5237 SAYILI TCK MADDE 226 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

5. CEZA DAİRESİ

E. 2011/7296

K. 2011/4965

T. 23.6.2011

• ALENEN MÜSTEHCEN YAYIN SATMAK ( Sanığın Suç Tarihinde 18 Yaşını İkmal Etmediği – Bakırköy Çocuk Mahkemelerinin Yargı Çevresinin Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi Yargı Çevresi İle Aynı Olmak Üzere Belirlendiğinin Gözetileceği )

• ÇOCUK MAHKEMESİNİN GÖREV ALANI ( Sanığın Suç Tarihinde 18 Yaşını İkmal Etmediği – Bakırköy Çocuk Mahkemelerinin Yargı Çevresinin Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi Yargı Çevresi İle Aynı Olmak Üzere Belirlendiğinin Gözetilerek Görevsizlik Kararı Verileceği )

• YAŞ KÜÇÜKLÜĞÜ NEDENİYLE İNDİRİM ( Alenen Müstehcen Yayın Satmak – Cezadan İndirim Yapılacağı )

5237/m.31, 226

ÖZET : Alenen müstehcen yayın satmak veya kiralamak suçundan sanık il çocuk mahkemelerinin yargı çevresinin il mülki sınırları ile belirlendiği, ilin mülki sınırlarının il ve ilçeleri kapsayan idari sınırları ihtiva ettiği, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun kararı ile Bakırköy çocuk mahkemelerinin yargı çevresinin Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi yargı çevresi ile aynı olmak üzere belirlendiği cihetle, görevsizlik kararı verilmesi gerekir.

Suçun işlendiği tarihte 18 yaşını ikmâl etmediği anlaşılan sanık hakkında tayin olunan cezadan, indirim yapılmaması hukuka aykırıdır.

DAVA : Alenen müstehcen yayın satmak veya kiralamak suçundan sanığın, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 226/4, 62, 52. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 80 Türk lirası adlî para cezası ile cezalandırılmasına, sanığın hapis cezasının aynı Kanun’un 51. maddesi gereğince ertelenmesine dair Küçükçekmece 9. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 22.4.2009 tarihli ve 2007/1359 esas, 2009/275 Sayılı kararının, dosya kapsamına göre;

1- )5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 25/1. maddesinde “Çocuk Mahkemesi, tek hâkimden oluşur. Bu mahkemeler her il merkezinde kurulur. Ayrıca bölgelerin coğrafî durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirlenen ilçelerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun olumlu görüşü alınarak kurulabilir.” hükmü ile anılan Kanun’un 27/1. maddesindeki “Çocuk Mahkemelerinin yargı çevresi kurulduğu il ve ilçe mülki sınırlarıyla belirlenir.” şeklindeki düzenlemelerden, il çocuk mahkemelerinin yargı çevresinin il mülki sınırları ile belirlendiği, ilin mülki sınırlarının il ve ilçeleri kapsayan idari sınırları ihtiva ettiği, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 27.10.2005 tarihli ve 722 Sayılı kararı ile Bakırköy çocuk mahkemelerinin yargı çevresinin Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi yargı çevresi ile aynı olmak üzere belirlendiği cihetle, görevsizlik kararı verilmesi gerektiğinin gözetilmemesinde,

2- )Kayden 17.5.1988 doğumlu olup suçun işlendiği 17.5.2006 tarihinde 18 yaşını ikmâl etmediği anlaşılan sanık hakkında tayin olunan cezadan, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 31/3. maddesi gereğince indirim yapılmamış bulunulmasında,

3- )8.2.2008 tarihli ve 26781 Sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5728 Sayılı Temel Ceza Kanunlarına Uyum Amacıyla Çeşitli Kanunlarda ve Diğer Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 562. maddesiyle değişik 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi uyarınca hükümün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağı hususunun kararda değerlendirilmemesinde, isabet görülmediğinden bahisle C.M.K.nun 309. maddesi uyarınca bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 8.4.2011 gün ve 18421 Sayılı kanun yararına bozma istemine atfen C.Başsavcılığından tebliğname ile daireye ihbar ve dava evrakı birlikte tevdii kılınmakla incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Kanun yararına bozma istemine dayanan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ihbarname içeriğinin yerinde olduğu anlaşıldığından Küçükçekmece 9.Asliye Ceza Mahkemesi’nin 22.4.2009 tarihli 2007/1359 Esas, 2009/275 Sayılı kararının C.M.K.nun 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA, müteakip işlemlerin mahallinde yapılmasına, dosyanın merciine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 23.6.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5237 SAYILI TCK MADDE 226 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

14. CEZA DAİRESİ

E. 2011/8283

K. 2012/356

T. 17.1.2012

• MÜSTEHCEN İÇERİKLİ CD SATMAK ( Doğal Olmayan Anal ve Oral Yollardan Yapılan Cinsel Davranışlara İlişkin Görüntülerin Yer Aldığı – 5237 S.K. Md. 226/4’teki Suçun Oluşabileceği )

• DOĞAL OLMAYAN YOLLARDAN YAPILAN CİNSEL DAVRANIŞ ( Müstehcen İçerikli Cd Satmak/Anal ve Oral Yollardan Yapılan Cinsel Davranışlara İlişkin Görüntülerin Yer Aldığı – 5237 S.K. Md. 226/4’teki Suçun Oluşabileceği )

• GÖREVLİ MAHKEME ( Müstehcen İçerikli Cd Satmak/Anal ve Oral Yollardan Yapılan Cinsel Davranışlara İlişkin Görüntülerin Yer Aldığı – 5237 S.K. Md. 226/4’teki Suçun Oluşabileceği/Asliye Ceza Mahkemesinin Görevli Olduğu )

• ASLİYE CEZA MAHKEMESİNİN GÖREV KAPSAMI ( Müstehcen İçerikli Cd Satmak/Anal ve Oral Yollardan Yapılan Cinsel Davranışlara İlişkin Görüntülerin Yer Aldığı – 5237 S.K. Md. 226/4’teki Suçun Oluşabileceği/Asliye Ceza Mahkemesinin Görevli Olduğu )

5237/m.226

ÖZET : Müstehcen içerikli CD satmak suçunda doğal olmayan anal ve oral yollardan yapılan cinsel davranışlara ilişkin görüntülerin yer aldığının bildirilmesi karşısında CD’leri satışa ve başkalarının kullanımına sunma eyleminin 5237 sayılı TCK.nun 226/4. maddesinde yer alan suçu oluşturabileceği, bu suça ilişkin delilleri değerlendirme ve suç vasfını belirleme görevinin asliye ceza mahkemesine ait olduğu gözetilmelidir.

