5271 SAYILI CMK MADDE 146 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

2. CEZA DAİRESİ

E. 2006/9178

K. 2006/19581

T. 4.12.2006

• YARALAMA VE TEHDİT ( İfadelerine Başvurulmak Üzere Çağrı Gönderilen Şüphelilerin Gelmemesi – CMK. Gereğince Mahkemece Zorla Getirme Kararı Verilmesi Gerekeceği )

• ZORLA GETİRME KARARI ( İfadelerine Başvurulmak Üzere Çağrı Gönderilen Şüpheliler ve Çağrılıp Mazeretini Bildirmeksizin Gelmeyen Tanık – Hürriyeti Kısıtlama Sonucunu Doğurabilecek Kararın Hakim Tarafından Verileceği )

• ŞÜPHELİLERİN İFADE VERMEYE GELMEMELERİ ( Çağrı Gönderilmesine Rağmen – Zorla Getirilmeleri İçin Mahkemece Zorla Getirme Kararı Verilmesi Gerekeceği )

• TANIĞIN MAHKEMEYE GELMEMESİ ( Usulüne Uygun Çağrılıp Mazeretini Bildirmeksizin – Hürriyeti Kısıtlama Sonucunu Doğurabilecek Zorla Getirme Emri İçin Hakim Kararı Gerektiği )

• HAKİM KARARI GEREKTİREN İŞLER ( İfadelerine Başvurulmak Üzere Çağrı Gönderilen Şüpheliler ve Çağrılıp Mazeretini Bildirmeksizin Gelmeyen Tanık İçin Zorla Getirme Kararı )

5271/m.44, 146

ÖZET : Yaralama ve tehdit suçlarından şüpheli hakkında, zorla getirme emri için hakim kararı gerekmesinin tabi olduğu dolayısıyla ifadelerine başvurulmak üzere çağrı gönderilen şüphelilerin gelmemesi üzerine zorla getirilmeleri için 5271 sayılı CMK gereğince mahkemece zorla getirme kararı verilmesi gerekeceği gibi, usulüne uygun olarak çağrılıp da mazeretini bildirmeksizin gelmeyen tanıkların zorla getirileceğinin belirtilmesi karşısında, tanık hakkında da hürriyeti kısıtlama sonucunu doğurabilecek zorla getirme emri için hakim kararı gerektiği gözetilmelidir.

DAVA : Yaralama ve tehdit suçlarından şüpheli hakkında Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 2006/148 sayılı soruşturma sırasında, çağrı tebliğine rağmen gelmeyen tanık hakkında vukubulan zorla getirilmesi talebinin, adı geçenin, ikamet ettiği yer ve nüfusa kayıtlı olduğu yerden adresinin araştırılıp neticesine göre yakalama istenmesi gerekirken, şüphelinin bulunabileceği yerler araştırılmaksızın yakalama müzekkeresi çıkarılmasının usul ve yasaya aykırı olduğundan bahisle reddine dair, Eskişehir 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 12.05.2006 tarihli ve 2006/621 sayılı müteferrik kararına karşı 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 44. maddesi gereğince tanık hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından da zorla getirme kararı verebileceği cihetle, itirazın keza reddine ilişkin, Eskişehir 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 23.05.2006 tarihli ve 2006/125 müteferrik sayılı karar aleyhine Yüksek Adalet Bakanlığınca verilen 26.09.2006 gün ve 43554 sayılı kanun yararına bozma talebine dayanılarak dava dosyası C. Başsavcılığının 13.10.2006 gün ve 2006/233190 sayılı ihbarnamesiyle daireye gönderilmekle okundu;

Mezkur ihbarnamede;

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununa göre, soruşturma işlemlerinin yapılmasından Cumhuriyet Savcısı, sorumlu olmakla birlikte Cumhuriyet Savcısının soruşturma sırasında ne şekilde hareket etmesi gerektiğini belirten kuralların anılan Kanunun birinci kitabında, düzenlendiği bu düzenlemelerden bazılarına göre gözlem altına alma için 74. moleküller genetik inceleme için 79. yakalama emri için 98. el koyma için 127. maddesi hükümleri gereğince hakim kararı alındığı nazara alındığında, hürriyeti kısıtlama sonucunu doğurabilecek zorla getirme emri için hakim kararı gerekmesinin tabi olduğu dolayısıyla ifadelerine başvurulmak üzere çağrı gönderilen şüphelilerin gelmemesi üzerine zorla getirilmeleri için 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 146. maddesi gereğince mahkemece zorla getirme kararı verilmesi gerekeceği gibi aynı kanunun 44. maddesine göre usulüne uygun olarak çağrılıp da mazeretini bildirmeksizin gelmeyen tanıkların zorla getirileceğinin belirtilmesi karşısında, tanık hakkında da hürriyeti kısıtlama sonucunu doğurabilecek zorla getirme emri için hakim kararı gerektiği gözetilmeden itirazın kabulü yerine reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden 5271 Sayılı CMK. nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu kanun yararına bozma talebine dayanılarak ihbar olunmuştur.

Gereği düşünüldü:

KARAR VE SONUÇ : Kanun yararına bozma istemindeki düşünce, dosya içeriğine göre yerinde görüldüğünden, Eskişehir 4. Asliye Ceza Mahkemesinden itiraz üzerine verilip kesinleşen 23.05.2006 gün ve 2006/125 müt. sayılı kararın 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesinin 4. fıkrasının a bendi uyarınca BOZULMASINA, gereği için dosyanın mahalline gönderilmesine, 04.12.2006 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 146 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

5. CEZA DAİRESİ

E. 2007/542

K. 2007/595

T. 5.2.2007

• CİNSEL İSTİSMAR SUÇU ( Çağrı Gönderilen Müştekinin Gelmemesi Üzerine Zorla Getirilmesi Yetkisi C. Savcısına da Tanındığı )

• MÜŞTEKİNİN ÇAĞRIYA RAĞMEN İFADE VERMEYE GELMEMESİ ( Zorla Getirilmesi Yetkisi C. Savcısına da Tanındığı )

• SAVCININ MÜŞTEKİYİ ZORLA GETİRME YETKİSİ ( Çağrı Gönderilen Müştekinin Gelmemesi Üzerine Zorla Getirilmesi Yetkisi C. Savcısına da Tanındığı )

5271/m.44,146,233

ÖZET : İfadesine başvurulmak üzere çağrı gönderilen müştekinin gelmemesi üzerine, zorla getirilmesi yetkisi 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 Sayılı Yasanın 20. maddesiyle değişik 5271 Sayılı CMK.nun 146.maddesinin 4. ve 5.fıkralarıyla ve eklenen 7. fıkrasıyla C. Savcısına da tanınmıştır.

DAVA : Cinsel istismar suçundan dolayı G. Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 2006/16511 sayılı soruşturma sırasında, müşteki ifadesi alınmak üzere usulüne uygun çağrı kağıdı ile çağrılmasına rağmen Cumhuriyet Savcılığına gelmemesi sebebiyle zorla getirilmesine karar verilmesi talebinin, Cumhuriyet Savcısının zorla getirme yetkisi olduğu, bu hususta mahkeme kararı gerekmediğinden bahisle reddine dair, G. I.Sulh Ceza Mahkemesinin 3.10.2006 gün ve 2006/2095 değişik iş sayılı kararma yönelik itirazın reddine ilişkin G. 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 6.10.2006 gün ve 2006/122 müteferrik sayılı kararının;

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre soruşturma işlemlerinin yapılmasından Cumhuriyet Savcısı sorumlu olmakla birlikte, Cumhuriyet Savcısının soruşturma sırasında ne şekilde hareket etmesi gerektiğini belirten kuralların anılan Kanunun birinci kitabında düzenlendiği, bu düzenlemelerden bazılarına göre gözlem altına alma için 74, moleküler genetik inceleme için 79, yakalama emri için 98, el koyma için 127. maddeleri gereğince hakim kararı arandığı, keza anılan Kanun’un 233/2. maddesine göre çağrıya rağmen gelmeyen mağdur ve şikayetçi için tanıklara ilişkin hükümlerin uygulanacağının belirtildiği. Kanun’un “çağrıya uymayan tanıklar” başlıklı 44/1.maddesinde usulüne uygun olarak çağrılıp da mazeretini bildirmeksizin gelmeyen tanıkların zorla getirileceğinin hüküm altına alınmış olması karşısında, hürriyeti kısıtlama sonucunu doğurabilecek zorla getirme emri için hakim kararı gerekmesinin tabii olduğu, dolayısıyla ifadesine başvurulmak üzere çağrı gönderilen müştekinin gelmemesi üzerine zorla getirilmesi için 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 233/2 ve 44/1.maddeleri gereğince mahkemece zorla getirme kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden, itirazın kabulü yerine reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 sayılı Ceza- Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi gereğince bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 28.11.2006 gün ve 056019 sayılı kanun yararına bozmaya atfen C.Başsavcılığından tebliğname ile daireye ihbar ve dava evrakı ile birlikte tevdii kılınmakla gereği düşünüldü:

KARAR : İfadesine başvurulmak üzere çağrı gönderilen müştekinin gelmemesi üzerine, zorla getirilmesi yetkisi 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 Sayılı Yasanın 20. maddesiyle değişik 5271 Sayılı CMK.nun 146.maddesinin 4. ve 5.fıkralarıyla ve eklenen 7.fıkrasıyla C. Savcısına da tanınmış olduğu ve bu nedenle G. 1.Asliye Ceza Mahkemesinin itirazın reddine dair kararında bir isabetsizlik bulunmadığının anlaşılması karşısında,

SONUÇ : Kanun yararına bozma isteyen düşünceye iştirak edilmediğinden talebin CMUK.nun 309.maddesi gereğince REDDİNE, dosyanın mahalline gönderilmesi için Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 05.02.2007 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 145 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

2. CEZA DAİRESİ

E. 2006/6111

K. 2006/13093

T. 5.7.2006

• KASTEN YARALAMA ( Uzlaşma İçin Şüpheliye ( Faile ) Suçtan Dolayı Sorumluluğunu Kabul Edip Etmediği Cumhuriyet Savcısı Tarafından Çağrılarak Sorulması Gerektiği )

• UZLAŞMA ( İlk ve En Temel Koşulu Şüphelinin ( Failin ) Suçtan Dolayı Sorumluluğunu Kabul Etmesi Olduğu/Cumhuriyet Savcısı Tarafından Çağrılarak Sorulması Gerektiği – Kasten Yaralama )

• ŞÜPHELİNİN ( FAİLİN ) SUÇTAN SORUMLULUĞU ( Kasten Yaralama – Uzlaşma İçin Şüpheliye ( Faile ) Suçtan Dolayı Sorumluluğunu Kabul Edip Etmediği Cumhuriyet Savcısı Tarafından Çağrılarak Sorulması Gerektiği )

5271/m.145, 146, 170, 174, 253, 254

5237/m.73

ÖZET : Uzlaşmanın ilk ve en temel koşulu, şüphelinin ( failin ) suçtan dolayı sorumluluğunu kabul etmesidir. Şüpheliye ( faile ), suçtan dolayı sorumluluğunu kabul edip etmediği, Ceza Yargılaması Yasasında öngörülen yöntemlere uygun olarak Cumhuriyet Savcısı tarafından çağrılarak sorulması gerekmektedir. Kanun yararına bozma istemine konu olayda, Yasada öngörülen ve açıklanan yöntemlere uygun bir biçimde şüpheli ( fail ) çağrılıp, suçtan dolayı sorumluluğunu kabul edip etmediği sorularak uzlaşmanın ilk ve en temel koşulu yerine getirilmemiştir.

DAVA : Kasten yaralama ve tehdit suçlarından şüpheli hakkında yapılan soruşturma evresi sonucunda Üsküdar C.Başsavcılığınca düzenlenen 25.01.2006 tarihli ve 2005/12435 hazırlık, 2006/231-21 sayılı iddianamenin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 170. maddesine uygun bulunmadığından bahisle aynı Kanunun 174. maddesi gereğince iadesine dair, Üsküdar 1.Çocuk Mahkemesinin 31.01.2006 tarihli ve 2006/13 sayılı kararına yönelik itirazın reddine ilişkin, Üsküdar Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığının 07.02.2006 tarihli ve 2006/5 değişik iş sayılı karar aleyhine Yüksek Adalet Bakanlığınca verilen 28.04.2006 gün ve 18156 sayılı yazılı emre müsteniden dava dosyası C.Başsavcılığının 29.05.2006 gün ve 2006/90830 sayılı ihbarnamesiyle daireye gönderilmekle okundu;

Mezkûr İhbarnamede;

Tüm dosya kapsamına göre; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 174/1-c maddesi “ön ödeme veya uzlaşmaya tabi olduğu soruşturma dosyasından açıkça anlaşılan işlerde ön ödeme veya uzlaşma usulü uygulanmaksızın düzenlenen;

İddianamenin C.Başsavcılığına iadesine karar verilir.” hükmünü içermekte ise de, aynı Kanun’un 253/1. maddesi “Cumhuriyet savcısı, yapılan soruşturma durumuna göre, kanunun uzlaşma yapılabilmesi olanağını verdiği hallerde, faili bu Kanun’un öngördüğü usullere göre davet ederek suçtan dolayı sorumluluğunu kabul edip etmediğini sorar.” hükmü karşısında, sanığın Üsküdar C.Başsavcılığında verdiği 13.06.2005 tarihli ifadesinde “susma hakkını kullandığını” beyan ettiği, 23.01.2006 havale tarihli dilekçesinde de aynı doğrultuda yazılı beyanda bulunduğu ve açıkça sorumluluğu kabul etmediği, bu nedenle uzlaşmaya zorlanamayacağı gözetilmeden, itirazın kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden 5271 Sayılı CMK. nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu yazılı emre atfen ihbar olunmuştur.

Gereği düşünüldü:

KARAR : Uzlaşma Kurumu 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının ( TCY ) 73 ve 5271 Sayılı Ceza Yargılaması Yasasının ( CYY ) 253 ve 254. maddelerinde düzenlenmiştir. 5237 sayılı TCY’nın 73. maddesinin sekizinci fıkrasına göre, soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı suçlarda uzlaşma söz konusu olabilir.

