki karar tespit edildi:

KARAR : Sanık ile maktule İ.’nin önceden tanışıp, uzun süre birlikte oldukları, olay tarihinde geceleyin matktule İ. ve sanığın türkü bara giderek eğlendikleri ve alkol aldıkları, daha sonra maktule İ.’nin kullandığı araçla bu yerden ayrıldıkları, yolda tespit edilemeyen bir sebepten dolayı İ.’nin öldüğü sanığın yaralandığı olayda;

Sanığa ait tüm tıbbi evraklar getirtilerek dosya ile birlikte Adli Tıp Kurumu ilgili ihtisas kurumuna gönderilerek;

1- Sanığın olay sırasında aldığı yara durumuna göre şuurlu bir şekilde ifade verip veremeyeceği,

2- Otopsi raporunda belirtilen ve maktulenin ölümüne sebep olan yara vuku bulduktan sonra, maktulenin sanığa ateş edip edemeyeceği, sanıktaki bu yaraları oluşturup oluşturamayacağı, ayrıca sanıktaki yaraların yer ve konumları dikkate alınarak, sanığın kendisindeki bu yaraları kendi eylemi ile meydana getirip getiremeyeceği, kendisini yaraladıktan sonra maktuleye ateş edip edemeyeceği, yara durumu ve trajesine göre sanık tarafından bu yaranın ika edilip edilemeyeceği,

3- Yaranın yeri, vuruş şekli ve isabet bölgesi dikkate alınarak maktulenin araç kullanırken kendisinde ve sanıkta bu yaraları meydana getirip getiremeyeceği, Adli Tıp Kurumundan sorularak, verilen cevaba göre sübutun takdiri gerekirken yazılı şekilde eksik soruşturma ile hüküm kurulması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden sair cihetleri incelenmeksizin öncelikle bu nedenlerle, ( 1 ) no.lu bozma nedenine yönelik üyeler S. Z. İ. ve S. A.’un karşı oyları ve oyçokluğu ile, ( 2 ) ve ( 3 ) no.lu bozma nedenlerine yönelik oybirliği ile tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak hükmün BOZULMASINA, 10.03.2008 gününde oybirliği ile karar verildi.

KARŞI OY :

Sanık M.T. Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 20.09.2006 tarihli, 2005/369 ve 2006/207 sayılı karıyla İ.Y. adlı kişiyi öldürmek suçundan 5237 sayılı TCK’nın 81, 62. maddeleri uyarınca 25 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir.

Sanık M.’ın ölen İ. ile birlikte yaşadıkları, olay günü bir barda eğlenerek alkol aldıkları, buradan ölenin kullandığı araçla ayrıldıkları, bir süre sonra İ.’nin araç içinde silahla vurulmuş şekilde ölü olarak bulunduğu, sanığın ise yaralı olarak hastaneye götürüldüğü olayda:

Sanığın yaralı olarak getirildiği Çapa Tıp Fakültesi Acil Servisinde, kolluk görevlileri T.K., Z.K. ve G.Ş. tarafından saat 04.40 sıralarında olayla ilgili bilgisine başvurularak 29.09.2005 tarihli tutanak düzenlenmiştir.

Bu tutanağın içeriğine göre sanığın “… olayı kendisinin gerçekleştirdiğini, ilk önce kendi kafasına sıkmak isterken yanında bulunan İ.Y. müdahale ettiğinden kurşun alnından sıyırdığı, bunun üzerine İ.’ye sıkarak onu öldürdükten sonra kendisine sıktığını, ancak kaç tane sıktığını bilemediğini, bu olaydan kimsenin ilgisi ve alakası olmadığını, tamamen kendisinin gerçekleştirdiğini” söylemiştir.

Sanığın açıklamalarıyla kendisini suçladığı, bu bağlamda yapılan işlemin ifade alma niteliğinde olduğu, ancak bu sırada sanığa hakları öğretilmediği anlaşılmaktadır. Yerel mahkeme, düzenleyici kolluk görevlilerini tanık olarak dinleyerek tutanağın içeriğini doğrulatıp cezalandırma kararına esas almıştır.