DAVA : Müstehcen içerikli CD satmak suçundan sanığın yapılan yargılaması sonunda; atılı suçtan mahkumiyetine dair Fatih 1. Sulh Ceza Mahkemesinden verilen 15.05.2008 gün ve 2005/1237 Esas, 2008/538 Karar sayılı hükmün süresi içinde Yargıtayca incelenmesi sanık müdafii tarafından istenilmiş olduğundan dava evrakı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığından tebliğname ile Daireye gönderilmekle incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : VCD inceleme ve izleme tutanağı içeriğine göre, sanığın satışa sunduğu ileri sürülen CD’lerde doğal olmayan anal ve oral yollardan yapılan cinsel davranışlara ilişkin görüntülerin yer aldığının bildirilmesi karşısında, CD’leri satışa ve başkalarının kullanımına sunma eyleminin 5237 sayılı TCK.nun 226/4. maddesinde yer alan suçu oluşturabileceği, bu suça ilişkin delilleri değerlendirme ve suç vasfını belirleme görevinin asliye ceza mahkemesine ait olduğu gözetilerek 5235 sayılı Kanunun 11, geçici 1 ve CMK.nın 4. maddeleri gereğince görevsizlik kararı verilmesi gerekirken yargılamaya devamla hüküm kurulması,

SONUÇ : Kanuna aykırı, sanık müdafiin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, sair yönleri incelenmeyen hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gözetilerek CMUK.nun 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 12.07.2011 tarih ve 233 sayılı kararı ile Fatih ilçesi adli teşkilatı kapatıldığından dosyanın İstanbul 20. Sulh Ceza Mahkemesine gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, 17.01.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5237 SAYILI TCK MADDE 225 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

5. CEZA DAİRESİ

E. 2007/2862

K. 2007/2469

T. 2.4.2007

• TEŞHİRCİLİK ( Hayasızca Hareket Etmek Suçu Takibi Şikayete Bağlı Suçlardan Olmadığı – İddianamenin İadesi Kararının Hukuka Aykırı Olduğu ve Bu Nedenle Karara Yapılan İtirazı İnceleyen Asliye Ceza Mahkemesince İtirazın Kabulü Gerektiği )

• HAYASIZCA HAREKET ETMEK ( Takibi Şikayete Bağlı Suçlardan Olmadığı – İddianamenin İadesi Kararının Hukuka Aykırı Olduğu ve Bu Nedenle Karara Yapılan İtirazı İnceleyen Asliye Ceza Mahkemesince İtirazın Kabulü Gerektiği )

• TAKİBİ ŞİKAYETE BAĞLI OLMAYAN SUÇ ( Hayasızca Hareket Etmek – İddianamenin İadesi Kararının Hukuka Aykırı Olduğu ve Bu Nedenle Karara Yapılan İtirazı İnceleyen Asliye Ceza Mahkemesince İtirazın Kabulü Gerektiği )

• İDDİANAMENİN İADESİ ( Hayasızca Hareket Etmek Suçu Takibi Şikayete Bağlı Suçlardan Olmadığı – İddianamenin İadesi Kararının Hukuka Aykırı Olduğu ve Bu Nedenle Karara Yapılan İtirazı İnceleyen Asliye Ceza Mahkemesince İtirazın Kabulü Gerektiği )

5237/m.225

5271/m.253

ÖZET : 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 225. maddesinde düzenlenen hayasızca hareket etmek suçu takibi şikayete bağlı suçlardan olmadığı gibi, 5560 sayılı Yasa ile değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 253. maddesinin birinci fıkrasının ( b ) bendinde sayılan suçlardan da olmadığı cihetle iddianamenin iadesi kararının hukuka aykırı olduğu ve bu nedenle karara yapılan itirazı inceleyen Bakırköy 6.Asliye Ceza Mahkemesince itirazın kabulü yerine reddine karar verilmesi, yasaya aykırıdır.

DAVA : Teşhircilik suçundan şüpheli Halil Işık hakkında yapılan soruşturma evresi sonucunda; Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 05.12.2006 tarihli ve 2006/50092-3120 sayılı iddianamenin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 170. maddesine uygun bulunmadığından bahisle aynı Kanun’un 174. maddesi gereğince iadesine dair, Bakırköy 3.Sulh Ceza Mahkemesinin 15.12.2006 tarihli ve 2006/861 sayılı iddianame değerlendirme kararına yönelik itirazın reddine ilişkin Bakırköy 6.Asliye Ceza Mahkemesinin 21.12.2006 tarihli ve 2006/143 müteferrik sayılı kararının; 5237 sayılı TCK.nun “Hayasızca hareketler” kenar başlıklı 225. maddesinde “Alenen cinsel ilişkide bulunan veya teşhircilik yapan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” hükmünün yer aldığı ve takibi şikayete bağlı suçlardan olmadığı gibi, şikayete tabi olmamasına rağmen uzlaşma hükümlerinin uygulanabileceği belirtilen 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 253. maddesinin birinci fıkrasının ( b ) bendinde sayılan suçlardan da olmaması karşısında, uzlaşma hükümlerinin uygulanamayacağına nazaran, itirazın kabulü yerine yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi gereğince bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 21.02.2007 gün ve 8710 sayılı kanun yararına bozmaya atfen C.Başsavcılığından tebliğname ile daireye ihbar ve dava evrakı ile birlikte tevdii kılınmakla gereği düşünüldü:

KARAR : 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 225. maddesinde düzenlenen hayasızca hareket etmek suçu takibi şikayete bağlı suçlardan olmadığı gibi, 5560 sayılı Yasa ile değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 253. maddesinin birinci fıkrasının ( b ) bendinde sayılan suçlardan da olmadığı cihetle iddianamenin iadesi kararının hukuka aykırı olduğu ve bu nedenle karara yapılan itirazı inceleyen Bakırköy 6.Asliye Ceza Mahkemesince itirazın kabulü yerine reddine karar verilmesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı, bu itibarla kanun yararına bozmaya dayanan ihbarname içeriği yerinde görülmekle kesin olarak verilen Bakırköy 6.Asliye Ceza Mahkemesinin 21.12.2006 tarihli ve 2006/143 müteferrik sayılı kararının CMK.nun 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA, müteakip işlemlerin mahallinde yerine getirilmek üzere dosyanın Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 02.04.2007 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5237 SAYILI TCK MADDE 225 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

5. CEZA DAİRESİ

E. 2010/6074

K. 2010/6241

T. 15.7.2010

• HAYASIZCA HAREKETLER (Sanığın Alenen Hayasızca Vaz’u Harekette Bulunmak Olarak Tespit Edilen Eyleminin 765 S.K. Hükmünün Lehe Olduğunun Gözetileceği)

• LEHE KANUN (Alenen Hayasızca Hareketler Suç Tarihinin Eski Ceza Kanunu Zamanında İşlediği – 765 S.K.’da Bu Suçu Düzenleyen Hükmün Sanık Lehine Olduğu)

5237/m.225

765/m.419

ÖZET : Suç tarihi 2004 olarak kabul edilerek sanığın alenen hayasızca vaz’u harekette bulunmak olarak tespit edilen eyleminden dolayı 5237 sayılı kanuna göre 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına şeklinde hüküm kurulmuş ise de, mülga 765 sayılı TCK.nun alenen hayasızca vaz’u hareket suçunu düzenleyen hükmünün sanık lehine olduğu gözetilmelidir.