Uzlaşmanın söz konusu olabilmesi için suçtan zarar görenin ( mağdurun ) şikayette bulunması gerekir. Cumhuriyet Savcısı, gerekli araştırma ve soruşturma işlemlerini yaptıktan sonra, dava açmaya “yeterli şüphe” ( CYY. m. 170/2 ) elde etmesi durumunda, uzlaştırma yoluna gidebilir. Cumhuriyet Savcısı yaptığı soruşturma sonunda, kamu davası açmaya “yeterli şüphe elde” ettiği suçun, şikayete bağlı olduğunu tespit ederse, şüpheliyi ( faili ) 5271 sayılı Ceza Yargılaması Yasasında öngörülen yöntemlere göre ( CYY. m. 145, 146 ) çağırır. Şüpheliye ( faile ) önce uzlaşma kurumu anlatılıp öğretilir ( 5237 sayılı TCY. m.73/8 ).

Daha sonra, Cumhuriyet Savcısı, şüpheliye ( faile ) suçtan dolayı sorumluluğunu kabul edip etmediğini sorar ( 5271 sayılı CYY. m.253/1 ). 5271 sayılı CYY. nın 253. maddesinin ikinci fıkrasına göre, şüpheli ( fail ) suçu ve eyleminden ( fiilinden ) doğmuş olan maddi ve manevi zararın tümünü ya da bunun büyük bir kısmını ödemeyi ya da zararları gidermeyi kabul ettiğinde durum, mağdura veya varsa vekiline ya da yasal ( kanuni ) temsilcisine bildirilir.

Görüldüğü gibi, uzlaşmanın ilk ve en temel koşulu, şüphelinin ( failin ) suçtan dolayı sorumluluğunu kabul etmesidir.

Şüpheliye ( faile ), suçtan dolayı sorumluluğunu kabul edip etmediği, yukarıda açıklandığı gibi Ceza Yargılaması Yasasında öngörülen yöntemlere uygun olarak Cumhuriyet Savcısı tarafından çağrılarak sorulması gerekmektedir.

Kanun yararına bozma istemine konu olayda, Yasada öngörülen ve açıklanan yöntemlere uygun bir biçimde şüpheli ( fail ) çağrılıp, suçtan dolayı sorumluluğunu kabul edip etmediği sorularak uzlaşmanın ilk ve en temel koşulu yerine getirilmemiştir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, Yargıtay C.Başsavcılığının Adalet Bakanının “Kanun Yararına Bozma istemi” doğrultusunda düzenlediği tebliğnamedeki düşünce, dosya içeriğine göre yerinde görülmediğinden bu konudaki isteğin CYY’nın 309. maddesi uyarınca REDDİNE, 05.07.2006 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 145 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

2. CEZA DAİRESİ

E. 2006/7741

K. 2006/15580

T. 26.9.2006

• KASTEN YARALAMA ( Hakim Tarafından Yapılması Gereken Soruşturma İşlemlerinin Bu İşlemin Yapılacağı Yer Sulh Ceza Hakiminden İstenileceği – Sanığa Çağrı Yapılamadığının Anlaşılması Karşısında Şüphelinin Zorla Getirilmesi İçin Mahkemece Zorla Getirme Kararı Verilmesi Gerektiği )

• SORUŞTURMA İŞLEMLERİNİN YAPILACAĞI YER ( Bu İşlemin Yapılacağı Yer Sulh Ceza Hakiminden İstenileceği/Sanığa Çağrı Yapılamadığının Anlaşılması Karşısında Şüphelinin Zorla Getirilmesi İçin Mahkemece Zorla Getirme Kararı Verilmesi Gerektiği – Kasten Yaralama )

• SULH CEZA HAKİMİNDEN İSTENİLEBİLECEK İŞLEM ( Kasten Yaralama – Soruşturma İşlemlerinin Bu İşlemin Yapılacağı Yer Sulh Ceza Hakiminden İstenileceği – Sanığa Çağrı Yapılamadığının Anlaşılması Karşısında Şüphelinin Zorla Getirilmesi İçin Mahkemece Zorla Getirme Kararı Verilmesi Gerektiği )

• ZORLA GETİRME İŞLEMİ ( Kasten Yaralama – Sanığa Çağrı Yapılamadığının Anlaşılması Karşısında Şüphelinin Zorla Getirilmesi İçin Mahkemece Zorla Getirme Kararı Verilmesi Gerektiği )

5271/m.142, 145, 146, 161

1412/m.154

ÖZET : Mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun C. Savcısının yetkilerini düzenleyen 154. maddesinin karşılığını oluşturan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 161. maddesinde zorla getirme kararı verme yetkisine, yer verilmediği gibi, aynı Kanunun 146.maddesinde de bu konuda C. Savcısına yetki verilmediği nitekim, şüphelinin zorla getirilmesini düzenleyen 146. maddesinin 4.fıkrasında yetkiyi kullanacak olan hakim ve mahkeme gibi makamlar bakımından “çağıran tabiri kullanılmış iken, açıklamalı davetiye üzerine şüpheliyi getirtmesi gereken C. Savcısı yönünden ise “isteyen” kelimesinin kullanıldığı, böylece kanun koyucunun, şüphelinin zorla getirilmesi maksadıyla C. Savcısının yetkili hakimden “istemde” bulunmasını öngördüğünün anlaşıldığı, diğer taraftan 5271 sayılı Kanun’un 142.maddesinde de hakim tarafından yapılması gereken soruşturma işlemlerinin, bu işlemin yapılacağı yer sulh ceza hakiminden istenileceği hükmünün yer aldığı cihetle, anılan Kanun’un 145.maddesi uyarınca sanığa çağrı yapılamadığının anlaşılması karşısında, şüphelinin zorla getirilmesi için mahkemece zorla getirme kararı verilmesi gerekir.

DAVA : Kasten yaralama suçundan şüpheli hakkındaki soruşturma evresi sırasında, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 145 ve 146. maddeleri uyarınca zorla getirilmesine yönelik Adana C. Başsavcılığının talebinin, anılan maddeler gereğince C. Savcısının zorla getirme yetkisi bulunduğu ve bu hususta mahkeme kararı gerekli olmadığından bahisle reddine dair Adana 4. Sulh Ceza Mahkemesinin 05.06.2006 tarihli ve 2006/1138 müt.sayılı kararına karşı vuku bulan itirazın reddine ilişkin Adana 8. Asliye Ceza Mahkemesinin 06.06.2006 tarihli ve 2006/149 müt. sayılı karar aleyhine Yüksek Adalet Bakanlığınca verilen 10.07.2006 gün ve 31720 sayılı kanun yararına bozma talebine dayanılarak kesinleşen kararına ilişkin dava dosyası C. Başsavcılığının 10.08.2006 gün ve 2006/172413 sayılı ihbarnamesiyle daireye gönderilmekle okundu;

Mezkûr İhbarnamede;

Dosya kapsamına göre, mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun C. Savcısının yetkilerini düzenleyen 154. maddesinin karşılığını oluşturan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 161. maddesinde zorla getirme kararı verme yetkisine, yer verilmediği gibi, aynı Kanunun 146.maddesinde de bu konuda C. Savcısına yetki verilmediği nitekim, şüphelinin zorla getirilmesini düzenleyen 146. maddesinin 4.fıkrasında yetkiyi kullanacak olan hakim ve mahkeme gibi makamlar bakımından “çağıran tabiri kullanılmış iken, açıklamalı davetiye üzerine şüpheliyi getirtmesi gereken C. Savcısı yönünden ise “isteyen” kelimesinin kullanıldığı, böylece kanun koyucunun, şüphelinin zorla getirilmesi maksadıyla C. Savcısının yetkili hakimden “istemde” bulunmasını öngördüğünün anlaşıldığı, diğer taraftan 5271 sayılı Kanun’un 142.maddesinde de hakim tarafından yapılması gereken soruşturma işlemlerinin, bu işlemin yapılacağı yer sulh ceza hakiminden istenileceği hükmünün yer aldığı cihetle, anılan Kanun’un 145.maddesi uyarınca sanığa çağrı yapılamadığının anlaşılması karşısında, şüphelinin zorla getirilmesi için mahkemece zorla getirme kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden itirazın kabulü yerine reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden 5271 Sayılı CMK. nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulmadı” lüzumu kanun yararına bozma talebine dayanılarak, ihbar olunmuştur.

Gereği düşünüldü:

KARAR VE SONUÇ : Kanun yararına bozma istemindeki düşünce, dosya içeriğine göre yerinde görüldüğünden Adana 8.Asliye Ceza Mahkemesinden itiraz üzerine verilip kesinleşen 06.06.2006 gün ve 2006/149 müteferrik sayılı kararın 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309.maddesinin 4. fıkrasının ( b )bendi uyarınca BOZULMASINA, gereği için dosyanın mahalline gönderilmesine, 26.09.2006 tarihinde oybirliği ile karar verildi. 

yarx

 

5271 SAYILI CMK MADDE 145 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

5. CEZA DAİRESİ

E. 2007/8737

K. 2007/8807

T. 15.11.2007

• FUHUŞ ( Başkasına Kadın Tedarik Etme ve Pasaportta Tahrifat Suçları Sanığının Yabancı Olduğu ve Sınır Dışı Edildiği – Sanığın Ülkesi İle Türkiye Arasında Suçların İadesi ve Yargılaması Konusunda Bir Anlaşma Bulunup Bulunmadığının Araştırılması Gerektiği )

• YABANCI UYRUKLU SANIK ( Başkasına Kadın Tedarik Etme ve Pasaportta Tahrifat – Sanığın Ülkesi İle Türkiye Arasında Suçların İadesi ve Yargılaması Konusunda Bir Anlaşma Bulunup Bulunmadığının Araştırılması Gerektiği )

• SAVUNMANIN ALINMASI ( Başkasına Kadın Tedarik Etme ve Pasaportta Tahrifat Suçları Sanığının Yabancı Olduğu ve Sınır Dışı Edildiği – Gerektiğinde İstinabe Yolu da Kullanılarak Savunması Alındıktan Sonra Hüküm Kurulması Gerektiği )

• BAŞKASINA KADIN TEDARİK ETME VE PASAPORTTA TAHRİFAT ( Sanığının Yabancı Olduğu ve Sınır Dışı Edildiği – Sanığın Ülkesi İle Türkiye Arasında Suçların İadesi ve Yargılaması Konusunda Bir Anlaşma Bulunup Bulunmadığının Araştırılması Gerektiği )

• KARŞILIKLI ANLAŞMA ( Başkasına Kadın Tedarik Etme ve Pasaportta Tahrifat – Sanığın Ülkesi İle Türkiye Arasında Suçların İadesi ve Yargılaması Konusunda Bir Anlaşma Bulunup Bulunmadığının Araştırılması Gerektiği )

5237/m.227

5271/m.34, 145, 230

ÖZET : Fuhuş için başkasına kadın tedarik etme ve pasaportta tahrifat suçları sanığının yabancı olduğu ve sınır dışı edildiği anlaşıldığına göre, sanığın vatandaşı olduğu ülke ile Türkiye arasında suçların iadesi ve yargılaması konusunda bir anlaşma bulunup bulunmadığı araştırılıp sonucuna göre gerektiğinde istinabe yolu da kullanılarak savunması alındıktan sonra hüküm kurulmalıdır.

DAVA : Fuhuş için başkasına kadın tedarik etme ve pasaportta tahrifat suçlarından sanık Margaretta’nın bozma üzerine yapılan yargılanması sonunda; atılı suçlardan mahkumiyetine dair ( Fatih Beşinci Asliye Ceza Mahkemesi )’nden verilen 01.03.2006 gün ve 2005/1605 Esas, 2006/143 Karar sayılı hükmün süresi içinde Yargıtay’ca incelenmesi sanık müdafii tarafından istenilmiş olduğundan, dava evrakı c.Başsavcılığı’ndan tebliğname ile Daireye gönderilmekle incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Sanığın Moldovya uyruklu olup, 27.03.2002 tarihinde sınır dışı edilmiş olduğunun anlaşılması karşısında, öncelikle vatandaşı olduğu ülke ile Türkiye arasında suçluların iadesi ve yargılanmasına ilişkin anlaşma bulunup bulunmadığı araştırılarak sonucuna göre gerektiğinde istinabe yoluyla iddianame okunup savunmasının alınması sağlanmadan hüküm kurulmak suretiyle CMK’nın 145 ve devamı maddelerine muhalefet edilmesi,

Sanığa ait nüfus kaydı temin edilmeden üzerinde tahrifat yapıldığı iddia edilen pasaport evrakı ile yetinilmesi,

Kabule göre de;

5252 sayılı Yasa’nın 9/3 ve CMK’nın 34 ve 230. maddeleri uyarınca lehe olan hükmün önceki ve sonraki kanunların bütün hükümlerinin olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçlarının birbiriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenmesi ve her iki kanunla ilgili uygulamanın denetime olanak verecek şekilde kararda gösterilmesi ve tüm bunların gerekçelerine de yer verilerek hüküm kurulması gerektiğinin gözetilmemesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA , 15.11.2007 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 145 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

16. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/7834

K. 2012/3675

T. 24.4.2012

• ALACAKLISINI ZARARA UĞRATMAK KASTIYLA MEVCUDUNU EKSİLTMEK ( Sanığa Duruşmaya Gelmediği Takdirde Yokluğunda Yargılama Yapılacağına İlişkin Açıklama Yerine CMK. Md. 145 ve 253′deki Açıklamayı İçeren Davetiye Tebliğinin İsabetsizliği )

• SANIĞIN YOKLUĞUNDA YARGILAMAMA YAPILAMAMASI ( Duruşmaya Gelmediği Takdirde Yokluğunda Yargılama Yapılacağına İlişkin Açıklama Yerine CMK. Md. 145 ve 253′deki Açıklamayı İçeren Davetiye Tebliğinin İsabetsizliği )

• İÇTİMA ( Hapis Cezasından Çevrilen Adli Para Cezası İle Beş Gün Karşılığı Olarak Verilen Para Cezası Toplanarak Sanığın Cezalandırılmasına Karar Verilemeyeceği – 5237 S.K.’da İçtima Hükümleri Bulunmadığı )

• CEZALARIN İÇTİMAI ( 5237 S.K.’da İçtima Hükümleri Bulunmadığı – Hapis Cezasından Çevrilen Adli Para Cezası İle Beş Gün Karşılığı Olarak Verilen Para Cezası Toplanarak Sanığın Cezalandırılmasına Karar Verilemeyeceği )

2004/m. 331, 349

5237/m. 50/a, 52/2

5271/m. 145

ÖZET : Alacaklısını zarara uğratmak kastiyle mevcudunu eksiltmek suçundan sanığa duruşmaya gelmediği takdirde yokluğunda yargılama yapılacağına ilişkin açıklama yerine CMK’nun 145 ve 253. maddelerindeki açıklamayı içeren duruşma davetiyesinin tebliği ile yetinilerek, sanığın yokluğunda yargılama yapılmak suretiyle savunma hakkının kısıtlanması;

5237 S.K.’da içtima hükümleri bulunmadığı gözetilmeyerek, hapis cezasından çevrilen adli para cezası ile beş gün karşılığı olarak verilen para cezasının toplanarak sanığın cezalandırılmasına karar verilmesi, isabetsizdir.