Uyuşmazlık konusu sorun, çoğunluk görüşü sanığın olay sırasında aldığı yaraların niteliğine göre bilinçli bir şekilde ifade verip veremeyeceğinin Adli Tıp Kurumundan sorulmasına karar vermiştir. Raporda olumlu bir görüş yer alması durumunda doğal olarak tutanakta yer alan açıklamayı suçun kanıtı saymak gerekecektir.

Kanımızca aşağıda gerekçesi ayrıntılı açıklanacağı şekilde anılan tutanak ve içeriğini doğrulayan kolluk görevlilerinin açıklamaları mutlak anlamda yasak kanıt niteliğinde olduğundan ve kullanılması hukuka aykırı bulunduğundan sanığın bilinçli konuşup konuşmadığının araştırılması yoluna gidilmez.

Öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelere görüş ve yargısal kararlara kısaca değinmek gerekir.

Şüphelinin sorgusunun yapılması ve ifadesinin alınması usulüne, yasak yöntemlere, adil yargılanma ilkelerine, Anayasamızda ve taraf olduğumuz ulusal üstü sözleşmelerde ve yargılama hukukumuzda ayrıntılı olarak yer verilmiştir.

Soruşturma sırasında, şüpheliye yüklenen suç anlatılır. Müdafi seçme hakkının bulunduğu ve onun hukuki yardımından yararlanabileceği, müdafiin ifade veya sorgusunda hazır bulunabileceği bildirilir. Müdafi seçecek durumda olmadığı ve bir müdafi yardımından faydalanmak isterse kendisine baro tarafından bir müdafi görevlendirilir. Yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının yasal hakkı olduğu söylenir. Şüpheden kurtulması için somut delillerin toplanmasını isteyebileceği hatırlatılır. Kendisi aleyhine var olan şüphe nedenlerini ortadan kaldırmak ve lehine olan hususları ileri sürmek olanağı tanınır ( CMK. m. 147 ).

İfade almada yasak yöntemler kullanılması durumunda o ifade hükme esas alınamaz. Örneğin, “müdafi hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hakim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz,” ( CMK. m. 148/4 ).

Sanığa “yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir”, ( CMK. m. 217/2 ). Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular delil olarak kabul edilemez, ( Anayasa, m. 38 ). maddesi gereğince adil yargılamanın bir gereği olarak şüpheli veya sanığa yüklenen suçun niteliği ve müdafii yardımından yararlanma hakları bildirilmesi gerekmektedir. Ayrıca suçlamayı derhal öğrenme, susma ve etkili bir savunma için avukat yardımından yaralanma hakla de ayrıntılı bir biçimde düzenlenmiştir.

Anayasamızın 90. maddesi gereği iç hukukumuzda doğrudan uygulanma olanağı bulunan, Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin 6/3 ve Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 14. maddesinde adil yargılanma ilkelerine yer verilmiştir.

Anılan sözleşmelerde adil yargılama hakkına vurgu yapmakta, ceza yargılanmasının onsuz olmaz ilkelerine yer verilmektedir. Buna göre şüpheli veya sanığın, suçlamayı en kısa zamanda açık bir şekilde öğrenme, suçlamaya karşı savunma yardımından yararlanma, susma hakkını kullanabilme, başka bir anlatımla kendisinin cezalandırılmasına yardımcı olamama, kendi aleyhine açıklama yapmama ve kanıt sunmama haklarını içerir.

Ceza yargılamasının amacı maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Ancak, bu yapılırken adli organların yasal olmayan her türlü yönteme başvurması kabul edilemez. Toplum çıkarları gözetilirken sanığın yasal hakları bir yana bırakılamaz. Maddi gerçeği ortaya çıkarma sürecinde, yasalarda öngörülen adil yargılama ilkelerine bağlı kalmak, değişik ifadeyle yasak yöntemlere başvurmamak demokratik hukuk devleti olmanın zorunlu bir gereğidir.