DAVA : Gereği düşünüldü:

KARAR : Alenen hayasızca vaz’u harekette bulunmak suçundan sanığın 5237 sayılı TCK.nun 225. maddesi gereğince 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına dair, Akhisar 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 27.06.2008 gün ve 2004/467 Esas, 2008/342 sayılı kararının;

Mahkemece suç tarihinin 05.06.2004 olarak kabul edilerek sanığın alenen hayasızca vaz’u harekette bulunmak olarak tespit edilen eyleminden dolayı 5237 sayılı TCK.nun 225. maddesine göre 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına şeklinde hüküm kurulmuş ise de, mülga 765 sayılı TCK.nun alenen hayasızca vaz’u hareket suçunu düzenleyen 419/ilk cümlesinde 15 günden 2 aya kadar hapis ve adli para cezasının öngörülmesi karşısında, 765 sayılı Kanunun anılan hükmünün sanık lehine olduğu gözetilmeksizin 5237 sayılı Kanunun 225. maddesi hükmünün uygulanması suretiyle fazla ceza tayin edilmesinde isabet görülmediğinden bahisle, 5271 sayılı CMK.nun 309. maddesi gereğince bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 27.05.2010 gün ve 33698 sayılı Kanun Yararına Bozmaya atfen C.Başsavcılığından tebliğname ile daireye ihbar ve dava evrakı tevdii kılınmakla incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR VE SONUÇ : Kanun yararına bozma istemine dayanan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ihbarname içeriğinin yerinde olduğu anlaşıldığından Akhisar 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 27.06.2008 tarihli 2004/467 Esas, 2008/342 sayılı kararının CMK.nun 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA, mahkemece teşdiden ceza tayin edildiğinden ve takdir hakkı kullanılması gerektiğinden, müteakip işlemlerin mahallinde yapılmasına, dosyanın merciine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 15.07.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5237 SAYILI TCK MADDE 225 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

4. CEZA DAİRESİ

E. 2008/20449

K. 2010/19861

T. 1.12.2010

• HAYASIZCA HAREKETLER ( Alkollü Sanığın Gece 03.15 Sıralarında İşlek Olmayan Yol Kenarına Sıkışması Nedeniyle İdrar Yapma Eyleminde Atılı Suçun Teşhir Ögesinin Oluşmadığı )

• ALKOLLÜ SANIĞIN YOL KENARINA İDRARINI YAPMASI ( Hayasızca Hareketler – Gece 03.15 Sıralarında İşlek Olmayan Yol Kenarına Sıkışması Nedeniyle İdrar Yapma Eyleminde Atılı Suçun Teşhir Ögesinin Oluşmadığı )

• YOL KENARINA İDRAR YAPMA ( Hayasızca Hareketler – Alkollü Sanığın Gece 03.15 Sıralarında İşlek Olmayan Yol Kenarına Sıkışması Nedeniyle İdrar Yapma Eyleminde Atılı Suçun Teşhir Ögesinin Oluşmadığı )

5237/m.225

ÖZET : Alkollü sanığın gece 03.15 sıralarında işlek olmayan yol kenarına sıkışması nedeniyle idrar yapma eyleminde, atılı suçun teşhir ögesinin oluşmadığı gözetilmeden, yasal ve yerinde olmayan gerekçeyle TCY.nın 225.maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi, yasaya aykırıdır.

DAVA : Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR : Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

KARAR : Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede ;

1-Yargılama ve olayın kanıtlanmasına ilişkin gerekçe: Sanığa yükletilen görevliye direnme eylemiyle ulaşılan çözümü haklı kılıcı zorunlu öğelerinin ve bu eylemin sanık tarafından işlendiğinin Yasaya uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı; böylece olaylara ilişkin sorunlarda gerekçenin yeterli bulunduğu,

Hukuksal tanı: Eylemin doğru olarak nitelendirildiği ve Yasada öngörülen suç tipine uyduğu,

Yaptırım: Cezanın yasal bağlamda uygulandığı,

Yasal koşulları oluşmasına karşın, tekerrür hükümleri uygulanmamış ise de, karşı temyiz olmadığından bozma yapılamayacağı,

Anlaşıldığından sanık Fedakar B.’ın ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmemiş olmakla, tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA,

2-Hayasızca harekette bulunma suçuna ilişkin temyize gelince;

Yapılan incelemede, başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.

Ancak; alkollü sanığın gece 03.15 sıralarında işlek olmayan yol kenarına sıkışması nedeniyle idrar yapma eyleminde, atılı suçun teşhir ögesinin oluşmadığı gözetilmeden, yasal ve yerinde olmayan gerekçeyle TCY.nın 225.maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi,

SONUÇ : Yasaya aykırı ve sanığın temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 01.12.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5237 SAYILI TCK MADDE 222 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2007/1-38

K. 2007/44

T. 20.2.2007

• KASITLI ADAM ÖLDÜRME ( Devletin Birliği ve Ülke Bütünlüğünü Bozmaya Yönelik Faaliyetler – Yargıtay C.Başsavcılığının Özel Dairece Verilen Görevsizlik Kararına Karşı 5271 Sayılı Yasanın 308. Maddesindeki Yetkiye Dayanarak “Olağanüstü İtiraz Yasa Yolu”na Başvuramayacağı )

• OLAĞANÜSTÜ İTİRAZ YASA YOLUNA BAŞVURMA YETKİSİ ( Yargıtay C.Başsavcılığının Özel Dairece Verilen Görevsizlik Kararına Karşı 5271 Sayılı Yasanın 308. Maddesindeki Yetkiye Dayanarak Başvurma Yetkisi Bulunmadığı )

• YARGITAY DAİRELERİ ARASINDA GÖREVSİZLİK KARARI ( Gerçek Anlamda Bir Görev Değil İşbölümü İlişkisi Olduğu – Ceza Daireleriyle İlgili “İşbölümü”Nün, Yargıtay’ın İç Düzenini İlgilendirdiği Ve Tarafların Takip Ve Denetimine Konu Olamayacağı Kabul Edildiği )

• ÖN MESELE ( “Olağanüstü İtiraz Yasa Yolu Yetkisi”nin Yargıtay Ceza Daireleri Arasındaki Görevsizlik Kararlarını Kapsayıp Kapsamadığı Hususunun Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. Maddesi Uyarınca “Ön Mesele” Olarak Halli Gerektiği )

• ÖZEL DAİRECE VERİLEN GÖREVSİZLİK KARARINA KARŞI YASA YOLU ( Yargıtay C.Başsavcılığının 5271 Sayılı Yasanın 308. Maddesindeki Yetkiye Dayanarak “Olağanüstü İtiraz Yasa Yolu”na Başvuramayacağı )

1412/m.322

2797/m.7,14,17

5237/m.35,37,38,82,220,222,302,316

5271/m.250,308

ÖZET : Olayda, 1. Ceza Dairesi ile Yargıtay Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık Özel dairenin görevsizlik kararı vererek dosyayı 9. Ceza Dairesine gönderip gönderemeyeceği konusuna ilişkindir.

Öncellikle, 5271 sayılı CYY’nın 308. maddesiyle Başsavcıya tanınan “olağanüstü itiraz yasa yolu yetkisi”nin Yargıtay ceza daireleri arasındaki görevsizlik kararlarını kapsayıp kapsamadığı hususunun Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca “ön mesele” olarak halli gerekmektedir.

Yargıtay Dairelerinin görevleriyle ilgili işbölümü 2797 sayılı Yargıtay Yasasının 14. maddesinde düzenlenmiş, Yargıtay İç Yönetmeliğinin 32/2. maddesi ise; Yargıtay Başkanlar Kurulu’na bazı koşullarda Dairelerin görevlerine giren suç türleri ile ilgili temyiz incelemelerinin bir daireden alınıp diğerine verilmesi doğrultusunda değişiklik yapma yetkisi tanımıştır.

Yargıtay daireleri arasındaki ilişkinin gerçek anlamda bir görev değil, işbölümü ilişkisi olduğu öteden beri kabul edilegelmekte; ceza daireleri arasında işbölümüne ilişkin olarak ortaya çıkabilecek benzer uyuşmazlıkların çözümü, Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu’nca idari görev cümlesinden olmak üzere karara bağlanmaktadır. Bu kabulün doğal sonucu olarak ceza yargılaması müessesesi olan “görev” kamu düzenini ilgilendirdiği ve kamu davasının taraflarının takip ve denetimine tabi bulunduğu halde, ceza daireleriyle ilgili “işbölümü”nün, Yargıtay’ın iç düzenini ilgilendirdiği ve tarafların takip ve denetimine konu olamayacağı kabul edilmektedir.