DAVA : Alacaklısını zarara uğratmak kastiyle mevcudunu eksiltmek suçundan sanığın İİK’nun 331, TCK 50/a ve 52/2. maddeleri gereğince neticeten 3.700,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiş, hüküm yasal süresi içerisinde şikayetçi vekili ve sanık müdafii tarafından temyiz edildiğinden, Yargıtay C.Başsavcılığının bozma istemli tebliğnamesiyle dosya Daireye gönderilmiş olmakla, inceleme raporu ve dosyadaki belgeler okunarak; GEREĞİ GÖRÜŞÜLDÜ:

KARAR : Sanığa duruşmaya gelmediği takdirde yokluğunda yargılama yapılacağına ilişkin İİK’nun 349. maddesindeki açıklama yerine CMK’nun 145 ve 253. maddelerindeki açıklamayı içeren duruşma davetiyesinin tebliği ile yetinilerek, sanığın yokluğunda yargılama yapılmak suretiyle savunma hakkının kısıtlanması,

Kabule göre de, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda içtima hükümleri bulunmadığı gözetilmeyerek, altı ay hapis cezasından çevrilen 3.600,00 TL adli para cezası ile beş gün karşılığı olarak verilen 100,00 TL para cezasının toplanarak sanığın neticeten 3.700,00TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmesi,

SONUÇ : İsabetsiz olup, temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmekle hükmün istem gibi BOZULMASINA, 24.04.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 144 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

7. CEZA DAİRESİ

E. 2008/15742

K. 2011/2241

T. 8.3.2011

• HAKSIZ TUTUKLAMA NEDENİYLE TAZMİNAT DAVASI ( Askeri Mahkemece İzin Tecavüzü Suçu Nedeniyle Verilen Tutuklama Kararının ve Diğer İşlemlerinin Yasaya Uygun Süre ve Koşullarda Gerçekleşip Gerçekleşmediğinin Tespit Edileceği )

• İZİN TECAVÜZÜ ( Askeri Mahkemece İzin Tecavüzü Suçu Nedeniyle Verilen Tutuklama Kararının ve Diğer İşlemlerinin Yasaya Uygun Süre ve Koşullarda Gerçekleşip Gerçekleşmediğinin Tespit Edileceği – Haksız Tutuklama Nedeniyle Tazminat Talebi )

• ASKERİ MAHKEMECE VERİLEN TUTUKLAMA KARARI ( Haksız Tutuklama Nedeniyle Tazminat Talebi – İzin Tecavüzü Suçu Nedeniyle Verilen Tutuklama Kararının ve Diğer İşlemlerinin Yasaya Uygun Süre ve Koşullarda Gerçekleşip Gerçekleşmediğinin Tespiti Gereği )

5271/m.144

ÖZET : Tazminat istenebilecek hallerin olayda bulunup bulunmadığının belirlenebilmesi amacıyla Askeri Mahkemenin dava dosyası ile davacının askerlik şubesindeki dosyası getirtilerek, davacının izin tecavüzü suçu sebebiyle güvenlik görevlilerince yakalanıp merkez komutanlığına teslimine ve buradan da birliğine sevkine, askeri mahkemece hakkında verilen tutuklama kararı ve gözaltı sürelerine ilişkin tüm işlemlerin yasaya uygun süre ve koşullarda gerçekleşip gerçekleşmediği araştırılmalıdır.

DAVA : Yerel mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Tazminat davasının reddi kararına dayanak yapılan 5271 Sayılı C.M.K.nın 144. maddesinde kanuna uygun olarak yakalanan veya tutuklanan kişilerden tazminat isteyemeyecek olanlar gösterilmiş olup, anılan Yasanın 141/a-b-c fıkralarında belirtilen tazminat istenebilecek hallerin olayda bulunup bulunmadığının belirlenebilmesi amacıyla davaya konu yargılamayı yapan 9. Motorlu Piyade Tugay Komutanlığı Sarıkamış Askeri Mahkemesi’nin 2007/210-53 Sayılı dava dosyası ile davacının askerlik şubesindeki dosyası getirtilerek, davacının izin tecavüzü suçu sebebiyle 8.3.2006 tarihinde güvenlik görevlilerince yakalanıp merkez komutanlığına teslimine ve buradan da birliğine şevkine, askeri mahkemece hakkında verilen tutuklama kararı ve gözaltı sürelerine ilişkin tüm işlemlerin yasaya uygun süre ve koşullarda gerçekleşip gerçekleşmediği araştırıldıktan sonra sonucuna göre davaya konu taleple ilgili bir karar verilmesi gerekirken eksik kovuşturma ile yazılı şekilde hüküm tesisi,

SONUÇ : Yasaya aykırı, davacı vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden hükümün bu sebepten dolayı 5320 Sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 Sayılı C.M.U.K.nın 321. maddesi uyarınca istem gibi BOZULMASINA, 8.3.2011 günü oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 144 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

12. CEZA DAİRESİ

E. 2011/6322

K. 2011/9661

T. 23.12.2011

• TEDAVİ VE DENETİMLİ SERBESTLİK TEDBİRİNE HÜKMEDİLMESİ ( Uyuşturucu Madde Kullanmak/1 Yıl Süre İle – Tazminat Davasının CMK. Md. 144/1-c Gereğince Reddi Gerektiği )

• YASA DIŞI TUTUKLANANLARA TAZMİNAT VERİLMESİ ( Sanığın Uyuşturucu Madde Kullandığı Kabul Edilerek 1 Yıl Tedavi ve Denetimli Serbestlik Tedbirine Hükmedilmesi – Tazminat Davasının CMK. Md. 144/1-c Gereğince Reddi Gerektiği )

• UYUŞTURUCU MADDE KULLANMAK ( Sanık Hakkında 1 Yıl Tedavi ve Denetimli Serbestlik Tedbirine Hükmedilmesi – Tazminat Davasının CMK. Md. 144/1-c Gereğince Reddi Gerektiği )

5237/m. 191

5271/m. 144/1-c

ÖZET : Sanığın uyuşturucu madde kullandığı sabit kabul edilerek 1 yıl süre ile tedavi ve denetimli serbestlik tedbirine, gereklerine uyulması halinde davanın düşeceği ve uyulmaması durumunda ise yargılamaya kaldığı yerden devam edilmesi gerektiğinin belirlenmesi karşısında, davanın CMK’nın 144/1-c maddesi gereğince reddi yerine yazılı gerekçe ile kabulüne karar verilmesi, Kanuna aykırıdır.

DAVA : Davacının tazminat talebinin kabulüne ilişkin hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Gaziantep 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/319 esas, 2006/584 karar sayılı dosyasında davacı hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan TCK’nın 188/3. maddesi gereğince açılan davada, sanığın uyuşturucu madde kullandığı sabit kabul edilerek anılan kanunun 191. maddesi gereğince 1 yıl süre ile tedavi ve denetimli serbestlik tedbirine, gereklerine uyulması halinde davanın düşeceği ve uyulmaması durumunda ise yargılamaya kaldığı yerden devam edilmesi gerektiğinin belirlenmesi karşısında, davanın CMK’nın 144/1-c maddesi gereğince reddi yerine yazılı gerekçe ile kabulüne karar verilmesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı görülmekle, davalı vekilinin temyiz itirazları bu nedenlerden dolayı yerinde görüldüğünden hükmün BOZULMASINA, 23.12.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 144 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2010/1-189

K. 2010/237

T. 23.11.2010

• HAKSIZ TUTUKLAMA NEDENİYLE TAZMİNAT DAVASI ( Yerel Mahkemenin Naip Hakim Atamak Suretiyle Dosya Üzerinde İnceleme Sonucu Karar Verilebileceği – Kabule Göre Yapılan Bozmalar Yol Gösterici Nitelikte Olduğundan Tazminat İstemlerinin Duruşmalı Yapılmasına Gerek Bulunmadığı )

• NAİP HAKİM ATANMASI SURETİYLE DOSYA İNCELENMESİ ( Haksız Tutuklama Nedeniyle Tazminat Davası/Dosya Üzerinde İnceleme Sonucu Karar Verilebileceği – Kabule Göre Yapılan Bozmalar Yol Gösterici Nitelikte Olduğundan Tazminat İstemlerinin Duruşmalı Yapılmasına Gerek Olmadığı )

• DURUŞMALI YAPILMASINA GEREK OLMAYAN İŞLER ( Haksız Tutuklama Nedeniyle Tazminat Davası/Dosya Üzerinde İnceleme Sonucu Karar Verilebileceği – Kabule Göre Yapılan Bozmalar Yol Gösterici Nitelikte Olduğundan Tazminat İstemlerinin Duruşmalı Yapılmasına Gerek Olmadığı )

466/m.3

5271/m.141, 144

ÖZET : Haksız tutuklama sebebiyle tazmşinat davasında; haksız tutuklama işleminin tarihinin 1.6.2005 tarihinden önceye ait olması sebebiyle 466 Sayılı Kanunun ( usul hükümleri de dahil olmak üzere bir bütün olarak )uygulanması gerekmektedir. Talep tarihinin 1.6.2005 ve sonrası olduğu gerekçesinden hareketle kanun koyucunun getirdiği istisnai hükümün uygulanma alanının daraltılması yasaya uygun düşmez. Bu nedenle, yerel mahkemenin naip hakim atamak suretiyle dosya üzerinde inceleme sonucu karar vermesi yasaya uygundur. Cumhuriyet savcısının yazılı görüşü yerine, mahkemece açılan duruşmada sözlü mütalaasının alınması, sonuca etkili bir yasaya aykırılık niteliğinde bulunmamaktadır. Somut olayda, duruşma açılarak karar verilmesi zorunlu olmadığı gözetilmelidir. “Kabule göre” yapılan bozmalar uyarıcı, öğretici ve yol gösterici nitelikte olduğundan bu tür bozmalar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazına konu olamayacaktır. Bu sebeple 466 Sayılı Yasaya göre yapılan tazminat istemlerinin duruşmalı yapılmasına gerek bulunmadığına ilişkin itirazın bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir. Bu itibarla, dava süresinde açılmış bulunduğundan Yargıtay C. Başsavcılığı itirazın kabulüyle Özel Daire kararının kaldırılmasına ve dosyanın esasının incelemesi için Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

DAVA : Davacının haksız tutuklanma sonucu uğramış olduğu zararlar sebebiyle yasal faizi ile birlikte 5.000 Lira maddi ve 10.000 Lira manevi tazminatın davalı hazineden tahsiline yönelik isteminin kısmen kabulüyle 1156,36 Lira maddi ve 5.250 Lira manevi tazminatın haksız tutuklama tarihi olan 16.1.2001 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine ve 1250 Lira vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine ilişkin, Van 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 29.5.2009 gün ve 105-161 Sayılı hüküm, davalı hazine vekili tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 29.6.2010 gün ve 2107-4979 sayı ile;

“… Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 21.4.1975 gün ve 1975/3-5 Sayılı kararında belirtildiği gibi; ’466 Sayılı Kanunun uygulanması yönünden, yerel mahkemelerce a )Sanıkların yokluğunda hükmolunan beraat kararları ile, b )Yargıtay’ca onanan, c )Ya da C.M.U.K.nun 322. maddesi uyarınca verilen beraat kararlarının ilgili sanıklara tebliği gerekeceği, sözü edilen 466 Sayılı Kanunun 2. maddesinde gösterilen üç aylık sürenin mahkemelerce yapılacak tebliğ tarihinden başlaması gerekir’.

Görüldüğü gibi sanığın yüzüne karşı verildikten sonra, taraflarca temyiz edilmeden kesinleşen beraat kararlarının sanığa tebliğinin gerektiği, İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun kararında yazılı değildir. Yine beraat kararı sanığın yüzüne karşı verilmiş olduğundan, onun karardan haberdar olmadığından söz edilemez. Somut olayda;

1- )Davacının yargılandığı ve beraat ettiği davada, 29.3.2002 tarihinde davacının yüzüne karşı verilen ve 1.8.2002 tarihinde kesinleşen beraat kararından 7 yıl sonra açılan davanın, süresinde açılmadığından reddi yerine kabulüne karar verilmesi,

2- )Kabule göre de; talep tarihine göre duruşmalı inceleme yapılması gerekirken naip hakim atanarak dosya üzerinde yapılan inceleme sonucu hüküm kurulmak suretiyle 5353 Sayılı Kanun ile değişik C.M.K.nun 142/7. maddesine aykırı davranılması…”,

İsabetsizliğinden, ( 1 )numaralı bozma yönünden Daire Üyeleri S. Z. İskender ve S. E. Yağcı’nın karşıoyuyla oyçokluğuyla bozulmuştur. Yargıtay C. Başsavcılığınca 30.7.2010 gün ve 36165 sayı ile;

“… 466 Sayılı Kanunun 2. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresi 21.4.1975 gün ve 3-5 Sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başlamaktadır. Nitekim, bu husus Ceza Genel Kurulunun 23.3.2010 tarih ve 2009/1256-2010/57 Sayılı kararında da açıkça belirtilmiştir. Söz konusu kararlarda, dava açma süresinin başlaması için beraat kararının kesinleştiğinin tebliğinden itibaren başlayacağına ilişkin ilke açısından, beraat kararının sanığın yüzüne karşı veya yokluğunda verilmiş olması sebebiyle bir ayrım yapılmamıştır. Dava açma süresi, ister yüze karşı verilsin isterse yoklukta verilsin, beraat kararlarının kesinleştiğinin sanığa tebliğ edilmesinden veya kesinleşmesinin öğrenilmesinden itibaren başlayacaktır.

Kişilerin yasal haklarının kullanabilmelerini sağlayabilmek için ilgililerin haklarındaki karar veya hükümlerden haberdar edilmeleri usul hukukunun ana kurallarındandır. Bildirilmeyen bir karar sonucunda, kişilerin yasal haklarını arayamaz, kullanamaz durumda bırakılmaları, adalet ve hakkaniyet ilkeleriyle bağdaşmaz.