Hukuka uygun elde edilmemiş kanıtların hükme esas alınamayacağı uygulamada yerleşik bir kabul gördüğüne tanık olmaktayız. Örneğin;

Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 21.10.1997 tarihli ve 116-2003 sayılı kararında, yasal hakları bildirilmeden yapılan sorgunun savunma hakkını kısıtladığını kabul ederek kamu düzenine aykırı bulduğu bu durumu bozma nedeni yapmaktadır.

Yüksek Ceza Genel Kurulu 28.09.1999 tarihli ve 213/219 sayılı kararında ise, yasalara aykırı olarak elde edilen kanıtların hükme esas alınamayacağım açıkça vurgulamıştır.

Yüksek 4. Ceza Dairesinin 04.10.1994 tarihli ve 7351-7693 sayılı kararında: “Ceza Yargılama Yasasında öngörülen hakları öğretilmeden, özellikle susma, savunma ve bir savunmandan yararlanma hakları bildirilmeden yapılan sorguyla elde edilen anlatım kanıtı hukuka aykırı bir kanıttır ve değerlendirilme yasağı kapsamındadır, hükme dayanak yapılamazlar” denilmiştir.

Bu açıklamalar bağlamında somut olay değerlendirildiğinde:

Yukarıda da açıklandığı gibi olayı öğrenen kolluk görevlileri, sanığa usul hukukunun öngördüğü hakları öğretmeden kendisini suçlayan açıklamasını tutanağa geçirerek bu tutanağı mahkemeye kanıt olarak sunulmasını sağlamışlardır. Ayrıca mahkemede tanıklık yaparak tutanağın içeriğinin doğru olduğunu söylemişlerdir.

Bu bağlamda, sorgulama işleminin çerçevesi ayrıca belirlenmelidir. Soruşturma veya kovuşturma makamlarının şüpheliye veya sanığa işlenen suçla ilgili bir soru yöneltilerek sözlü açıklamada bulunmasını sağlamak hukuksal anlamda sorgulamadır.

Tutanak düzenleyen ve mahkemece ifadelerine başvurulan kolluk görevlilerinin bilgi edinen tanıklar olarak anlatımlarının kanıt değeri, tartışılması gereken bir sorundur. Ulusal hukukumuzda, dolaylı bilgisi bulunan tanık açıklamalarını önleyen bir düzenleme yoktur. Duyduklarını söyleyen tanıkların duruşmada dinlenmelerinde doğrudanlık ilkesinin gereğidir. Yargıç, hukuka uygun elde edilmiş, duruşmada tartışılmış kanıtlara dayanarak vicdanı kanısına göre değerlendirecektir, ( CMK. m. 217/1 ).

Ancak, yargılama konusu somut olayda duyduklarını anlatan dolaylı tanıklık durumu da yoktur.

Suçu ihbar alan kolluk görevlileri şüpheli görülen kişiye yönelik hakları öğretilmediği için hukuka aykırı sordukları sorular sonucunda sanığın açıklamalarını tutanağa geçirmişler ve bu tutanağı duruşmada doğrulamışlardır. Böylece hukuka aykırı bir yöntemle düzenlenen bu tutanak tek kanıt olarak sanığın cezalandırılmasına ilişkin kararına esas alınmıştır. Hukuka aykırı olarak elde edilen bir kanıt elde edenlerin tanıklıklarıyla hukuka uygun duruma getirilemez ve cezalandırılmaya esas alınamaz.

Temyiz incelemesi sırasında, çoğunluk görüşüne göre bu işlem yöntem olarak hukuka uygun kabul edilmekle birlikte, şüphelinin yara durumuna göre bilinçli ifade verip veremeyeceğinin yerel mahkemece araştırılmamış olması bozma nedeni yapılmıştır.