Buna göre; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının; Özel Dairece verilen görevsizlik kararına karşı 5271 sayılı Yasanın 308. maddesindeki yetkiye dayanarak “olağanüstü itiraz yasa yolu”na başvurma yetkisi bulunmadığından itirazın reddi gerekir.

DAVA : Van Cumhuriyet Başsavcılığının 03.03.2006 tarih ve 750-31 sayılı iddianamesi ile; devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemde bulunmak, bir kişiyi öldürmek, iki kişiyi öldürmeye kalkışmak ve suç işlemek için anlaşmak suçlarını işlediklerinden bahisle, 5237 sayılı Yasanın; 302/1. ve 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri, 5237 sayılı Yasanın 302/2. maddesi yollamasıyla 82/1-c maddesi, 5237 sayılı Yasanın 302/2. maddesi yollamasıyla iki kez olmak üzere 82/1-c ve 35/1. maddeleri, 5237 sayılı Yasanın 316/1. maddesi ve 5237 sayılı Yasanın 53. ve 63. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları için haklarında kamu davası açılmış bulunan sanıklar Ali, Özcan ve Veysel’in yargılamaları sonunda; sanık Veysel hakkındaki kamu davasının ayrılmasına, sanıklar Ali ve Özcan’ın “…işledikleri sabit olan, dosyası ayrılan diğer sanık Veysel ile birlikte suç işlemek için kurulmuş örgütün üyesi olmak suçundan; 5237 sayılı Yasanın 220/2, 220/3 ve 62/1. maddeleri uyarınca 1 yıl 10 ay 27 gün hapis; mağdur Seferi’ye karşı suç işlemek için kurulmuş silahlı örgütün amaçları doğrultusunda bomba ile tasarlayarak adam öldürmeye kalkışmak suçundan; 5237 sayılı Yasanın 37/1. maddesi yollamasıyla 82/1- ( a )- ( c ), 35/2 ve 62. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay hapis; maktul Mehmet’e karşı suç işlemek için kurulmuş ve silahlı örgütün amaçları doğrultusunda bomba ile olası kastla adam öldürmek suçundan; 5237 sayılı Yasanın 37/1. 82/1- ( c ), 61/2. madde yollamasıyla 21/2 ve 62/1. maddeleri uyarınca 25 yıl hapis; mağdur Metin’e karşı suç işlemek için kurulmuş silahlı örgütün amaçları doğrultusunda bomba ile olası kastla adam yaralama suçundan, 5237 sayılı Yasanın 37/1. 86/2, 86/3- ( e ), 61/2. madde yollamasıyla 21/2. ve 62/1. maddeler uyarınca 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluklarına, mahsuba, tutukluluk hallerinin devamına, olayda kullanılan devlet malı silahların H… İl Jandarma Alay Komutanlığına iadesine, zoralıma, suç eşyası olmayan bir kısım eşyanın suç delili olarak saklanmasına, bir kısmının sahibine iadesine, yargılama giderine, 5237 sayılı Yasanın 50. ve 51. maddelerinin uygulanmasına yer olmadığına..” dair 5271 sayılı Yasanın 250. maddesince özel yetkili Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 19.06.2006 gün ve 45-74 sayı ile ve oyçokluğuyla verilen karar; sanık Özcan müdafii ve sanık Ali müdafii tarafından lehte, müdahiller vekillerince aleyhte ve yerel Cumhuriyet savcısı tarafından soruşturmayı genişletme ve görevsizlik gerekçelerini de içerecek şekilde lehte temyiz edilmiştir.

Dosya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 16.10.2006 gün ve 211049 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay 1. Ceza Dairesine gönderilmiştir.

Dosyayı inceleyen 1. Ceza Dairesince duruşma yapıldıktan sonra 01.02.2007 gün ve 6157-21 sayı ile;

“İddianamedeki tavsife, temyiz kapsamına ve tavsife uygun sevk maddesine göre; Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemde bulunmak suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 302/1. maddesi, 3713 sayılı Yasanın 5. maddesi, adam öldürmek ve adam öldürmeye teşebbüs etmek suçlarından 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 302/2. maddesi yollamasıyla 82/1-c maddesi, Türk Ceza Kanununun 302/2. maddesi yollamasıyla 82/1-c, 35/1. maddesi ( 2 defa ) ve suç işlemek için anlaşmak suçundan Türk Ceza Kanununun 316/1. maddesi uyarınca açılan kamu davalarından kurulan hükümlerle ilgili temyizen inceleme görevi Yargıtay Yüksek 9. Ceza Dairesinin görevine girdiğinden, Yargıtay Kanununun 14. maddesi uyarınca Dairemizin GÖREVSİZLİĞİNE, dosyanın 9. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına ( TEVDİİNE )..” oyçokluğu ile karar verilirken;

Daire Başkanvekili M. Yalçın ile Daire Üyesi S.Z. İskender;

“1- İddianamede olay; H…

… Jandarma Komutanlığında görevli astsubay olan sanıkların gerçek amaçlarının, olaydan önceki tarihlerde Ş… İlçe merkezinde bomba patlatılması, 5 askerin şehit olması, güvenlik güçlerinden ve vatandaşlardan yaralananların olması ile sonuçlanan olayların sorumlusu olarak gördükleri, 1984 yılında PKK terör örgütünce Ş… İlçe Jandarma Komutanlığına yapılan silahlı saldırıda kılavuzluk yapmak, Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmak suçlarından yargılanıp ceza alan, bir süre cezaevinde yatan Seferi’ye, onun ve bağlı olduğu PKK terör örgütünün başvurduğu yöntem ile yanıt vermek olduğu; aralarında anlaşan sanıkların, Seferi’yi öldürmek veya ona zarar vermek amacıyla ona ait kitapevine iki adet el bombası attıkları, Mehmet’in öldüğü, Metin’in yaralandığı, Seferi’nin isabet almadığı; PKK terör örgütü ile bu şekilde mücadele etmenin örgütün istediği sonuçları elde etmesine uygun bir ortam yarattığı, somut olay ve sonrası meydana gelen toplumsal olaylar nedeniyle kamu düzeninin bozulduğu biçiminde anlatılmıştır.

2- İddianame başlığında sanıklara atılı suçlar ve uygulanması gereken yasa maddeleri olarak;

a ) Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemde bulunmak ( 5237 sayılı TCK. m. 302/1 ),

b ) Adam öldürmek ( 5237 sayılı TCK. m. 302/2,82/1-c ),

c ) Adam öldürmeye kalkışmak ( 5237 sayılı TCK. m. 302/2,82/1-c,35/1 ( iki kez ) ),

d ) Suç işlemek için anlaşmak ( 5237 sayılı TCK. m. 316/1 ),

Gösterilmiştir.

3- İddianamede olayın anlatılış biçiminden, öldürme ve öldürmeye kalkışmak suçlarından dava açıldığını kabul etmek mümkündür.

Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmak suçundan dava açıldığından söz edilebilmesi için, sanıkların;

A ) Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik bir fiili işleyen kişilerden olmaları ( 5237 sayılı TCK. m. 37/1 ),

B ) Bu suçu işleyeni araç olarak kullanmaları ( 5237 sayılı TCK. m. 37/2 ),

C ) Başkasını bu suçu işlemeye azmettirmeleri ( 5237 sayılı TCK. m. 38/1 ),

D ) Bu suçun işlenmesine;

a- “Bu suçu işlemeye teşvik etmek veya suç işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat etmek,

b- Bu suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak,

c- Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak”” suretiyle yardım etmeleri gerekmektedir ( 5237 sayılı TCK. m. 39 ).