Nitekim, Anılan içtihadı Birleştirme Kararında da, ‘…her ne kadar Yasanın 2. maddesinin 1. fıkrasında, 1. maddedeki haksız tutuklama ve benzeri sebeplerle zarara uğrayanların haklarındaki kararların kesinleştiği tarihten başlayarak üç ay içinde tazminat isteyebilecekleri belirtilmiş ise de, yasa koyucu burada, ilgilinin bilgisi kapsamı içinde bulunan bir kesinleşmeyi kabul etmiştir. Aksi halde, bilinmeyen bir karara dayanılarak bir hakkın aranması veya istenmesi durumu ortaya çıkar ki, bu, düşünce olarak dahi kabul edilemez. Bu durumda, yasadaki kesinleşmiş sözünü, ilgilinin haberdar olduğu kesin karar anlamında yorumlamak gerekir ‘… Böyle olunca, 466 Sayılı Yasadaki üç aylık başvurma süresinin tebliğ tarihinden, yani beraat eden kişinin kesinleşmeyi öğrendiği tarihten başlatılması gerekir, çünkü başvurma, ilgilinin hakkındaki kararın kesinleştiğini öğrenmesi ile mümkün olacaktır …’ denilmektedir.

Açıklamalar karşısında, Özel Dairenin İçtihadı Birleştirme Kararının ‘Sonuç’ bölümünde yer alan ifadelerden hareketle, sanığın yüzüne karşı verilen temyiz edilmeksizin kesinleşen beraat kararlarının kesinleştiğinin, sanığa tebliğ edilmesinin gerekmediği sonucuna ulaşmasının isabetli olmadığı değerlendirilmiştir.

Somut olayda, sanığın yüzüne karşı verilen beraat kararı 1.8.2002 tarihinde kesinleşmiştir. Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi’nin 12.3.2009 tarihli yazısından, beraat kararının kesinleştiğinin sanığa tebliğ edilmediği anlaşılmıştır. Dosya içerisinde, davacının dava dilekçesinde belirttiği, beraat kararının 6.2.2009 tarihinde kesinleştiğinin öğrenildiğine ilişkin beyanının aksine başkaca herhangi bir bilgi veya belge bulunmamaktadır.

Bu itibarla, Özel Dairece davanın yasal süre içinde açıldığının kabulü gerekirken, yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet bulunmadığı kanaatine varılmıştır.

Öte yandan, koruma tedbirleri sebebiyle zarara uğrayanların tazminat isteme haklarına ilişkin olarak gerek 466 Sayılı Kanunda gerekse 5271 Sayılı Kanunun ilgili bölümünde maddelerde; tazminat istemi, tazminat isteminin koşulları, tazminat istemeyecek kişiler ile ilgili maddi hukuka ilişkin hükümlerin yanı sıra, görevli ve yetkili mahkemenin tayini, davanın görülme usulü ( duruşmalı- dosya üzerinde ), yasa yolları ile ilgili olması sebebiyle yargılama ( usul )hukukuna ilişkin hükümlere de yer verilmiştir. Bilindiği üzere, yargılama usulüne ilişkin hükümler derhal yürürlüğe girer ve uygulanırlar. Ancak, yasalarda bu kuralın istisnasının öngörülmesi mümkündür. Nitekim, 5320 Sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen 1412 Sayılı C.M.U.K.nun temyize ilişkin ( usul )hükümlerinin uygulanması sürmektedir. 5320 Sayılı Kanunun 6. maddesinde de, 1.6.2005 tarihinden önceki işlemler hakkında ( maddi hukuk-usul hukuku hükümleri ayrımı yapılmadan )466 Sayılı Kanun hükümlerinin uygulanacağı hükmü getirilmiştir. Dolayısıyla, somut olayda da haksız tutuklama işleminin tarihinin 1.6.2005 tarihinden önceye ait olması sebebiyle 466 Sayılı Kanunun ( usul hükümleri de dahil olmak üzere bir bütün olarak )uygulanması gerekmektedir. Talep tarihinin 1.6.2005 ve sonrası olduğu gerekçesinden hareketle kanun koyucunun getirdiği istisnai hükümün uygulanma alanının daraltılması yasaya uygun düşmez. Bu nedenle, yerel mahkemenin 466 Sayılı Kanunun 3. maddesi uyarınca naip hakim atamak suretiyle dosya üzerinde inceleme sonucu karar vermesi yasaya uygundur. Cumhuriyet savcısının yazılı görüşü yerine, mahkemece açılan duruşmada sözlü mütalaasının alınması, sonuca etkili bir yasaya aykırılık niteliğinde bulunmamaktadır. Somut olayda, 5271 Sayılı Kanunun 141 ila 144. maddelerinin uygulanması ve bu bağlamda Yasanın 142/7. maddesi gereğince duruşma açılarak karar verilmesi zorunlu olmadığından; kabule göre yapılan bozma nedeninin de yerinde olmadığı…”

Görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurularak Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, dosyanın hükümün esası yönünden temyiz incelemesinin yapılması için Özel Daireye gönderilmesine karar verilmesi isteminde bulunulmuştur.

Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Davacı Ç. Y.vekili tarafından sunulan 11.2.2009 tarihli dilekçe ile; davacının kasten öldürme suçundan dolayı Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi’nin 1989/239 esas sayılı dosyasında 16.1.2001 ila 30.11.2001 tarihleri arasında tutuklu kaldığı ve yargılama sonunda 29.3.2002 gün ve 239-102 sayı ile beraatine karar verildiğini belirterek 5.000 Lira maddi, 10.000 Lira manevi tazminatın yasal faizi ve vekalet ücretiyle birlikte hazineden tahsilini talep etmiş, Van 2. Ağır Ceza Mahkemesince bu istemin kısmen kabulüyle 1156,36 Lira maddi ve 5.250 Lira manevi tazminatın haksız tutuklama tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine ve 1250 Lira vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş, davalı vekilinin temyizi üzerine bu hüküm Özel Dairece “davanın, süresinde açılmadığı” gerekçesiyle bozulmuştur.

Yargıtay C. Başsavcılığı ise, “davanın yasal süre içinde açıldığı” görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurmuştur.

Görüldüğü gibi Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, 466 Sayılı Kanun hükümleri uyarınca açılmış bulunan tazminat davasının, Yasanın 2. maddesinin 1. fıkrasında ön görülen üç aylık süre içinde açılıp açılmadığının belirlenmesi noktasında toplanmaktadır.

1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 Sayılı C.M.K.nın Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Yasa’nın 18. maddesiyle 7.5.1964 gün ve 466 Sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya

Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Yasa yürürlükten kaldırılmış ve 5271 Sayılı Kanunun Yedinci Bölümünde, Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat ana başlığı altında, 141 ila 144. maddelerinde, tazminat isteme koşulları ve sonuçları yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiş ise de, 5320 Sayılı Kanunun 6. maddesindeki; ” ( 1 )Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ila 144. maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır. ( 2 )Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 7.5.1964 tarihli ve 466 Sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur” hükmü uyarınca, 466 Sayılı Kanun hükümlerinin 1 Haziran 2005 tarihinden önce gerçekleşen işlemler yönünden varlığını sürdürmelerine olanak sağlandığından uyuşmazlık konusunun 466 Sayılı Kanun hükümleri kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.

Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasasında düzenlenmiş, 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hallerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında işleme tabi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir” hükmü yer almıştır.

Anayasada yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.5.1964 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren “Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki” 466 Sayılı Kanunun 1. maddesinde 7 bend halinde, tazminatı gerektiren haller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 Sayılı Kanunun 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkum olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası haline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 10.1.1991 gün ve 3696 Sayılı Kanun ile kaldırılmıştır.

Öte yandan, Devletimizin tarafı olduğu İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 5. maddesinde de kişilerin özgürlüğünün hangi hallerde sınırlandırılabileceği belirlenmiş ve maddenin son fıkrasında bu koşullara aykırı davranılması halinde mağdur olan herkesin tazminat istemeye hakkı olduğu esası kabul edilmiştir.

Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasasında da sürdürülmüş ve 19. maddesinde yakalama ve tutuklama koşullarına işaret edildikten sonra maddenin son fıkrasında, “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, kanuna göre, Devletçe ödenir” hükmüne yer verilmişken, anılan hüküm bu kez 17.10.2001 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 Sayılı Kanunun 4. maddesiyle “bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir” şeklinde değiştirilmiştir.

Öğretide yer alan yaygın görüşe göre; mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına nazaran, kural olarak Devletin yargılama faaliyetinden dolayı mali sorumluluğu kabul edilmemekte, ancak yasa ile düzenleme yapılması halinde tazminat verilebileceği belirtilmektedir. Haksız yakalanan ve tutuklanan kişilere karşı devletin tazminat sorumluluğunun dayanağı öğretide, farklı teorilere dayandırılmış şahsi kusur, yardım, kusursuz sorumluluk, haksız fiil, risk teorisi veya organ teorisi gibi kavramlarla açıklanmaya çalışılmıştır. 466 Sayılı Kanunun gerekçesinde ise; “…yakalanmaları ve tutuklanmalarında kanuna uymayan bir cihet bulunmamakla beraber bilahare haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraatlerine karar verilerek bu suretle tutuklanmaları veya yakalanmalarının haksızlığı meydana çıkmış olanların da Devletten tazminat isteyebilecekleri ve bu tazminatın hukuki mesnedinin de objektif mesuliyet esasına istinat ettiği netice ve kanaatine varılmaktadır” açıklamasına yer verilmiştir.

Yasanın 2. maddesinin 1. fıkrasında, “1 nci maddede yazılı sebeplerle zarara uğrayanlar, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde, ikametgahlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine bir dilekçeyle başvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilirler” hükmüne yer verilmiştir.

2. maddenin 1. fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresi ise, 21.4.1975 gün ve 3-5 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başlamaktadır. Anılan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararını, “sanıkların yüzlerine karşı verilen beraat kararlarının kesinleştikleri hususunun ilgililere tebliğine gerek bulunmadığı” şeklinde yorumlama olanağı bulunmamaktadır. Çünkü beraat kararı yüzüne karşı verilen sanık, bu tefhimle sadece beraat kararının verildiğini öğrenmektedir. Oysa tazminat isteme hakkı beraat kararının kesinleşmesiyle doğmaktadır.

İncelenen dosyada;

27.9.1988 tarihinde meydana gelen ve iki kişinin öldürülmesi ile sonuçlanan olayda, Hakkari C. Başsavcılığınca 4.8.1989 ve 59 Sayılı iddianame ile davacı hakkında 765 Sayılı T.C.K.nın 450/4-10, 463, 31, 33, 40. maddeleri uyarınca kamu davası açıldığı, bu davanın sonucunda Hakkari Ağır Ceza Mahkemesince 29.3.2002 gün ve 239-102 sayı ile delil yetersizliğinden beraat kararı verildiği, davacının 16.1.2001 ila 30.11.2001 tarihleri arasında tutuklu kaldığı, davacının yüzüne karşı verilen beraat kararının temyiz edilmeksizin 1.8.2002 tarihinde kesinleştiği, kesinleşen beraat kararının sanığa tebliğ edilmediği, bu davada davacı aleyhine kamu davasına katılan iki kişinin de bulunduğu,

Anlaşılmaktadır.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

21.4.1975 gün ve 3-5 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, sanıkların gerek yokluğunda gerekse yüzlerine karşı hükmolunan beraat kararlarının kesinleşme şerhi ile birlikte ilgiliye tebliği zorunlu olduğundan, 466 Sayılı Kanunun 2. maddesinde öngörülen üç aylık dava açma süresi beraat eden kişinin kesinleşmeyi öğrendiği tarihten itibaren başlamaktadır.

Ceza Genel Kurulunun 23.11.2004 gün ve 177-203 Sayılı kararında da; “466 Sayılı Yasaya dayalı tazminatlarda, her türlü sorun, öncelikle yasa normlarıyla çözümlenecek, açıklık bulunmayan ahvalde ‘tazminat hukuku’ kıyaslamasına başvurulacaktır” şeklinde ifade edildiği üzere, Yasanın 2. maddesinde dava açma süresinin açıkça yazılması ve yasa gücünde olan İçtihadı Birleştirme Kararında varılan sonuçlar nedeniyle, dava açma süresi yönünden, Borçlar Yasası veya bir başka yasada tazminat davası açılması için öngörülen sürelerin 466 Sayılı Yasaya dayalı tazminat davalarında kıyasen de olsa uygulanması olanağı bulunmamaktadır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunca ve Özel Dairelerce, üzerinden çok uzun yıllar geçen tazminat davalarında, davacıların resmi kurumlara adli sicil kayıtlarının ibrazı veya kesinleşmiş kararları sunma zorunlulukları bulunan işlemleri yapmaları ve bu hususun dosya içeriğiyle saptanması halinde, davanın yasal süresinde açılmadığının kabulüyle reddine karar verilmesi gerektiği yönünde kararları bulunmakta ise de, somut olaya ilişkin dosyada böyle bir belirlemeye yönelik bilgi ve belge bulunmamaktadır. Diğer taraftan

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 17.3.1998 gün ve 18-91 Sayılı kararında da vurgulanan ve istikrarlı olarak sürdürülen uygulamaya göre, “kabule göre” yapılan bozmalar uyarıcı, öğretici ve yol gösterici nitelikte olduğundan bu tür bozmalar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazına konu olamayacaktır. Bu sebeple 466 Sayılı Yasaya göre yapılan tazminat istemlerinin duruşmalı yapılmasına gerek bulunmadığına ilişkin itirazın bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir. Bu itibarla, dava süresinde açılmış bulunduğundan Yargıtay C. Başsavcılığı itirazın kabulüyle Özel Daire kararının kaldırılmasına ve dosyanın esasının incelemesi için Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Üyesi Şerafettin İste; “Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 23.11.2010 tarihli oturumunun 11. sırasındaki Van İkinci Ağır Ceza Mahkemesi’nin 29.5.2009 gün ve 105-161 Sayılı kararının, Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 29.6.2010 gün ve 2107-4979 Sayılı ilamı ile bozulmasına ilişkin karara Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 30.7.2010 gün ve 36165 Sayılı itirazı üzerine; 23.11.2010 tarihinde Genel Kurul sayın çoğunluğunun verdiği ’1. Ceza Dairesinin Bozma Kararının Kaldırılmasına…’ ilişkin karara karşı görüşüm şöyledir: Somut olayda,

Davacı ( sanık )Ç. Y., Beytüşşebap İlçesi Bölücek Köyü nüfusuna kayıtlı olup aynı yerde oturmaktadır.