Şüphelinin içinde bulunduğu durum itibarıyla anlatımlarının güvenirliliği bir yana, yapılan işlemin özelliği, ifade atma ve yöntem bakımından mutlak yasak kanıt toplama niteliğinde olduğundan, sonradan yapılan kimi araştırmalar yoluyla hükme esas alınabilir değerde bir kanıt konuma getirilemez.

Bu nedenle eksik incelemeye dayalı bozma nedenine katılmak olanaksızdır.

 

5271 SAYILI CMK MADDE 148 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

6. CEZA DAİRESİ

E. 2010/30146

K. 2011/6501

T. 5.5.2011

• HIRSIZLIK VE KONUT DOKUNULMAZLIĞININ İHLALİ ( Sanığın Savunmanı Olmadan İki Kez Kollukta İfade Verdiği – Şüphelinin Aynı Olayla İlgili İkinci İfadesinin C. Savcısı Tarafından Alınacağı/Sanığın Mahkeme Önünde Kabul Etmediği 2. İfadesi Nedeniyle Mahkumiyet Kararı Verilemeyeceği )

• SANIĞIN KOLLUKTA İKİ KERE İFADESİNİN ALINMASI ( Müdafiisi Olmadan/Şüphelinin Aynı Olayla İlgili 2. İfadesinin C. Savcısı Tarafından Alınacağı – Sanığın Mahkeme Önünde Kabul Etmediği 2. İfadesi Nedeniyle Mahkumiyet Kararı Verilemeyeceği )

• MÜDAFİİ OLMADAN SANIĞIN KOLLUK ÖNÜNDE İKİ KEZ İFADE VERMESİ ( Şüphelinin Aynı Olayla İlgili Yeniden İfadesinin C. Savcısı Tarafından Alınacağı – Sanığın Mahkeme Önünde Kabul Etmediği 2. İfadesi Nedeniyle Mahkumiyetine Karar Verilemeyeceği )

5237/m.116, 141

5271/m.148

ÖZET : Sanığın hırsızlık ve konut dokunulmazlığına ilişkin müdafiisi olmadan alınan ilk savunmasında suçu kabul etmediği, daha sonra yine kollukta müdafiisi olmadan alınan ifadesinde suçu işlediğine dair anlatımda bulunduğu anlaşılmaktadır. Sanığın C.Savcısınca ifadesi alınmadan mahkemeye sevkedildiği, kamu davasında ikinci ifadesini kabul etmediği görülmektedir. Müdafii hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hakim veya mahkeme huzuru da şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz. Şüphelinin aynı olayla ilgili olarak yeniden ifadesinin alınması ihtiyacı ortaya çıktığında, bu işlem ancak Cumhuriyet Savcısı tarafından yapılabilir. Bu hususlara uyulmadan alınan sanık ifadesine dayanılarak mahkumiyet kararı verilmesi hukuka aykırıdır.

DAVA : Dosya incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : 1- Sanık N. Ö.’ün kollukta savunmanı olmadan alınan 02.11.2007 günlü ilk ifadesinde atılı suçlamaları kabul etmediği, aynı sanığın gene kollukta savunmanı olmadan alınan 28.11.2007 günlü ikinci ifadesinde ise hırsızlık ve işyeri dokunulmazlığını bozmak suçlarını işlediğine dair detaylı anlatımda bulunduğu, sanığın bu eylem nedeniyle C.Savcısınca ifadesinin alınmadığı, tutuklama istemli olarak Sulh Ceza Mahkemesi’ne sevkedildiği, 29.11.2007 günlü Zonguldak 1.Sulh Ceza Mahkemesi’ndeki sorgusunda ise atılı suçlamaları kabul etmediği, kamu davası açılması üzerine Zonguldak 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 08.01.2008 günlü celsesinde alınan savunmasında da da atılı suçlamaları kabul etmediği ve dosyada sanığın atılı suçu işlediğine dair kollukta savunmanı bulunmadan alınan ikinci ifadesindeki ikrarı dışında da kesin, yeterli, inandırıcı ve hukuki bir kanıt bulunmadığının anlaşılması karşısında Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 4709 Sayılı Kanun ile değişik 38/6 maddesi uyarınca “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.” hükmü ile 5271 sayılı CMK.nun 148/. ve 5. fıkralarında yer alan “Müdafi hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hakim veya mahkeme huzuru da şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz.” ve “Şüphelinin aynı olayla ilgili olarak yeniden ifadesinin alınması ihtiyacı ortaya çıktığında, bu işlem ancak Cumhuriyet Savcısı tarafından yapılabilir.” hükümlerine aykırı şekilde sanığın başkaca kesin, yeterli, inandırıcı ve hukuki kanıtlarla desteklenmeyen kolluk anlatımının hükme esas alınarak sanığın atılı suçlardan beraati yerine yazılı şekilde cezalandırılmasına karar verilmesi ,