Oysa, iddianamede olayın anlatılış biçiminden, olayda bu koşullardan herhangi birisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmak suçundan dava açıldığını, öldürme ve öldürmeye kalkışma suçlarının bu suçun işlenmesi sırasında işlendiğini kabul etmek mümkün değildir.

4- 2797 sayılı Yargıtay Yasasının 14. maddesinde;

a ) Kasten adam öldürme suçlarına ( 5237 sayılı TCK. m. 81,82 ) ilişkin hükümleri inceleme ve karara bağlama görevinin Yargıtay Birinci Ceza Dairesine ait olduğu,

b ) Ceza Dairelerinin görevlerinin belirlenmesinde, iddianamede olayın anlatılış biçiminin esas alınacağı,

c ) Birden çok suçlarla ilgili davalarda en ağırını incelemeye yetkili dairenin görevli olduğu,

Belirtilmiştir.

5- Açıldığı kabul edilen davalardan en ağır cezayı gerektireni adam öldürme suçuna ilişkin davadır ( m. 82 ).

6- İnceleme görevle sınırlı olarak yapıldığından ve Dairemizin görevini etkilemediğinden, “suç işlemek için anlaşmak” suçuna ilişkin dava hakkında görüş bildirilmemiştir.

7-

Temyize konu hükümleri inceleme ve karara bağlama görevinin Dairemize ait olduğu düşüncesiyle, çoğunluğun görevsizlik kararına katılmıyoruz.”

Şeklinde karşıoy kullanmışlardır.

Yargıtay 1. Ceza Dairesinin kararı üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 02.02.2006 gün ve 211049 sayı ile;

“CMK’nın 308. maddesinde, “Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re’sen veya istem üzerine, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kurulu’na itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz” denilmek suretiyle olağanüstü kanun yolu olarak itiraz müessesesi düzenlenmiştir.

Madde metninde, itiraz yoluna başvurulacak karar yönünden bir kısıtlamaya gidilmemiştir. Buna göre, hükmün bozulması, onanması, düzeltilerek onanması, temyiz isteminin reddi ve tetkiksiz iade kararlarının yanı sıra, eksikliğin giderilmesinden sonra iade edilmesi için dosyanın mahalline gönderilmesi ve görevsizlik kararları maddede yer alan daire kararları kapsamındadır. Bu nedenle, dairenin her türlü kararına karşı itiraz yoluna başvurulabilir. Dairenin kendisini görevsiz görüp dosyanın görevli daireye gönderilmesi kararına karşı itiraz yolunun açık olduğunda kuşku yoktur.

Dairelerin görevleri Yargıtay Yasasının 14. maddesinde düzenlenmiş, 1. bölümünde Hukuk, 2. bölümünde ise, Ceza Dairelerinin görevleri ve ayrıntıları gösterilmiş, dairelerin çalışma esaslarına da 40. maddede yer verilmiştir.

14. maddenin, son iki fıkrasına göre, Ceza Dairelerinin görevinin tayininde davadaki tavsif ( dava açan belgedeki suçun nitelemesi ) esas alınır;

Muhtelif suçlara ait davalarda, en ağırını incelemeye yetkili daire görevlidir. Davaya konu suçların cezalarının aynı olması halinde ise, görev yetkili dairelerden birine aittir.

14. madde, Hukuk Dairelerinin işinin tayininde görevi esas almasına rağmen, Ceza Daireleri arasındaki görevi iş bölümü esasına dayandırmıştır. Genel olarak dairelerin görevleri ve çalışma esaslarını düzenleyen 40. maddede yer alan “görev ve iş bölümü” sözcüklerinden “iş bölümü” sözcüğünün, Ceza Dairelerine yönelik olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 26.12.1988 tarih ve 1-325/566 sayılı kararında aynı esası kabul etmiş, Ceza Daireleri arasındaki görevin iş bölümü olduğuna vurgu yapmıştır.

14. maddenin “Bir dava dosyasının incelenerek eksikliklerinin giderilmesinden sonra geri çevrilmesi için mahalline gönderilmesi veya duruşmasının yapılmış olması o dosyanın görevli daireye gönderilmesine engel teşkil etmez” hükmünü taşıyan 8. fıkrası paralelinde bir hükme Ceza Dairelerinin görevlerini belirleyen 2. bölümde yer verilmemiştir. Bu durumda Hukuk Daireleri dosyayı kabul edip duruşma yapsalar da görevsizlik kararı verecek, Ceza Daireleri ise, dosyayı kabul edip duruşma yaptıktan sonra görevsizlik kararı veremeyeceklerdir. Nedeni ise, yukarda açıklandığı üzere 14. maddenin 1. kısmında hüküm bulunması, Ceza Daireleri arasında görev yönünden iş bölümü esasının hakim olmasıdır.

Bu yasal tespitler bağlamında davanın dairenin görevi yönünden değerlendirilmesinde:

İddianamenin ikinci sayfasında şüphelilere yüklenen suçların devletin birliği ve ülkenin bütünlüğüne yönelik eylemde bulunmak, adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs ve suç için anlaşmak şeklinde gösterildiği ve buna uygun öyküleme ve tavsifte bulunulduğu, ancak devletin birliği ve ülkenin bütünlüğüne yönelik eylemde bulunmanın ağırlıklı olarak anlatıldığı, tasarlayarak adam öldürme ve adam öldürmeye teşebbüs suçlarına da bunun içinde yer verildiği, ikinci sayfada gösterilen suçlara esas olacak şekilde tavsif yapıldığı, 5237 sayılı TCK’nın 302/1 ve 82/1-c şeklinde gösterilen sevk maddelerinin de bu anlatım ve tavsife uygun bulunduğu, her iki sevk maddesinde de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının öngörüldüğü, bu durumda temyiz davasının hem 1. Ceza Dairesinin, hem de 9. Ceza Dairesinin görevlerinde olduğu, ancak dairelerden birinin temyiz davasına bakması gerektiği, daha ağır olan tasarlayarak adam öldürmekten verilen ceza dolayısıyla ( mahkemece 5237 sayılı TCK’nın 302/1. maddesinden hüküm kurulmamış olması dikkate alınarak ) 1. Ceza Dairesine tebliğname düzenlendiği açıkça görülmektedir.

İddianamedeki nitelendirme ve sevk maddeleri dikkate alındığında tebliğnamenin 1. Ceza Dairesine gönderilmesi Yargıtay Yasasında öngörülen görev esaslarına uygun bulunmaktadır.

Öte yandan, Daire, 40. madde uyarınca temyiz davasını kabul ederek duruşma günü vermiş ve duruşmayı da gerçekleştirmiştir. Artık duruşma gerçekleştirildikten sonra dairenin görevsizlik kararı vermesi, yukarda açıklandığı üzere yasal yönden mümkün değildir.” Açıklamasıyla, Yüksek Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 23.1.2007 gün ve 2006/6157 Esas, 2007/21 Karar sayılı görevsizlik kararının kaldırılarak, dosyanın Yargıtay 1. Ceza Dairesine tevdiine karar verilmesi.”nin yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle itiraz yasa yoluna başvurulmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Görüldüğü gibi; 1. Ceza Dairesi ile Yargıtay Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık Özel dairenin görevsizlik kararı vererek dosyayı 9. Ceza Dairesine gönderip gönderemeyeceği konusuyla ilişkilidir.