27.9.1988 tarihinde biribirine sınır olan iki köy halkı arasında silahlı çatışma olmuş, her iki köyden birer kişi ölmüştür. Soruşturma başlamış, Ç. Y.hakkında 9 ay 8 gün sonra, 5.7.1989 tarihinde gıyabi tutuklama kararı çıkartılmıştır. Olay tarihinden 12 sene 3 ay 19 gün, gıyabi tutuklama tarihinden ise 11 sene 6 ay 11 gün sonra Ç. Y.yakalanmış, gıyabi tutuklaması vicahiye çevrilmiş, yargılama devam ederken 30.11.2001 tarihinde tahliye edilmiştir.

Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi 29.3.2002 tarihinde sanık Ç. Yiğit’in yüzüne karşı BERAAT kararı vermiştir. Temyiz olunmadığı için bu karar Ç. Y.yönünden 5.4.2002 tarihinde kesinleşmiştir. Her ne kadar dosyada bulunan kesinleşme şerhli karar örneğinde ‘bu karar aleyhinde temyiz talebinde bulunulmadığından 1.8.2002 tarihinde kesinleştiği onaylanır 12.3.2009′ yazılı ise de, 1.8.2002 tarihi, yokluğunda beraat kararları verilen diğer sanıklara kararın tebliği ile ilgilidir.

Ağır Ceza Mahkemesinde beraat eden sanık Ç. Y.vekili kesinleşme tarihinden 6 sene 10 ay 6 gün sonra 11.2.2009 tarihinde Van Ağır Ceza Mahkemesine başvurarak 320 gün tutuklu kaldıktan sonra beraat eden davacı ( sanık )Çoli için 10.000 TL manevi, 5.000 TL de maddi tazminat isteminde bulunmuştur.

Dava dilekçesi üzerine, Ağır Ceza Mahkemesi 2.3.2009 tarihinde tensip yaparak “466 Sayılı Yasaya göre tazminat istemi konusunda inceleme yapıp, gerekli raporunu düzenlemek üzere” üye Hakimi naip Hakim olarak görevlendirmiştir.

Naip Hakim dosyayı tek başına yürütmüş, davacıyı dinlemiş, Hakkari Ağır Ceza Mahkemesinden kesinleşme şerhli karar istemiş, bilirkişi incelemesi yaptırmış, sonuçta 28.5.2009 tarihinde raporunu heyete sunmuştur.

Daha önce Naip Hakimce belirtilen günde heyet toplanmış, bu defa davacı vekili C. Savcısı huzuru ile celse açılmış, C. Savcısından mütalaa alındıktan sonra, kısmen kabul ile maddi ve manevi tazminatlara hükmedilmiştir.

İşbu karar, davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilince Yargıtay 1. Ceza Dairesi iki yönden kararı bozmuştur.

1- )Oy çokluğu ile alınan 1. bozma nedeni:

Yargıtay İçtihatı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 21.4.1975 gün ve 1975/3-5 Sayılı kararında belirtildiği gibi, 466 Sayılı Kanunun uygulanması yönünden Yerel Mahkemelerce a- )sanıkların yokluğunda hükmolunan beraat kararları ile, b- )Yargıtayca onanan, c- )yada C.M.U.K.nun 322. maddesi uyarınca verilen beraat kararlarının ilgili sanıklara tebliği gerekeceği, sözü edilen 466 Sayılı Kanunun 2. maddesinde gösterilen üç aylık sürenin mahkemelerce yapılacak tebliğ tarihinden başlaması gerekir. Görüldüğü gibi, sanığın yüzüne karşı verildikten sonra, taraflarca temyiz edilmeden kesinleşen beraat kararlarının sanığa tebliğinin gerektiği, İ.B.B.G.K.nun kararında yazılı değildir. Yine beraat kararı sanığın yüzüne karşı verilmiş olduğundan, onun karardan haberdar olmadığından da söz edilemez, somut olayda davacının yargılandığı ve beraat ettiği davada 29.3.2002 tarihinde davacının yüzüne karşı verilen ve 1.8.2002 tarihinde kesinleşen beraat kararından yedi yıl sonra açılan davanın süresinde açılmadığından reddi yerine kabulüne karar verilmesi,

2- )Oybirliği ile verilen 2. bozma nedeni:

Kabule göre de; talep tarihine göre, duruşmalı inceleme yapılması gerekirken, naip Hakim atanarak dosya üzerine yapılan inceleme sonucu hüküm kurulmak suretiyle 5353 Sayılı Yasayla değişik C.M.K.nun 142/7. maddesine aykırı davranılması… Nedenleri ile kararı bozmuştur.

Yargıtay C. Başsavcılığı sözü edilen bu iki bozma nedeni ile ilgili olarak itirazda bulunduğundan, dava Yüksek Ceza Genel Kurulunun huzuruna gelmiş bulunmaktadır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 2. bozma isteminin nedeni 1. Ceza Dairesinin bozma ilamının 2 numaralı bendindeki “kabule göre” başlıklı eleştiri ile ilgilidir, kabule göre yapılan eleştiriler Hakimi uyarıcı nitelikte olduğundan direnme yada itiraza konu olamayacağından bu konuda görüş belirtmiyorum. Kaldı ki, aynı sebeple Ceza Genel Kurulunda da itirazın 2 numaralı bendi görüşmeye açılmamıştır.

Yargıtay C. Başsavcılığının 1. Bozma nedeni ile ilgili itirazında; a- )Y.İ.B.B.G.K.nun 21.4.1975 gün ve 1975/3-5 Sayılı kararı ile,

b- )Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 23.3.2010 gün ve E.2010/1-256, K.2010/57 Sayılı kararı dayanak yapılmıştır.

Oysa her iki kararda aşağıda açıklayacağım gibi, kanaatimce yanlış yorumlanmıştır.

Örnek gösterilen Ceza Genel Kurulu kararına konu olan kararda Ağır Ceza Mahkemesi; sanığın ( davacının )yokluğunda beraat kararı vermiştir. Tabii ki bu karar tebliğ edilmeden 466 Sayılı Yasadaki 3 aylık süre başlamayacaktır. Dairemizin uygulamaları da bu yöndedir. Oysa somut olayda, Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi sanığın yüzüne karşı C.M.U.K.nun 33. maddesi gereğince beraat kararını tefhim etmiştir. C.M.U.K.nun 310. maddesine göre temyiz süresi tefhimden itibaren bir haftadır.

Ancak; sanık tefhimde hazır değil ise C.M.U.K.nun 310/2. maddesi gereği tebliğden itibaren bir haftalık temyiz süresi başlayacaktır.

466 Sayılı Kanunun 2. maddesine göre “…kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay” lık başvuru süresi kesinleşmeden itibaren başlayacaktır. Sanığın yokluğunda verilen beraat kararı, mahkemesince tebliğ edilmemiş ise, aradan yedi yılda, sekiz yılda geçse üç aylık süre başlamamış olacaktır. Bu nedenle, emsal gösterilen Ceza Genel Kurul kararı doğrudur, somut olaya uygun değildir. Dairemizin uygulamaları da bu yöndedir. Somut olayda ise, tefhim sanığın ( davacının )yüzüne karşıdır. Ayrıca karar tebliğine gerek yoktur, karara karşı temyiz yoluna gidilmediğine göre, tefhimden itibaren bir hafta geçmesi ile hüküm kesinleşecektir. Tefhimden itibaren bir haftalık süre geçtikten sonra Ceza Genel Kurul Kararında da belirtildiği gibi 466 Sayılı Kanunun 2. maddesinde sözü edilen üç aylık süre başlayacaktır. Gelelim, 1975 tarihli İ.B.B.G.K.na:

Kararda da görüldüğü gibi, içtihadı birleştirmeye konu olan karar, sanıkların yokluğunda hükmolunan beraat kararları ile Yargıtayca onanan beraat kararlarının ilgili sanıklara tebliği gerekip gerekmediği ile ilgilidir. Sonuçta İ.B.B.G.K. “her ne kadar Yasanın 2. maddesinin ilk fıkrasında, 1. maddedeki haksız tutuklama ve benzeri sebeplerle zarara uğrayanların, haklarındaki kararların kesinleştiği tarihten başlayarak üç ay içinde tazminat isteyebilecekleri belirtilmiş ise de, Yasa koyucu burada, ilgilinin bilgi kapsamı içinde bulunan bir kesinleşmeyi kastetmiştir. Aksi halde, bilinmeyen bir karara dayanılarak bir hakkın aranması veya istenmesi durumu ortaya çıkar ki, bu, düşünce olarak dahi kabul edilemez. Bu durumda, Yasadaki kesinleşmiş karar sözünü ilgilinin haberdar olduğu kesin karar anlamında yorumlamak gerekir. Yokluğunda verilmiş bir kararın kendisine tebliğ edilmemesi halinde ilgilinin yasadan doğan tazminat isteme hakkını kullanması eylemli olarak olanaksız bir hale gelecek ve ilgililer bu konuda, Yasanın amacı dışında bir takım güçlüklerle karşılaşarak haklarından yoksun kalacaklardır” şeklindeki gerekçe ile 466 Sayılı Kanunun uygulanması yönünden Yerel Mahkemelerce:

1- )Sanıkların yokluğunda hükmolunan beraat kararları ile,

2- )Yargıtayca onanan ya da C.M.U.K.nun 322. maddesi uyarınca verilen Beraat kararlarının ilgili sanıklara tebliği gerekeceğine,

3- )Sözü edilen 466 Sayılı Kanunun 2. maddesinde gösterilen üç aylık sürenin mahkemelerce yapılacak tebliğ tarihinden başlayacağına, 21.4.1975 tarihli 2. toplantıda çoğunlukla karar vermiştir. ( işbu karar 10.6.1975 tarihli resmi gazetede yayınlanmıştır. )

Görüldüğü gibi İ.B.B.G.K. kararındaki gerekçeler Dairemiz çoğunluğunun 1 numaralı bozma gerekçesine uygundur, yoklukta verilen kararlarla ilgilidir. İ.B.B.G.K. da belirtildiği gibi, aksi takdirde beraat kararından haberdar olmayan kişi nasıl 466 Sayılı Kanunun 2. maddesine göre tazminat davası açacaktır.

Somut olayda, beraat kararı sanığın ( davacının )yüzüne karşı verilmiştir. 29.3.2002 tarihinden itibaren bir hafta geçtikten sonra karar aleyhe temyiz olmadığı için bu sanık yönünden kesinleşeceğine göre, bir haftadan sonra 466 Sayılı Kanunun 2. maddesindeki üç aylık süre başlayacaktır. Yani 5.4.2002 den itibaren 5.7.2002 de üç aylık süre dolmaktadır.

Şayet mahkemenin yokluğunda beraat kararı verilen diğer sanıklara yaptığı tebligata göre kesinleşme tarihi esas alınırsa bu defa 1.8.2002 den itibaren üç aylık süre başlayacaktır. Bu süre de 30.11.2002 günü mesai saati sonunda dolmaktadır.

Oysa 466 Sayılı Yasaya göre tazminat almak için dava dilekçesi yedi sene sonra 11.2.2009 da verilmiştir. Açıklanan nedenlerle, Dairemizin 1 numaralı bozması doğrudur, itirazın reddi gerektiği görüşü ile sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum” görüşüyle karşı oy kullanmıştır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- )Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- )Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 29.6.2010 gün ve 2107-4979 Sayılı kararının KALDIRILMASINA,

3- )Dosyanın Yargıtay 1. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 9.11.2010 tarihinde yapılan ilk müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, 23.11.2010 günü yapılan 2. müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

yarx

5271 SAYILI CMK MADDE 144 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2012/4-48

K. 2012/133

T. 14.3.2012

• HAKİM HAKKINDA SORUMLULUK SEBEBİNE DAYALI TAZMİNAT ( Devlet Aleyhine Açılan – Sanık Yerine Davacının Gıyaben Tutuklanmasına İlişkin Kararının Gerekli Kontrol Yapılmadan Haksız ve Hukuka Aykırı Olarak Verildiği İddiası/Davanın Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde Görülüp Sonuçlandırılacağı )

• KORUMA TEDBİRLERİNE AYKIRILIĞA DAYALI TAZMİNAT ( Hakimin Sorumluluk Sebebine Dayalı Devlet Aleyhine Açılmış Tazminat İstemi – Tutuklamaya İlişkin Kararının Gerekli Kontrol Yapılmadan Verildiği İddiası/Davanın Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde Görüleceği )

• GÖREV ( Sanık Yerine Davacının Gıyaben Tutuklanmasına İlişkin Kararının Gerekli Kontrol Yapılmadan Haksız ve Hukuka Aykırı Olarak Verildiği İddiasıyla Hakimin Sorumluluk Sebebine Dayalı Tazminat İsteminin Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde Görülüp Sonuçlandırılacağı )

• DEVLET ALEYHİNE AÇILAN TAZMİNAT İSTEMİ ( Hakimin Genel Olarak Hukuki Sorumluluğundan Kaynaklanan Davanın Konusunun Koruma Tedbirlerine Aykırı Tazminat İstemi Olduğu – Davanın Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde Görüleceği )

• HAKSIZ TUTUKLAMA ( Hakimin Sanık Yerine Davacının Gıyaben Tutuklanmasına İlişkin Kararının Gerekli Kontrol Yapılmadan Haksız ve Hukuka Aykırı Olarak Verildiği İddiasıyla Devlet Aleyhine Açılan Tazminat İsteminin Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde Görüleceği )

• YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ ( Hakimin Hukuki Sorumluluğundan Kaynaklanan Davanın Konusunun Koruma Tedbirlerine Aykırı Tazminat İstemi Olduğu – Davaya Bakmaya Görevli Bulunan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin Ağır Ceza Mahkemesinin Görevli Olduğundan Bahisle Verdiği Kararın İsabetsizliği )

1086/m.573

6100/m.46,47

5271/m.141,144

2802/m.93/A

ÖZET : Dava, hakimin sorumluluk sebebine dayalı Devlet aleyhine açılmış tazminat istemine ilişkindir. Dava dilekçesinde ilgili hakimin ceza mahkemesinde yargılaması yapılan sanık yerine davacının gıyaben tutuklanmasına ilişkin kararının gerekli kontrol yapılmadan haksız ve hukuka aykırı olarak verildiği ileri sürülmek suretiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddelerine dayanıldığına göre; hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan böyle bir davanın konusunun, koruma tedbirlerine aykırı tazminat istemine ilişkin bulunduğu ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ila 144 maddeleri hükümlerine göre Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerektiğinden söz edilmesi olanaklı değildir.

Hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddeleri hükümleri uyarınca çözümlenmesi gereken davanın, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 47. maddesi uyarınca Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerekir. Bu itibarla, davaya bakmaya görevli bulunan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla ve Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu mülahazasıyla verdiği, dava dilekçesinin reddine dair kararın usul ve yasaya aykırı bulunarak bozulmasına karar verilmiştir.

DAVA : Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan incelemesi sonucunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesince;

( … Davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkilinin Kadıköy 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nce verilen hatalı tutuklama kararları nedeniyle zarar gördüğünü iddia ederek 30.000 TL manevi tazminat istemiştir.

Dava koruma tedbirinin uygulanmasından kaynaklanmaktadır.

T.C.Anayasası’nın “Kişi hürriyeti ve güvenliği” başlıklı 19/3, 6, 7 ve son. maddesinde; suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişilerin, ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilecekleri, tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı, soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteyebileceği, hürriyeti kısıtlanan kimselerin kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili yargı merciine başvurma hakkına sahip olduğu, bu esaslar dışında işleme tabi tutulanların uğradıkları zararın, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre Devletçe ödeneceği hükmü yer almaktadır. Keza Anayasa’nın 40/3.maddesinde de kişinin, resmi görevliler tarafından meydana getirilen haksız işlemler sonucu uğradığı zararının kanuna göre Devletçe tazmin edileceği öngörülmüştür.

Anayasa’nın bu amir hükümlerinin bir gereği ve yansıması olarak CMK’nun Yedinci bölümünde “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlığı altında 141/1. maddesinde, suç soruşturması ve kovuşturması evrelerinde tutuklama veya tutukluluğun devamı gibi koruma tedbirleri nedeniyle mağduriyete uğrayanların tazminat istemlerine ilişkin düzenleme yapılmıştır. Suç soruşturması ve kovuşturması sırasında kişilerin uğrayabilecekleri maddi ya da manevi zarar halleri 141. maddesinde ayrı ayrı sayılmıştır. Buna göre;

“Madde 141- ( 1 ) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;

a ) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,

b ) Kanuni gözaltı süresi içinde hakim önüne çıkarılmayan,

c ) Kanuni hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,

d ) Kanuna uygun olarak tutuklandığı halde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,

e ) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,

f ) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,

g ) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hallerde sözle açıklanmayan,

h ) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,

i ) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,

j ) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,

Kişiler, maddi ve manevi her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.”

Tazminat isteminin koşullarına dair hükümler CMK’nun 142. maddesinde yer almıştır. Tazminat talebinde bulunabilmek için, CMK’nun 142/1.maddesine göre, ilgili kişi hakkındaki kararın veya hükmün kesinleşmesi gerekmektedir. Tazminat davası, zarara uğrayanın kendisi, yasal temsilcisi ya da özel yetkili vekili tarafından açılacak, Devlet davalı olarak gösterilecektir. Tazminat istemini incelemeye yetkili ve görevli mahkeme CMK’nun 142/2.maddesi gereğince, mağdurun oturduğu yer ağır ceza mahkemesidir. Tazminata konu asıl işlem, davacının oturduğu yer ağır ceza mahkemesi tarafından yapılmış ise ve o yerde başka bir ağır ceza mahkemesi de yoksa, yer itibariyle en yakın ağır ceza mahkemesi davaya bakacaktır.

Öte yandan; 14.02.2011 tarihli resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesi; 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’na 93.Maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesi ile bu maddede hüküm olmayan hallerde ilgilisine göre, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerinin uygulanacağını öngörmüştür.

Tüm bu yasal düzenlemeler ve CMK’nun 141-144.maddelerinin HUMK’nun 573 ve devamı maddelerine göre özel kanun niteliğinde olması dikkate alınarak eldeki davaya bakmaya Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevli olduğu kanaatine varılarak dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar vermek gerekmiştir.

HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

1-İddia ve dayanılan maddi olgular itibariyle dava, CMK 141.maddede de sayılan koruma tedbirinin uygulanmasından kaynaklanması nedeniyle CMK’ nun 141-144.maddesi gereğince Ağır Ceza Mahkemesi görevli olup Dairemiz görevli olmadığından dava dilekçesinin REDDİNE,

2-Harç peşin yatırıldığından alınmasına yer olmadığına,

3-Davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına… ),

Dair oyçokluğu ile verilen 20.09.2011 gün ve 2011/28-2011/97 sayılı karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek davacı tarafın temyiz isteminin süresinde olduğunun anlaşılmasından ve dosyadaki tüm kağıtların okunmasından sonra gereği düşünüldü:

KARAR : Dava, hakimin sorumluluk sebebine dayalı Devlet aleyhine açılmış tazminat istemine ilişkindir.

Davacı vekili; Hasan ve Hatice oğlu Patnos 1968 doğumlu C. G. hakkında açılan ceza davası sırasında, hırsızlık ve sahte kimlik kullanmak suçlarından yargılanan gerçek sanık yerine, müvekkili Hasan ve Hacer oğlu Tuğlacık 1968 doğumlu C. G.’ün nüfus kaydının getirtilmesi ve mahkemece de gerekli kontrolün yapılmaması nedeniyle başlayan süreçte; 23.03.2005 tarihli gıyabi tevkif müzekkeresine müvekkilinin kimlik bilgilerinin yazıldığını, ilk gıyabi tevkif nedeniyle bir gün karakolda bekletilen müvekkilinin ifadesi alındıktan sonra salıverildiğini, müteakip duruşmaya vekili ile katılan müvekkilinin mağduriyetini bildirmesine ve yakalama emrinin kaldırılmasına rağmen 13.03.2009 tarihinde aynı dosya kapsamında ikinci kez tutuklandığını ve akabinde serbest bırakıldığını, mağduriyetini bu kez yazılı olarak mahkemeye bildiren müvekkilinin 10.08.2010 tarihinde üçüncü kez tutuklanmasının ardından ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldığını, sanığı olmadığı hırsızlık ve sahte kimlik kullanmak suçlaması ile haksız olarak üç kez tutuklanan ve nezarethanede tutulan müvekkiline iş ve sosyal çevresinde kuşku ile bakılır duruma geldiğini ve özgürlüğünün haksız olarak kısıtlandığını ileri sürerek, ilgili Hakim M. T.’ın hukuki sorumluluğu nedeniyle 30.000,00 TL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini istemiştir.

Kararın dosya üzerinden tensiben verilmesi nedeniyle Davalı Adalet Bakanlığı’na izafeten Maliye Hazinesi’ne, davetiye tebliğ edilmemiş ve cevap dilekçesi ibraz olunmamıştır.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nce ilk derece mahkemesi sıfatıyla sonuçta, “İddia ve dayanılan maddi olgular itibariyle davanın, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinde sayılan koruma tedbirinin uygulanmasından kaynaklanan tazminat istemine ilişkin bulunması nedeniyle, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141-144 maddeleri gereğince Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu” gerekçesiyle “dava dilekçesinin reddine” dair oyçokluğuyla dosya üzerinden tensiben verilen karar; davacı tarafın temyizi üzerine Hukuk Genel Kuruluna gelmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nda temyiz incelemesine konu olan eldeki davanın, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde mi, yoksa Ağır Ceza Mahkemesinde mi görülüp sonuçlandırılması gerektiğine dair görev noktası, sorunun özünü teşkil etmektedir.

Görev sorununun çözümü, iddianın kapsamı ve davanın konusu itibariyle uygulanması gereken mevzuatın, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddeleri mi, yoksa 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddeleri mi olduğu sorusunun cevaplanması ile mümkündür.

Bu soruya doğru cevabın verilebilmesi ise, genel olarak hakimlerin sorumluluğundan kaynaklanan tazminat davası ile koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davasında öteden beri kabul gören ilkeler ve yasal düzenlemelerin ortaya konulması ve irdelenmesini gerektirir:

I- Genel olarak hakimlerin sorumluluğundan kaynaklanan tazminat davalarında kabul gören ilkeler ve yasal düzenlemeler

Hemen belirtilmedir ki; genel olarak kamu hizmetlerinin ifasından dolayı “Kamu Tüzel Kişileri”nin sorumlulukları hizmet kusuruna, ajanlarınki ise, onların kişisel kusurlarına tabi tutulmuştur. Hakimlerin Anayasa teminatı ( m.138/1-2 ) altında bulunan bağımsızlığı, idare hukukunda Devletin ajanların faaliyetlerinden sorumluluğunu tayin eden hizmet kusuru ölçüsünün hakimler yönünden uygulanmasına olanak vermez.

Yargı yetkisinin özellikleri, hakimlerin kişisel sorumluluğunda özel bir sorumluluk düzeninin uygulanmasını zorunlu kılmıştır. Zira, yargı görevinin bağımsızlık ve tarafsızlık içinde aksatılmadan yerine getirilmesi esastır. Gerçekten, hakimlerin diğer Devlet Memurlarının tabi bulundukları sorumluluk esaslarına bağlanmaları, yaptıkları her işlemin aleyhlerine bir tazminat davasına yol açabileceğini düşünmelerine ve bunun sonucu olarak tereddüt içinde kalmalarına yol açabilir.

Şu da belirtilmelidir ki; adaletin gerçekleşmesi, Hakim hakkında sorumsuzluk müessesesinin kabulünü gerektirmez. Ancak, hakimin hukuki sorumluluk halleri benimsenirken, yargısal faaliyetten ibaret olan esas görevinin aksatılmamasına büyük özen gösterilmesi zorunludur. Gelişigüzel bir sorumluluk sisteminin benimsenmesi, hakimin bağımsızlığını ve tarafsızlığını tehlikeye düşürebilir.

Bu düşüncelerin ışığı altında mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, Hakimin bağımsızlığı kadar, tarafsızlığını da güvence altına almak amacı ile onun hukuki sorumluluğunu sınırlı hallerde kabul etmiş ve aynı zamanda sorumluluğun tespitini özel bir usule tabi tutmuştur.

Bu bağlamda, Hakimlerin sorumluluğu mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nun 14.11.1970 gün ve 186/623 sayılı kararında da belirtildiği üzere, anılan yasa hükümlerinde, dava sebepleri tahdidi olarak gösterilmiştir.

Kanunun 573. maddesinde yer alan düzenleme gereğince, hâkimin hukuki sorumluluğu için; iki taraftan biri ile olan dostluk veya düşmanlık sebebiyle diğer taraf aleyhine kanuna ve adalete aykırı bir hüküm veya karar vermiş olması ( m.573/1 ) veya tevil veya tefsire ihtiyaç göstermeyecek derecede açık ve kesin olan bir kanun hükmüne aykırı karar vermiş bulunması ( m.573/2 ) yahut da yargılama tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanarak hüküm verilmiş olması ( m.573/3-4 ) veyahut da verilen veya sağlanan yada vaat edilen bir menfaat dolayısıyla kanuna aykırı bir hüküm verilmiş olması ( 573/5 ) gerekir.

Buna göre, Hâkimlerin görevlerini yaparken yargısal faaliyetleri sebebiyle, kasıtla veya ağır ihmalle kanuna açıkça aykırı karar vermiş olmaları durumunda, vermiş oldukları zararlar için ( mülga ) 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinde sayılan hallerde haklarında tazminat davası açılabilir.

Açıklanan hükümler, Hakimin vicdani kanaatindeki bağımsızlığını, yargı erkinin herhangi bir etki altında kalmamasını ve adalete güven duygusunun sarsılmamasını temin amacıyla Yasa’ya konulmuştur.

Yine bu amaçla, 14 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 09 Şubat 2011 tarih ve 6110 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” la, hakim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri kararlar nedeniyle açılacak tazminat ve rücu davalarında yeni düzenlemeler getirilmiş ve hakimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin, Devletin sorumlu tutulacağı esası benimsenmiştir.

6110 sayılı Kanunun 14/1-a maddesiyle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi;

“Hâkimlerin yargılama faaliyetlerinden dolayı… Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir…”

Şeklinde değiştirilmiş;

Aynı Kanunun 12. maddesiyle, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununa 93. maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesinde ise;

“Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle:

a ) Ancak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir.

b ) Kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk sebeplerine dayanılarak da olsa hâkim veya savcı aleyhine tazminat davası açılamaz.

Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılacak tazminat davaları ile rücu davalarında bu madde hükümleri; bu maddede hüküm bulunmayan hâllerde ise ilgisine göre Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanır.”

Hükmü getirilmiştir.

Görüldüğü üzere, 6110 sayılı Kanunla, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde yapılan değişiklik ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 93. maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesi ile getirilen düzenleme sonucu Devlet yasal hasım haline getirilmiş, ilgili hakimin ise ancak zorunlu ihbar olunan sıfatıyla davada yer almasına olanak tanınmıştır.

Yasa koyucu bu düzenlemeyle, Hakimlerin Anayasa teminatı ( m.138/1-2 ) altında bulunan bağımsızlığı ve öteden beri kabul görmüş olan ilkelere paralel olarak, Hakimin sorumluluğunu diğer Devlet Memurlarının tabi bulundukları sorumluluk esaslarından ayrı esaslara tabi olması ilkesini aynen muhafaza etmiş; değişiklik gerekçesinde de ifade edildiği gibi, yargılama faaliyetini yürüten hâkim ve savcıların çeşitli etkilere karşı teminat altına alınması, yargılama faaliyetlerine dayalı tazminat davalarının doğrudan hâkim ve savcıya karşı açılmasının adil yargılama ortamını yok etme tehdidinin önlenmesi görüşünden hareketle, yargısal faaliyetlerden doğan zararlar yönünden sadece hâkimin kişisel sorumluluğunu öngören bir anlayıştan vazgeçilerek, bu sorumluluktan dolayı davanın Devlete karşı açılması ile hem meydana gelebilecek tehlikeli ve zararlı durumun düzeltilip tamir edilmesi, hem de haksız davaların önlenmesi amaçlanmıştır.

Yine, 6110 sayılı Kanunla getirilen sistemde, yasal hasım hakim değil, devlet olarak kabul edilmiş; mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinde tahdidi olarak sıralanan ve az yukarıda açıklanan sorumluluk sebepleri yönünden ise her hangi bir değişiklik cihetine gidilmemiş olup; 6110 sayılı Kanunla 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununa eklenen 93/A maddesiyle, hakimlerin sorumluluğu hususunda sıfat ve süreye dair tamamlayıcı hükümler getirilmiştir.