2- Sanık M. T. yönünden ise diğer sanık N. Ö.’ün yukarıda anılan ve hukuken bir değer kazanmayan ikrarı dışında atılı suçu işlediğine dair kesin, yeterli, inandırıcı ve hukuki bir kanıt bulunmadığı halde sanığın atılı suç eşyasını satın almak suçundan beraati yerine yazılı şekilde cezalandırılmasına karar verilmesi,

Kabul ve uygulamaya göre de;

3- Sanık N. Ö.’ün üzerine atılı işyeri dokunulmazlığını bozmak suçunun suç tarihi itibariyle ( 5918 sayılı Kanun ile değişiklikten önceki ) 5271 sayılı CMK.nun 253. maddesi uyarınca uzlaşma kapsamında suçlardan olduğu gözetilmeden uzlaşma usulü uygulanmadan yazılı şekilde hüküm kurulması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık N. Ö. ile sanık M. T. savunmanının temyiz itirazı bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenlerle isteme aykırı olarak BOZULMASINA, bozma gerekçesine göre de sanık N. Ö.’ün TAHLİYESİNE, başka bir suçtan tutuklu yada hükümlü değilse derhal salıverilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına, 05.05.2011 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 147 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

13. CEZA DAİRESİ

E. 2011/14728

K. 2012/18393

T. 10.9.2012

• SUSMA HAKKI ( Susma Hakkını Kullanan Sanığın Suçunu İkrar Etmediğinden Bahisle Cezasından İndirim Yapılmamasının Hukuka Aykırı Olduğu )

• İKRAR ( Susma Hakkını Kullanan Sanığın Suçunu İkrar Etmediğinden Bahisle Cezasından İndirim Yapılmamasının Hukuka Aykırı Olduğu )

• NİTELİKLİ HIRSIZLIK ( Aracın Camını Kırarak İçinden Çantayı Almak – Muhafaza Altına Alınan Eşya Hakkında Hırsızlık Suçunun Oluşacağı )

• MUHAFAZA ALTINA ALINAN EŞYA HAKKINDA HIRSIZLIK ( Aracın Camını Kırarak İçinden Çantayı Almak – Eylemin Nitelikli Hırsızlık Olduğu )

5237/m. 62, 142

5271/m. 147

ÖZET : Susma hakkı bulunan sanığın, suçunu ikrar etmediğinden bahisle cezasından indirim yapılmamasına karar verilmesi,

Sanığın kilitli aracın camını kırarak içinden çantayı almak biçiminde gerçekleşen eyleminin muhafaza altına alınan eşya hakkında hırsızlık suçunu (5237 sayılı TCK’nın 142/1-b )oluşturduğu gözetilmeden suçun nitelendirilmesinde yanılgıya düşülerek hüküm kurulması hukuka aykıdır.

DAVA : Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelenerek, gereği düşünüldü:

KARAR : 5237 sayılı TCK’nın 53. maddesine ilişkin uygulamada herhangi bir yanlışlık bulunmadığının anlaşılması karşısında; tebliğnamedeki bozma isteyen düşünce benimsenmemiştir. Sanık hakkında, Manisa Birinci Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2003/206 E. ve 2003/624 sayılı kararıyla dolandırıcılık suçundan verilen ve 19.06.2003 tarihinde kesinleşen tekerrüre esas eski hükümlülüğü bulunduğu ve koşulları oluştuğu halde 5237 sayılı TCK’nın 58. maddesinin uygulanmaması, karşı temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.

Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre; suçun sanık tarafından işlendiğini kabulde ve nitelendirmede usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşılmış, diğer temyiz itirazları da yerinde görülmemiştir.

Ancak;

1- 5271 sayılı CMK’nın 147/1-e maddesi uyarınca susma hakkı bulunan sanığın, suçunu ikrar etmediğinden bahisle yerinde ve yeterli olmayan gerekçeyle yazılı biçimde cezasından 5237 sayılı TCK’nın 62/1. maddesi uyarınca indirim yapılmamasına karar verilmesi,

2- Sanığın kilitli aracın camını kırarak içinden çantayı almak biçiminde gerçekleşen eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 142/1-b maddesine uyan suçu oluşturduğu gözetilmeden suçun nitelendirilmesinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık Canip müdafiinin temyiz itirazı bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenle tebliğnameye uygun olarak (BOZULMASINA ), ceza süresi bakımından 5320 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi yollamasıyla 1412 sayılı CMUK’nın 326/son maddesi uyarınca kazanılmış hakkının gözetilmesine, 10.09.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. 

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 147 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

12. CEZA DAİRESİ

E. 2012/1346

K. 2012/21126

T. 9.10.2012

• İDDİANAME VE EKLERİN OKUNMAMASI ( Sanığın Hakkında Düzenlenen İddianame ve İçeriği İle Atılı Suçtan Haberdar Olarak Savunma Yaptığı ve Savunma Hakkının Kısıtlanmadığından Okunmadığından Bahisle Bozma Öneren Görüşe İştirak Edilmediği )

• SAVUNMA HAKKININ KISITLANMADIĞI ( Sanığın Hakkında Düzenlenen İddianame ve İçeriği İle Atılı Suçtan Haberdar Olarak Savunma Yaptığı – İddianame ve Ekleri Okunmayarak Savunma Hakkının Kısıtlanmadığı )

5271/m.147, 191

ÖZET : Sanığın suçu ve haklarını bildiğini, savunma yapmaya hazır olduğunu beyan edip, müdafii huzurunda savunmasının alınmış olması karşısında, sanığın hakkında düzenlenen iddianame ve içeriği ile atılı suçtan haberdar olarak savunma yaptığı ve savunma hakkının kısıtlanmadığı anlaşılmakla, iddianame ve ekleri okunmayarak savunma hakkının kısıtlanması düşüncesiyle bozma öneren görüşe iştirak edilmemiştir.

DAVA : Dosya incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Sanığa 17.11.2008 tarihli duruşma gününü bildirir davetiyenin 20.06.2008 tarihinde bizzat tebliğ olunarak, 18.12.2008 tarihli ikinci oturumda hazır bulunan sanığa, üzerine atılı suçu anlatıldıktan ve 5271 sayılı CMK’nın 147. maddesi uyarınca yasal hakları hatırlatıldıktan sonra, sanığın suçu ve haklarını bildiğini, savunma yapmaya hazır olduğunu beyan edip, müdafii huzurunda savunmasının alınmış olması karşısında, sanığın hakkında düzenlenen iddianame ve içeriği ile atılı suçtan haberdar olarak savunma yaptığı ve savunma hakkının kısıtlanmadığı anlaşılmakla, tebliğnamedeki, “Sanığın savunmasının alınmasında CMK.nun 191/1-b.maddesi uyarınca iddianeme ve ekleri okunmayarak savunma hakkının kısıtlanması,” düşüncesiyle bozma öneren görüşe iştirak edilmemiştir.

SONUÇ : Kanuna aykırı, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olup,hükmün isteme aykırı olarak DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 09.10.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 43 takipçiye katılın