Özel Daire, “5237 sayılı Yasanın 302/2. maddesi yollamasıyla 82/1-c maddesi, 302/2. maddesi yollamasıyla iki kez 82/1-c, 35/1. maddeleri ve suç işlemek için anlaşmak suçundan 316/1. maddesi uyarınca açılan kamu davalarından kurulan hükümlerle ilgili temyiz davasını inceleme görevinin Yargıtay Yüksek 9. Ceza Dairesine ait bulunduğu” görüşüyle görevsizlik kararı verirken karşı düşünce serdeden Başkanvekili ve Üye ise; “……iddianamedeki anlatım karşısında 5237 sayılı Yasanın 302. maddesinden açılmış bir davanın varlığı kabul edilemeyeceğinden görevin 82. maddeden kurulmuş olan hükmü incelemeye yetkili Yargıtay 1. Ceza Dairesine ait olacağı..”görüşünü savunmuşlardır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın görüşü daha farklıdır. Başsavcılık, 5237 sayılı Yasanın 302. ve 302. madde delaleti ile 82. maddelerinin uygulanması istemiyle açılmış kamu davalarının bulunduğunu, her iki maddedeki suçun da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirmeleri nedeniyle, hem 302. maddedeki suçtan kurulan hükmü incelemekle görevli olan Yargıtay 9. Ceza Dairesinin, hem de 82. maddeden kurulan hükmü incelemekle görevli olan Yargıtay 1. Ceza Dairesinin temyiz davasını tetkikte görevli olacağını ancak, 302/1. maddeden kurulmuş bir hüküm bulunmadığı nazara alındığında, duruşma yapmak suretiyle işi sahiplendiği görülen 1. Ceza Dairesinin artık bundan sonra görevsizlik kararı veremeyeceğini, Yargıtay Yasası uyarınca hukuk dairelerine tanınan ve duruşmadan sonra görevsizlik kararı verilerek dosyayı bir diğer daireye gönderebilme hakkı veren yetkinin ceza dairelerine tanınmamış olduğunu ileri sürmekte ve Yargıtay 1. Ceza Dairesinin dosyayı 9. Ceza Dairesine tevdii eden görevsizlik kararının kaldırılmasını talep etmektedir.

Konunun Genel Kurulca müzakeresinde; Yargıtay Başsavcılığının itiraz nedenlerinin yerinde olup olmadığının değerlendirilmesi öncesinde 5271 sayılı CYY’nın 308. maddesiyle Başsavcıya tanınan “olağanüstü itiraz yasa yolu yetkisi”nin Yargıtay ceza daireleri arasındaki görevsizlik kararlarını kapsayıp kapsamadığı hususunun Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca “ön mesele” olarak halli gerektiği, Başkanlık ve ilgili daire üyelerince ileri sürülmüş ve konu bu kapsamla sınırlı biçimde öncelikle değerlendirilmiştir.

Yargıtay Dairelerinin görevleriyle ilgili işbölümü 2797 sayılı Yargıtay Yasasının 14. maddesinde düzenlenmiş, Yargıtay İç Yönetmeliğinin 32/2. maddesi ise; Yargıtay Başkanlar Kurulu’na bazı koşullarda Dairelerin görevlerine giren suç türleri ile ilgili temyiz incelemelerinin bir daireden alınıp diğerine verilmesi doğrultusunda değişiklik yapma yetkisi tanımıştır.

Yargıtay daireleri arasındaki görev uyuşmazlığının ne şekilde çözüme kavuşturulacağı hususu 5271 sayılı CYY’nda düzenleme konusu yapılmamıştır. Buna karşılık, 2797 sayılı Yargıtay Yasası’nın 17. maddesinde Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun görevleri düzenlenmiş, anılan maddenin 1. bendinde; hukuk ve ceza daireleri arasında meydana gelen görev ve iş bölümü uyuşmazlıklarını kesin olarak karara bağlamak ve fiili veya hukuki imkansızlık sebebiyle bir dairenin görevine giren işe bakamaması halinde bir başka daireyi görevlendirmek Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun görevleri arasında sayılırken, maddenin 3. bendinde, ceza daireleri arasında meydana gelen görev ve işbölümü uyuşmazlıklarını karara bağlamak görevi, Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu’na tevdii edilmiştir. Maddenin son cümlesinde ise, Başkanlar Kurullarının itiraz üzerine veya doğrudan doğruya verdikleri tüm kararların kesin olduğu ve bu kararlar aleyhine başka bir yargı merciine başvurulamayacağı amir hükmüne yer verilmiştir.

Yargıtay Başkanlar Kurullarının ne şekilde oluşacağı Yargıtay Yasası’nın 9. maddesinde gösterilmiştir. Anılan norma göre; Yargıtay’da;

1- Birinci Başkan, Birinci Başkanvekilleri ve hukuk ile ceza daire başkanlarından oluşan Başkanlar Kurulu,

2- Birinci Başkan ile hukuk dairelerinden seçilen Birinci Başkanvekili ve hukuk daireleri başkanlarından oluşan Hukuk Daireleri Başkanlar Kurulu,

3- Birinci Başkan ile ceza dairelerinden seçilen Birinci Başkanvekili ve ceza daireleri başkanlarından oluşan Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu bulunmakta ve anılan kurullar Yasa ile kendilerine verilen görevleri ifa etmektedir.

Yargıtay Yasasının 7. maddesinde ise; Hukuk ve Ceza Genel Kurullarının oluşumu düzenlenmiştir. Buna göre; Ceza Genel Kurulu, Birinci Başkanın başkanlık etmediği veya bulunmadığı zamanlarda Ceza Birinci Başkanvekilinin başkanlığı altında ceza dairelerinin başkan ve üyelerinden oluşur. Aynı düzenlemeye Yargıtay İç Yönetmeliğinin 22. maddesinde de yer verilmektedir.

İdari bir kurum niteliğindeki Ceza Daireleri Başkanlar Kurulunun tüm görevleri Yargıtay’ın iç işleyişine yönelik iken; Yargıtay Ceza Genel Kurulu; Yargıtay Yasası’nın 15. maddesinde ve bu maddedeki atıf sebebiyle diğer yasalarda kendisine verilen yargısal görevleri yerine getirmek ve kesin nitelikte karara bağlamakla yükümlendirilmiştir.

Yargıtay ceza daireleri arasındaki görev ilişkisinin iç işleyişle alakalı iş bölümü niteliğinde bulunduğu, Ceza Genel Kurulu’nun yerleşik içtihadıdır. Bu bağlamda olmak üzere; 26.12.1988 gün ve 325-566 sayılı Ceza Genel Kurulu kararında Prof. Dr. İlhan Postacıoğlu ve Prof. Dr. Baki Kuru’nun eserlerine de atıf yapılmak suretiyle; “…Dava dosyasının Yargıtay’da gideceği Daireyi tayin etmek ve bu Dairenin selahiyetini münakaşa etmek yetkisi taraflara tanınmadığına göre, bu Dairenin selahiyetini görev olarak nitelendirme imkanı yoktur. Esasen, Yargıtay Kanununda her bir Daire bakımından gösterilen iş sahasının kat’i nitelik arzetmemesi ve anılan Yasanın 17. ve Yargıtay İç Yönetmeliğinin 32/2. maddesi gereğince kanun değişikliğine gidilmeden iş hacminin icaplarına göre, daireler arasında iş dengesi sağlamak üzere bir daireye ait muayyen işlerden bazı kategorileri, takvim yılı başında toplayıp başka bir daireye nakletmek hususunda Başkanlar Kuruluna tanınan yetki de görev mefhumu ile telif edilemez. Çünkü görevi kanun tayin eder ve görevin hudutlarında bir değişiklik yapılmak gerekirse bunu yine kanun yapar. Daireler arasındaki görev bölümünde göz önünde tutulan asli gaye işbölümü dengesi olduğuna ve ihtisas mevzuu ikinci planda kaldığına göre, Yargıtay daireleri arasında iş taksimine dair ilişki “görev” değil, “işbölümü” ilişkisidir. Ayrıca daireler arasında sulh, asliye, ağır ceza gibi görev derecelendirmesi de söz konusu değildir…” görüşü benimsenmiş ve içtihadın oluşumuna konu olayda 9. Ceza Dairesinin görevine giren temyiz davasının 1. Ceza Dairesince karara bağlanmış olmasında yasaya aykırılık bulunmadığı kabul edilerek Yargıtay C.Başsavcılığının, 1. Ceza Dairesinin kararının kaldırılmasına ve meselenin 9. Ceza Dairesince karara bağlanmasının sağlatılmasına ilişkin istemi reddedilmiştir.