Anılan maddede yer alan yeni düzenleme ile, devlet aleyhine tazminat davasının açılabilmesi için öngörülen sürenin başlangıcına dair esaslar açıklandıktan sonra, maddenin 7/a fıkrasında öngörülen;

“a ) Yüksek mahkemelerin başkanları, başkanvekilleri, daire başkanları ve üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Danıştay Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar,

b ) Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu müfettişleri ile adalet müfettişlerinin, yetkilerini kullanırken yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar,

nedeniyle açılacak tazminat davaları hakkında da uygulanır.”

Hükmü ile, yüksek mahkemelerin başkan ve üyeleri ile adalet müfettişleri de Hakimin sorumluluğu kapsamına dahil edilmişlerdir.

Sözü edilen maddenin 6. fıkrasında getirilen;

“Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılacak tazminat davaları ile rücu davalarında bu madde hükümleri; bu maddede hüküm bulunmayan hâllerde ise ilgisine göre Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanır.”

Şeklindeki düzenleme ile de; taraflar, süre ve sorumluluk sebeplerine ilişkin olarak uygulanması gereken hükümlere dair silsile ve atıf yapılan kanunlar gösterilmiştir.

Görüldüğü gibi, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde Yargıtay Başkan ve Üyelerinden söz edilmediği halde, 6110 sayılı Kanunla 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununa eklenen 93/A maddesinin 7/a maddesinde bu konu açıkça düzenlenerek, Yargıtay Başkan ve üyeleri dahi Hakimin sorumluluğuna dair hükümlerin kapsamına alınmıştır.

Anılan maddenin gerekçesinde ise;

“Mevzuatımızda ( HUMK m. 573-576 ) sadece hukuk hâkimlerinin tazminat sorumluluğuna ilişkin olarak özel düzenleme yer almakta, buna karşılık, koruma tedbirleri nedeniyle tazminat istemini düzenleyen Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144. maddelerindeki hükümler dışında ceza hâkimlerinin ve savcıların tazminat sorumluluğuna ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak, 25/3/1931 tarihli ve 1931/19 E., 1931/35 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararıyla, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinde sayılmayan ceza hâkimlerinin de bu madde kapsamında düşünülmesi gerektiği kabul edilmiş ve uygulama bu şekilde gelişmiştir. Keza, Yargıtay içtihatlarıyla, savcılar hakkında kanunî bir düzenleme bulunmaması ve onların hâkim olarak kabul edilemeyecekleri gerekçe gösterilerek, savcılar hakkındaki tazminat davalarının Borçlar Kanunu genel hükümlerine göre açılabileceği kabul edilmiştir. Aynı durum müfettişler açısından da söz konusudur.

Öte yandan, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 14/1/1976 tarihli ve 5/4 sayılı Kararıyla, Yargıtay başkan ve üyelerine karşı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573 ve devamı maddeleri hükümleri uyarınca, Yüce Divanda cezai mahkumiyetlerine karar verilmedikçe, doğrudan tazminat davası açılamayacağına hükmetmiş ve daha sonraki Hukuk Genel Kurulu kararlarıyla uygulama bu şekilde devam etmiştir.

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573 ilâ 576 ncı maddeleri uyarınca dava doğrudan hâkim aleyhine açılmakta, davanın açılması için davaya konu eylemin dayanağı olan davanın sonucunun beklenmesi gerekmemektedir. Buna karşılık, Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144. maddeleri uyarınca, dava Devlet aleyhine açılmakta, ayrıca dava açılabilmesi için davaya konu eylemin dayanağı olan karar veya hükmün kesinleşmesi gerekmektedir.

Bilindiği üzere; 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 46 ve devamı maddelerinde hâkimlerin hukukî sorumluluğuna ilişkin yeni bir sistem benimsenmiştir. Buna göre hâkimlerin yargısal faaliyetlerinden kaynaklanan zararlardan dolayı ancak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilecektir. Söz konusu Kanun 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girecektir. Diğer yandan, bu düzenleme sadece hâkimler ile yüksek mahkemelerin başkan ve üyelerini kapsamaktadır. 6100 sayılı Kanunun hâkimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin sisteminin hemen uygulamaya geçirilmesi ve yüksek mahkemelerin başkan ve üyeleri ile savcıların ve müfettişlerin kapsama alınması, eksik kalan ve uygulamada sorun oluşturan hususların düzenlenmesi amacıyla 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Kanuna 93. maddeden sonra gelmek üzere 93/A maddesi eklenmektedir.”

İfadeleriyle, ceza hakimleri, savcılar ve müfettişler ile Yargıtay Başkan ve Üyelerinin de bu madde kapsamına alındığı belirtilmiştir. Bu durumda, ceza hakimlerinin de maddede belirtilen “Hakim” kavramının kapsamına girdiği, Hakimlerin hukuki sorumlulukları açısından değinilen genel esasların ceza hakimleri için de geçerli olduğu ve Yasalarla belirlenen sınırlı hallerde görevlerinden dolayı hukuken sorumlu bulundukları kuşkusuzdur.

Dikkat edilmesi gereken bir başka yön, 6110 sayılı Kanunla getirilen yeni sistemde, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde sıralanan hakimin sorumluluk sebeplerini ilga eden bir düzenlemeye yer verilmemesi ve buna paralel olarak da, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun değişik 93/A maddesiyle, hakimin sorumluluk sebepleri yönünden açık bir düzenleme getirilmemiş olmasıdır.

Şu durum karşısında; 6100 sayılı Kanunun yürürlüğe girişine kadar, 6110 sayılı Kanunun değişiklik gerekçesinde de ifade edildiği gibi, genel olarak hakimin sorumluluğu hususunda öncelikle 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun değişik 93/A maddesinde öngörülen ilkelerin aranması, sorumluluk sebepleri yönünden ise 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesi hükmünün uygulanması söz konusu idi.

Nihayet, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununu ek ve değişiklikleri ile birlikte tümüyle yürürlükten kaldıran, 12.01.2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 01 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe girmiş ve “Hakimin Hukuki Sorumluluğu” başlığı altında yer verilen düzenlemeyle, 46 ila 49. maddelerinde sorumluluk sebepleri, yargılamada görevli mercii, dava dilekçesine dair özel yöntem ve davanın reddi halinde verilecek cezaya dair özel hükümler getirilmiştir.

Bu cümleden olarak, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. maddesinde yer alan sorumluluk sebepleri, az yukarıda ayrıntısıyla açıklanan ve mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. maddesinde tahdidi olarak sayılan sorumluluk sebepleri ile aynıdır. Ancak sadece, 573. maddenin ( 7 ) numaralı bendinde gösterilen nedene yer verilmemiştir.

Anılan madde gerekçesinde, “Hükümde, hâkimlerin sorumluluğunu gerektiren sebeplerin, genel olarak belirtilmediği, daha önce 1086 sayılı Kanunun 573. maddesinde olduğu gibi tahdidi olarak sayma yoluna gidildiği, böylece hâkimlerin daha ağır bir sorumluluk rejimiyle karşılaşmalarının engellenmek istenildiği” ifade edilmiştir.

Görevli yargı merciine ilişkin olarak da 47. maddede, 6110 sayılı Kanunun Geçici Madde 2/a bendindeki düzenleme aynen muhafaza edilerek;

“Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hâkimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde; Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda açılır ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Yargıtay ilgili hukuk dairesinin tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca; bu Kurulun ilk derece mahkemesi sıfatıyla tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi ise Yargıtay Büyük Genel Kurulunca yapılır.

Devletin sorumlu hâkime karşı açacağı rücu davası, tazminat davasını karara bağlamış olan mahkemede görülür.”

Hükmü öngörülmüştür.

Sözü edilen madde gerekçesinde “Maddede hâkimin kusurlu davranışları nedeniyle açılacak tazminat ve rücu davasında, görevli ve yetkili mahkeme düzenlenmiştir. Hâkimlerin sorumluluğu nedeniyle açılan tazminat davası, sıradan bir tazminat davası gibi değerlendirilmemelidir…” ifadelerine yer verildikten sonra, bu düzenlemelerin yargı bağımsızlığı ile de doğrudan doğruya ilgili olduğu vurgulanmıştır.

Açıklanan mevcut yasal durum çerçevesinde; 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93. maddesinden sonra gelmek üzere 6110 sayılı Kanunla eklenen 93/A maddesi halen yürürlükte olup, hakimin sorumluluğu hususunda öncelikle anılan 93/A maddesinde öngörülen ilkelerin aranması; sorumluluk sebepleri ve yargılama usulü yönünden ise artık, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı maddelerinin değil, anılan maddeleri yürürlükten kaldıran 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı maddelerinin uygulanması gerektiği tartışmasızdır.

Buna göre, sorumluluk sebepleri yönünden ilk etapta uygulanması gereken 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile, ceza ya da hukuk hakimi ayırımına yer verilmeksizin, hukuk ve ceza hakimleri ile savcı ve müfettişlerin ve hatta Yüksek Mahkeme Başkan ve üyelerinin de sorumluluk kapsamına alındığı; anılan madde gerekçesinde, ‘uygulamada sorun oluşturan ve eksik kalan’ yön olarak nitelendirilen ceza hakimlerinin bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri kararlar nedeniyle hukuki sorumluluklarının da sözü edilen madde kapsamında düzenlendiği her türlü duraksamadan uzaktır.

Öyle ise; ceza hakimleri de hukuk hakimleri gibi yukarıda açıklanan ilkelere paralel olarak, verdikleri kararlardan dolayı ilke bazında sorumlu değil iseler de; ceza hakiminin kasıtla hareket etmesi ve verdiği kararın yasaya aykırı olması yanında, görevini savsaklaması ( ihmali ) gibi hallerin mevcudiyeti veya 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. maddesi hükmünde sayılan diğer hallerin gerçekleşmesi durumunda, genel olarak hukuki sorumluluklarının varlığı tartışmasızdır.

Diğer bir anlatımla, koşulları mevcut olduğu takdirde, hakimin sorumluluğuna ilişkin 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. ve devamı maddelerinin, ceza ya da hukuk hakimi ayırımı yapılmaksızın, süje açısından geniş bir düzenlemeyi içerdiği kuşkusuzdur.

Filhakika aynı ilke öteden beri uygulamada da kabul edilmiş; 01.03.1926 tarih ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu ile 04.04.1929 tarih ve 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda ceza hakimlerinin genel olarak hukuki sorumluluğunu düzenleyen bir hükmün bulunmaması nedeniyle sorun, 25.03.1931 gün ve 19/35 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözülerek, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573. ve devamı maddelerinin ceza hakimleri hakkında da uygulanacağı ve sorumluluk davasının Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

İşte, öteden beri kabul gören ve uygulanan bu ilkeden hareketle, 6110 sayılı Kanunun 12. maddesiyle 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93. maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesi gerekçesinde de vurgulandığı üzere, ceza hakimleri de açıkça hakimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı maddeleri hükümlerinin kapsamına alınmıştır.

II- Koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davalarında kabul gören ilkeler ve yasal düzenlemeler:

Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasası’nda düzenlenmiş olup, 1961 Anayasası’nın 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hallerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında:

“Bu esaslar dışında işleme tabi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna gere Devletçe ödenir.”

Hükmüne yer verilmiştir.

1961 Anayasası’nda yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki” 466 sayılı Kanun’un 1. maddesinde 7 bent halinde, tazminatı gerektiren haller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Yasanın 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası haline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 10.01.1991 gün ve 3696 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır.

Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasası’nda da sürdürülmüştür. 1981 Anayasası’nın 19. maddesinde yakalama ve tutuklama koşullarına işaret edildikten sonra aynı maddenin son fıkrasında,

“Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar kanuna göre, Devletçe ödenir.”

Hükmüne yer verilmiştir. Anılan hüküm bu kez 17.10.2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile, “… bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir.”

Şeklinde değiştirilmiştir.

2005 yılına kadar 466 sayılı Kanunda düzenlenen haksız yakalama ve tutuklama dolayısıyla tazminat isteme hakkı, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenmiş olup, 2001 yılında Anayasa’nın 19. maddesinde yapılmış olan değişikliğin, bu gelişmede payı büyüktür.

Bu noktada; 01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 18. maddesi ile, 07.05.1964 gün ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun yürürlükten kaldırılmış; 466 sayılı Kanun yerine yürürlüğe konulan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Yedinci Bölümünde “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” ana başlığı altında, 141 ila 144. maddelerinde, tazminat istemi, bunun koşulları ve sonuçları, tazminatın geri alınması ve tazminat isteyemeyecek kişiler, yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiştir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Tazminat istemi” başlıklı 141. maddesinde,

” ( 1 ) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;

a ) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,

b ) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,

c ) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,

d ) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,

e ) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,

f ) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,

g ) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,

h ) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,

i ) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,

j ) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,

Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.”

Hükmüne yer verilmiştir.

Burada düzenlenen tazminat nedenleri, sayılan koruma tedbirlerine dair kararın yerindeliğine ilişkin değerlendirme yapılmasını ve sonradan haksızlığın anlaşılmasını gerektiren hükümlerdir.

Tali dava niteliğinde bulunan tazminat davası, karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her halde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde açılabilir ( CMK m.142/1 ) ve zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde, o mahkeme ile ilgili bir işlem dava konusu ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa en yakın yer ağır ceza mahkemesinde açılır ve karara bağlanır ( CMK m.142/2 ).

Dikkat edilmesi gereken yön, haksız olarak uygulanan her koruma tedbirinin, bireyin mutlak tazminat hakkını doğurmasıdır. Böyle bir hakkın doğmuş olmasına rağmen, koruma tedbirleri nedeniyle tazminat istemi, talebe bağlıdır.

Önemle işaret edilmesi gereken diğer bir husus ise, zararın giderilmesinde Devlet’in sorumluluğu cihetine gidilmesinin amacı ve çıkış noktasıdır:

Koruma tedbirleri uygulanırken kişinin hak ve özgürlükleri kısıtlanmakta ve bunun sonucunda oluşan zararların da giderilmesi gerekmektedir. Haksız yere tutuklandığı belirlenen sanığın, bundan bir zarara uğradığı muhakkaktır. Şu durumda; soruşturma ve kovuşturma toplum yararına yapıldığına ve ceza davası toplum yararına açıldığına göre, bundan da bireyin zarar görmesi halinde, bu zararı hakim değil Devlet yüklenmelidir.

İşte bu mülahazalarla, koruma tedbirlerinin uygulanmasından kaynaklanan tazminat davalarında ilk önce Devlet’in sorumluluğu cihetine gidilmiş, 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 143. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Devlet’in ödediği tazminattan dolayı kamu görevlisine rücu edebilmesini dahi, ancak görevin kötüye kullanılması şartına bağlanmıştır.