Bu ve benzeri kararlarda; Yargıtay daireleri arasındaki ilişkinin gerçek anlamda bir görev değil, işbölümü ilişkisi olduğu öteden beri kabul edilegelmekte; ceza daireleri arasında işbölümüne ilişkin olarak ortaya çıkabilecek benzer uyuşmazlıkların çözümü, Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu’nca idari görev cümlesinden olmak üzere karara bağlanmaktadır. Bu kabulün doğal sonucu olarak ceza yargılaması müessesesi olan “görev” kamu düzenini ilgilendirdiği ve kamu davasının taraflarının takip ve denetimine tabi bulunduğu halde, ceza daireleriyle ilgili “işbölümü”nün, Yargıtay’ın iç düzenini ilgilendirdiği ve tarafların takip ve denetimine konu olamayacağı kabul edilmektedir.

1412 sayılı CYUY’nın 322. maddesinin 4. fıkrasında düzenlenen “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı”, 5271 sayılı CYY’nın 308. maddesinde “olağanüstü itiraz yasa yolu” adı altında benzer düzenlemeye konu edilmiştir.

Her iki yasadaki düzenlemeye bakıldığında; bu müesseseye, 1412 sayılı Yasada temyize ilişkin hükümler içerisinde yer verilmesine rağmen, 5271 sayılı Yasada olağanüstü yasa yolları arasında yer verildiği görülmektedir. 1412 sayılı Yasanın 322/4. maddesi; “Ceza dairelerinden birinin kararına karşı Cumhuriyet Başsavcısı, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir.” biçiminde iken; 5271 sayılı Yasanın 308. maddesi; “Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re’sen veya istem üzerine, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz.” hükmünü taşımaktadır. Görüldüğü gibi, madde metinleri arasında önemli bir fark bulunmamakta, 308. maddede yer alan “lehe itirazda süre aranmayacağına” ilişkin cümle dışında, metinler benzerlik arzetmektedir.

Madde metnindeki anlatımın ayrık ifade içermemesi sebebiyle, ceza dairelerinden verilecek her türlü karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “olağanüstü itiraz yasa yolu”na gidilebileceği, bu bağlamda, bir dairenin dosyayı diğer daireye gönderme kararının da itiraza konu edilebileceği görüşü, ilk nazarda savunulabilir görülmekte ise de bu görüşün benimsenebilir nitelikte olmadığı, yasal düzenlemelerle çelişeceği ve Ceza Genel Kurulu’nun ceza yargılaması sistemindeki konumuyla da bağdaşmayacağı ortadadır.

Gözardı edilmemelidir ki;

Yargıtay Yasasının 17. maddesi uygulamasında, ceza dairelerinden birinin kendisini görevli kabul etmeyerek dosyayı diğer daireye göndermesi durumunda, muhatap dairenin kabullenip görevi üstlenmesi halinde hiçbir çelişki doğmamakta, eğer daire bu kararı benimsemez ve karşı görevsizlik kararı verirse doğacak selbi uyuşmazlığın Yargıtayın iç idari kurullardan biri olan Ceza Daireleri Başkanlar Kurulunca çözümlenerek temyiz davasına bakacak dairenin bu kurulca kesin olarak belirlenmesi usulü benimsenmektedir. Anılan madde ile öngörülen bu düzenlemede Ceza Genel Kurulu görev üstlenmemektedir.

Yargıtayın iç çalışma düzeniyle ilgili olan, kamu davasının taraflarını ilgilendirmeyen ve iç idari kurullardan birisi durumundaki Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu’nun müdahalesi ile çözümlenmesi öngörülen böyle bir meselenin, kamu davasının taraflarıyla ilişkili son karar mercii olan ve yargılama görevi dışında bir ödev üstlenmeyen Ceza Genel Kurulunca çözüme bağlanması, Yasa Koyucunun gerek Yargıtay Yasasıyla gerekse Ceza Yargılaması Yasasıyla güttüğü amaçla bağdaşmamaktadır.

Tartışılmaz bir gerçektir ki, Ceza Genel Kurulu, ceza yargılaması merciidir ve “Mahkeme-Yargıtay Ceza Dairesi” kurulumunun üstünde yer alır. Ceza Genel Kurulu’nun vermiş olduğu tüm kararlar “yargısaldır” ve bağlayıcı nitelikte olup, “son hüküm” mahiyetini taşır. Ceza Genel Kurulu kararlarının bir başka yargı makamınca denetlenmesi olanaksızdır. Bu kararların idari bir kurumun denetimine konu edilmesi fikrinin ise savunulabilir yönü bulunmamaktadır.

Öte yandan, gerek Ceza Yargılama Yasası gerekse Yargıtay Yasası, Ceza Genel Kurulu’na yargılama ödevi dışında, Yargıtay’ın iç çalışma düzeniyle ilgili bir işbölümü görevi yüklememektedir.

Oysa, Yargıtay C.Başsavcılığının olağanüstü yasa yolu niteliğindeki itirazının usul yönünden görüşülebilir ve karara bağlanabilir sayılması, tüm bu nitelikleri bozacaktır. Ceza Genel Kurulu, kendisini itirazı incelemeye yetkili saydığında, işbölümüyle ilişkili bir görevi çözümleyecek, Yargıtay Yasası ve İç Yönetmeliğiyle Ceza Daireleri Başkanlar Kuruluna tevdi edilen idari sorumluluğu üstlenecek ancak ne var ki, gerektiğinde itibar görmeyecek bir karara da zorlanmış olacaktır.

Örnekleme ile açıklama gerekirse;

Konu olayda, 1. Ceza Dairesinin görevsizlik kararı itiraz üzerine incelendikte, Ceza Genel Kurulu’nun 9. Ceza Dairesini görevli sayan bir karar vermesi halinde bu dairenin, anılan kararla bağlı olmasını gerektiren ve selbi uyuşmazlık yaratma hak ve yetkisini elinden alan bir yasal düzenleme bulunmadığından, Ceza Genel Kurulu kararının bağlayıcılığı ortadan kalkacak, oluşacak selbi uyuşmazlığı çözümleme görevi Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu’na ait olacaktır. Böylece, Ceza Birinci Başkanvekilinin başkanlığında onbir Ceza Dairesi Başkanının katılımıyla oluşan, oniki kişilik “idari kurul”, Birinci Başkan, Birinci Başkanvekilleri, Ceza Daireleri Başkanları ve tüm Ceza Daireleri Üyelerinden oluşabilecek Ceza Genel Kurulu’nu denetleyen ve gerektiğinde kararlarını isabetsiz sayabilen bir yetki ile donatılmış bulunacak, idari kurul en üst ceza yargılama kurumunun üstüne çıkartılacaktır.