III- Genel olarak hakimlerin sorumluluğundan kaynaklanan tazminata ilişkin mevzuat ve koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davasına ilişkin mevzuatın uygulama alanları, genel kanun-özel kanun ve önceki kanun-sonraki kanun ilişkisi yönleriyle değerlendirme

Yukarıda ayrıntılı olarak ifade edildiği üzere, genel olarak hakimin sorumluluğu hukuk-ceza ayrımı yapılmaksızın 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddelerinde düzenlenmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.11.2010 gün ve E:2010/4-551 K:2010/598 sayılı kararında da vurgulandığı gibi; hâkimler, Anayasa ve yasalarla kendilerine verilen görev ve yetkileri, yazılı olan veya olmayan ancak evrensel anlamda onları da bağladığında kuşku bulunmayan etik kurallara tabi olarak yerine getirmeli; kanunları -daha geniş anlamıyla mevzuatı- usulünce uygulamalı; Anayasamızın 90. maddesi gereğince iç hukuk normu haline gelen ve kanun hükmünde bulunan Milletlerarası antlaşmaları ve uluslararası yargı kararlarını da göz ardı etmemelidir. Aksine davranışın ortaya çıkaracağı sonuçların 5237 sayılı T.C.Y.’nin 257. maddesinde açıklanan suç öğelerini içermesi durumunda da yetki ve görevin ihmalinden ya da kötüye kullanılmasından söz edilmesi olanaklıdır ( CGK 20.11.2007 gün ve 2007/5-83 E.2007/244 K. ).

Bu eylemlerin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddelerinde sayılan sorumluluk hallerinden olması durumunda da, ister ceza isterse hukuk hakimi olsun, hakimin sorumluluğu sebebiyle Devlet aleyhine tazminat istemiyle karşılaşılması söz konusu olacaktır. Sonuçta, Devlet ödediği tazminat nedeniyle sorumlu ceza ya da hukuk hakimine rücu edecektir ( 2802 s. HSK m.93/A-3, 6100 s. HMK m.46/3 ).

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddelerinde ise ceza hakimlerinin sorumluluğuna ilişkin özel bir düzenleme yer almayıp, öncelikle Devletin sorumluluğu kabul edilmekle birlikte, Devletin rücu edeceği süje hususunda hakim ve savcılar açıkça ifade edilmeksizin, “kamu görevlisine” rücu edebileceği tabiri kullanılmıştır.

Esasen, her iki sorumluluk nedeninde de, Devlet yasal hasım olarak düzenlenmekte ise de, bu düzenlemenin hareket noktası ve gerekçeleri farklı olup; genel olarak hakimlerin sorumluluğunu düzenleyen mevzuatta ( 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı maddeleri ) yargılama faaliyetini yürüten hâkim ve savcıların çeşitli etkilere karşı teminat altına alınması, yargılama faaliyetlerine dayalı tazminat davalarının doğrudan hâkim ve savcıya karşı açılmasının adil yargılama ortamını yok etme tehdidinin önlenmesi ve bu itibarla, hem meydana gelebilecek tehlikeli ve zararlı durumun düzeltilip tamir edilmesi, hem de haksız davaların önlenmesi amacına yönelik olduğu halde; koruma tedbirlerinden kaynaklanan tazminata ilişkin mevzuatta ( 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddeleri ) toplum yararına yapılan soruşturma ve kovuşturma ile açılan ceza davası sonucu bireyin zarar görmesi durumunda zararın tazminini öncelikle Devlet’in yükümlenmesi gereği ve amacına yöneliktir.

Diğer taraftan; sorumluluğun kaynağıyla ilgili olarak, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddelerinde az yukarıda anlatılan sınırlayıcı özel hükümlere yer verilmiş iken, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddelerinde arama, elkoyma, yakalama ve tutuklama hallerinde bireyin maddi ve manevi zararının giderilmesine yönelik düzenlemeler mevcuttur. Bir başka anlatımla, düzenleme alanları farklıdır.

Tüm bu açıklamalar karşısında, hakimlerin genel olarak hukuki sorumluluğunu düzenleyen mevzuat ile koruma tedbirlerinden kaynaklanan tazminata ilişkin mevzuat arasında, genel-özel kanun ilişkisi ya da önceki-sonraki kanun ilişkisinin varlığından söz edilemeyeceği açıktır.

Şu da eklenmelidir ki; yukarıdan beri açıklanan yasal durum ve ilkelerin bir diğer sonucu olarak, ceza hakimleri de 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ( mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ) maddeleri hükmüne göre sorumlu tutulabileceklerinden; 25.03.1931 ve 19/35 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’ndan sonra yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ilâ 144 madde hükümlerinin, anılan İçtihadı Birleştirme Kararına etkisinin olacağından ve bunu yürürlükten kaldıracağından söz edilmesi olanaklı değildir ( YHGKK 24.11.2010 gün, E:2010/4-551 K:2010/598 ).

O halde, hakimin verdiği karar nedeniyle zarara uğradığı iddiasıyla dava açacak olan kişinin, baştan beri anlatılan hakimin genel sorumluluk sebeplerine dayalı olarak Devlet aleyhine dava açma yolunu tercih edebileceği gibi; böyle bir dava yerine, koşullarının varlığı halinde koruma tedbirleri nedeniyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddelerine dayanarak Devlet’ten tazminat isteyebileceği de açıktır. Her iki düzenlemenin amacı, kaynağı, koşulları ve sonuçlarının birbirinden farklı olduğu ve birinin diğeri yerine geçmediği belirgin olmakla; davacının her iki başvuru yolundan birine ya da ikisine başvurmasına yasal bir engel bulunmamaktadır. Aksinin kabulü hak arama özgürlüğünün kısıtlanması anlamına gelir ki, bunun kabulü de olanaklı değildir ( Y.H.G.K.K 24.11.2010 gün, E:2010/4-551 K:2010/598 ).

IV- Sorumluluk davalarında uygulanması gereken mevzuata dair silsile ve atıf yapılan kanunların düzenlendiği 6110 sayılı Kanunla 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesinin 6. fıkrası çerçevesinde yapılan değerlendirme:

14 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 09 Şubat 2011 tarih ve 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesi ile 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’na 93. maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesinde, taraflar, süre ve rücu yönünden düzenlemelere yer verildikten sonra anılan maddenin 6. fıkrasında;

“Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılacak tazminat davaları ile rücu davalarında bu madde hükümleri; bu maddede hüküm bulunmayan hâllerde ise ilgisine göre Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanır.”

Hükmü getirilmiştir.

Anılan madde gerekçesinde ise, “… Bu maddede sorumluluk sebepleri ve yargılamanın hangi mahkemede yapılacağına dair hüküm bulunmadığından davanın konusu Ceza Muhakemesi Kanununun 141. ve devamı maddelerinde düzenlenen koruma tedbirlerine ilişkin ise Ceza Muhakemesi Kanununa; şayet bunların dışında bir sorumluluk sebebine dayanılıyorsa 1086 sayılı Kanunun 573. maddesinde sayılmış olan sebeplere bakılacaktır. Yine yargılamanın hangi mahkemede yapılacağı yönünden atıf yapılan ilgili kanunlara bakılacaktır…” ifadelerine yer verilmek suretiyle, uygulanması gereken mevzuatın belirlenmesi noktasında öncelikle ve özellikle “davanın konusu”nun ölçüt alınması gerektiği vurgulanmıştır.

Gerekçede de işaret edildiği gibi, sözü edilen maddede sorumluluk sebepleri ve görevli yargı merciine ilişkin bir hüküm bulunmadığından, “…ilgisine göre” Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ya da Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanacaktır.

Bu açık hüküm ve gerekçe karşısında; her ikisi de usul kanunu olan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ya da Ceza Muhakemesi Kanunu’ndan birinin diğerine göre özel Kanun niteliğinde bulunduğuna dair bir ibare yer almadığı belirgin olduğu gibi; anılan Kanunda değinilen her iki usul mevzuatından hangisinin uygulanacağına dair yapılacak tespitin, ne davanın tarafları ve süjesine, ne de yöntem, koşul ve sonuçlarına göre değil, “davanın konusu”na göre yapılmasının gerektiği; Kanunda yer alan “ilgisine göre” tabiriyle, o “davanın konusunun”, bir başka deyişle dava sebebi anlamında dayanak yapılan olgular ve istemin esas alınması gerektiğinin amaçlandığı her türlü duraksamadan uzaktır.

V- Tüm açıklamaların ışığı altında, temyize konu davada iddianın kapsamı ve davanın konusu itibariyle uygulanması gereken mevzuatın belirlenmesi ve dolayısıyla görev sorununun çözümü:

Görülmekte olan dava ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesine açılmış; dava dilekçesinde açıkça, ilgili hakimin ceza mahkemesinde yargılaması yapılan sanık yerine davacının gıyaben tutuklanmasına ilişkin kararının gerekli kontrol yapılmadan haksız ve hukuka aykırı olarak verildiği ileri sürülerek hâkimin hukuki sorumluluğuna dayanılmıştır.

O halde, dava sebebi anlamında dayanak yapılan olgular ve istem esas alındığında, davanın yasal dayanağı mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddeleridir.

Bu davanın sebepleri, yasal dayanakları, koşulları, sonuçları ve yargılama mercii farklıdır ve yasada özel olarak düzenlenmiştir. Çeşitli değişikliklerle halen yürürlükte olan ve bir başvuru yolu olarak varlığını koruyan bu düzenlemeye dayanan davacının talebinin inceleme mercii de yine yasa gereği Yargıtay 4. Hukuk Dairesidir.

Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında uğranılan zarara neden olan işlemlerin bir bölümü, yargısal faaliyetlere ilişkin olup, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ilâ 144 maddelerinde sayılan sınırlı hallerde devletin sorumluluğu da kabul edilmiştir.

Koruma tedbirleri nedeniyle tazminata ilişkin bu hükümler yapılan muhakeme sonunda başlangıçta haklı görülen tedbirin bilahare haksız ya da hukuka aykırı olduğunun anlaşılması halinde bundan zarar gören kimselerin, bu zararlarının karşılanmasına yöneliktir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesi hangi hallerde tazminat istenebileceğini, 142. maddesi bunun koşullarını, 143. ve 144. maddeleri ise tazminatın geri alınmasını ve tazminat isteyemeyecek kişileri düzenlemiştir. Burada düzenlenen tazminat nedenleri sayılan koruma tedbirlerine dair kararın yerindeliğine ilişkin değerlendirme yapılmasını ve sonradan haksızlığın anlaşılmasını gerektiren hükümlerdir.

Oysa, eldeki davada hakimin kararındaki gıyabi tutuklamaya ilişkin takdirin ( yani esasın ) yerindeliği değil; bu takdirin gerçek sanık yerine, gerekli inceleme yapılmaksızın, bir kısım kimlik bilgileri sanıkla örtüşen davacı yönünden kullanılması zararın kaynağıdır ve hakimin hukuka aykırı olarak verdiği kararla HUMK’nun 573. maddesini ihlal ettiği ileri sürülmüştür.

Öyleyse bu davada, ortada haksız tutuklama nedeniyle tazminat istemi değil; hakimin sorumluluğuna dayalı bir tazminat istemi söz konusudur.

O halde eldeki davanın da bu çerçevede çözümü gerekmektedir. Zira, hakimin eylemi, kanun hükmüne aykırı olarak verdiği kararıyla kişinin özgürlüğünün kısıtlanması suretiyle zararına neden olmak şeklinde ortaya konulmuştur.

Davacı taraf, dava açarken açıkça hakimin sorumluluğuna dayanmıştır. Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenen sorumluluk türüne dayanmadığına göre hukuken başvurabileceği diğer yol olan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ( Hukuk Muhakemeleri Kanunu )’nda düzenlenen hakimin sorumluluğuna ( dolayısıyla da son yasal durum itibariyle devletin sorumluluğuna ) gidemeyeceğini kabul etmek olanaklı değildir. Aksi halde hak arama özgürlüğünün kısıtlanması söz konusu olur ki, böyle bir kabul şekli ne anayasa, ne yasalar ne de uluslararası değerlere uygun düşmeyecektir.

Nitekim, aynı ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.11.2010 gün, E:2010/4-551 K:2010/598 sayılı kararında da benimsenmiştir.

Burada yinelemekte ve önemle vurgulamakta yarar vardır ki; ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nce verilen temyize konu görevsizlik kararına gerekçe gösterilen, 14 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 12. maddesi ile 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’na 93. maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesinin 6. fıkrasında yer alan düzenlemede özel kanun-genel kanun ayrımına gidilmeksizin; 93/A maddesinde düzenlenmemiş olan sorumluluk sebepleri ve görevli merci yönünden uygulanacak usul kanununun belirlenmesi noktasında, davanın tarafları, süjesi, işlemin sorumlusu, kısaca “ilgilisi” ya da başka unsurlar değil; sorumluluk davasının konusu, yani istem ve dava konusunun usul kanunuyla “ilgisi” esas alınmıştır.

Bu yönüyle de; dava dilekçesinde ilgili hakimin ceza mahkemesinde yargılaması yapılan sanık yerine davacının gıyaben tutuklanmasına ilişkin kararının gerekli kontrol yapılmadan haksız ve hukuka aykırı olarak verildiği ileri sürülmek suretiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddelerine dayanıldığına göre; hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan böyle bir davanın konusunun, koruma tedbirlerine aykırı tazminat istemine ilişkin bulunduğu ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ila 144 maddeleri hükümlerine göre Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerektiğinden söz edilmesi olanaklı değildir.

Hal böyle olunca; tüm bu yasal düzenlemeler ve açıklamalar karşısında, hakimin genel olarak hukuki sorumluluğundan kaynaklanan ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93/A maddesi ile mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve devamı ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı ) maddeleri hükümleri uyarınca çözümlenmesi gereken davanın, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 47. maddesi uyarınca Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde görülüp sonuçlandırılması gerekir.

Bu itibarla, davaya bakmaya görevli bulunan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla ve Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu mülahazasıyla verdiği, dava dilekçesinin reddine dair kararın usul ve yasaya aykırı bulunarak bozulmasına karar verilmiştir.

SONUÇ : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile davaya bakmaya görevli bulunan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla ve Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu mülahazasıyla verdiği, dava dilekçesinin reddine dair kararın 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3″ atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 14.03.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.

yarx

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 39 takipçiye katılın