Karşı görüşün, anılan sakıncaları telafi düşüncesiyle, “Ceza Genel Kurulu’nun vereceği karara Dairelerin uyma zorunluluğuyla meseleyi çözümlemek önerileri” ise Yasa Koyucu yerine geçmek ve Yargıtay Yasasının açık normuyla dairelere ve Ceza Daireleri Başkanlar Kuruluna tanınan yetkileri kaldırarak yeni bir yasa yapmak olur ki, bu görüşün kuvvetler ayrılığı temel ilkesi karşısında benimsenebilir ölçü taşımayacağı açıktır.

Sadece bu gerekçelerle değerlendirildiğinde dahi Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının usulen kabul edilemez olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

“Ön mesele”nin çerçevesi, Yargıtay C.Başsavcılığının itiraz yetkisi olup olmamasıyla sınırlı bulunduğundan, Ceza Genel Kurullarının müzakere disiplini gereği, 1. Ceza Dairesinin duruşma açtıktan sonra görevsizlik kararı vermesinin isabetli olup olmadığını tartışmak yersiz ve olanaksız bulunduğu gibi, Yerel C.Savcılığının iddianamesinin yasal yöntemle ve usulüne uygun mahiyette hazırlanıp hazırlanmadığını, iddianamenin Yerel Mahkemece kabulünün isabetli olup olmadığını, temyiz davasının kapsamının ne olduğunu ya da hangi dairenin görevli olması gerektiğini bu evrede inceleme ve tahlile tabi tutmanın icaplı olmayacağı açıktır.

Açıklanan nedenlerle; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının; Özel Dairece verilen görevsizlik kararına karşı 5271 sayılı Yasanın 308. maddesindeki yetkiye dayanarak “olağanüstü itiraz yasa yolu”na başvurma yetkisi bulunmamaktadır. Bu itibarla itirazın reddi gerekir.

İtirazın değişik gerekçe ile reddini isteyen bir kısım Genel Kurul Üyesi ise; 5271 sayılı Yasanın 308. maddesi ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına verilen yetki çerçevesinde başvurulabilecek olan itiraz yasa yolunun, olağanüstü yasa yolları arasında yer aldığını ve görevsizlik kararlarının olağanüstü yasa yolunun konusunu oluşturmayacağını belirterek, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının anılan görevsizlik kararına karşı itiraz yetkisinin bu nedenle bulunmadığı ve itirazın bu gerekçe reddedilmesi gerektiği yönünde görüş ileri sürmüşlerdir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan;

Kurul Üyelerinden Yusuf Kenan Doğan, Hamdi Yaver Aktan ve Mehmet Hulusi Özek;

Van Cumhuriyet Başsavcılığının 3.3.2006 tarihli, 2005/750 soruşturma ve 2006/331 sayılı kararıyla sanıklar hakkında açılan kamu davasında suç tarihi 9.11.2005 olarak gösterilmiş; anılan tarihin öncesi olmadığı iddianame başlığında açıkça belirtilmiştir. İddianame öncesi başlatılan soruşturmadaki maddi olay, söz konusu tarihte Ş…… İlçe Merkezinde bulunan bir kitabevine bomba atılması sonucu bir kişinin ölümü ve bir kişinin yaralanmasıdır. Nitekim, 1. Ceza Dairesinin 1.2.2007 gün ve 2006/6157 esas ve 2007/21 sayılı kararındaki karşıoy yazısında bu yön açık olarak ifade edilmektedir. Gerçekten de karşıoy yazısında;

“İddianamede olay; H… Jandarma Komutanlığında görevli Astsubay olan sanıklarının gerçek amaçlarının, olaydan önceki tarihlerde Ş… İlçe Merkezinde bomba patlatılması, 5 askerin şehit olması, güvenlik güçlerinden ve vatandaşlardan yaralananların olması ile sonuçlanan olayların sorumlusu olarak gördükleri, 1984 yılında PKK terör örgütünce Ş…… İlçe Jandarma Komutanlığına yapılan silahlı saldırıda kılavuzluk yapmak, Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmak suçlarından yargılanıp ceza alan, bir süre cezaevinde yatan Seferi’ye, onun ve bağlı olduğu PKK terör örgütünün başvurduğu yöntem ile yanıt vermek olduğu; aralarında anlaşılan sanıkların, Seferi’yi öldürmek veya ona zarar vermek amacıyla ona ait kitabevine iki adet el bombası attıkları, Mehmet’in öldüğü, Metin’in yaralandığı, Seferi’nin isabet olmadığı, PKK terör örgütü ile bu şekilde etmenin örgütün istediği sonuçları elde etmesine uygun bir ortam yarattığı somut olay ve sonrası meydana gelen toplumsal olaylar nedeniyle kamu düzeninin bozulduğu……”

şeklinde anlatılmıştır.

Kuşkusuz ki iddia, yargılama sonunda kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde açıklığa kavuşacaktır./kavuşturulmalıdır!

Suç tarihinin tek bir tarih olarak gösterilmesine, soruşturmanın bu yönde yapılmasına karşın; Türkiye Büyük Millet Meclisinden alınan bir ifade tutanağı ile açık kimliklerinin doğru olup olmadığı değerlendirilmeden/doğrulatılmadan, dilekçe sahiplerinin bilgilerine başvurulmadan, dilekçe içerikleri test edilmeden, araştırılmadan doğrudan doğruya ve bütünüyle hiçbir iddianamede görülemeyecek, iddianame düzenleme sorumluluğuyla bağdaşmayacak ölçüde ihbar dilekçeleri birbirine eklenerek, Ş…’deki olayla bağlantısı somut olarak gösterilmeden soruşturma konusu maddi olayın iki katı uzunluğunda bir takım çözümlemeler yapılarak iddianame tamamlanmış ve özel yetkili mahkemeye tevdi edilmiştir.

Ancak, yasadışı örgüt iddianamelerinde ve doğru olarak yapıldığı halde; uyarlanması olanağı mevcut olmamasına karşın, sanıklar, PKK-Kongra-Gel Terör örgütü üyesi gibi kabul edilerek, örgütün analizi yapıldıktan sonra;

“Temelde Devlet denilen bürokratik aygıt ile seçilerek gelen siyasi hükümetler arasında bir gerilim mevcuttur. Bu gerilim zaman zaman gizli ve açık çatışmaya dönüşebilmektedir.”

Şeklindeki varsayımdan hareketle bu kez “seçilmişler-atanmışlar” gibi gereksiz ve yapılmaması gereken bir tartışma iddianameye taşınmış; çözümlemeden dolaylı olarak “seçilmişler” yanında tavır alınmak suretiyle siyasal kimlik takınılarak iddianame yazım tekniğinden uzaklaşılmıştır. Gerçekten de, “devletin bekasını korumak ve temsil etmekle görevli olan bürokratik aygıt içerisine sızmalar olması halinde bürokrasinin kendisi Devletin bekasını tehdit eder noktaya gelebilir.” değerlendirmesi, yaptığımız yorumu haklı kılmaktadır.

Öte yandan;

“Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan ve Cumhuriyetin ilanında da kabul edilerek devam ettirilen modernlik projesi Kürt milliyetçiliğinin ve siyasal İslam’ın devletin temel yaklaşımlarına hakim olmasını temel tehdit unsurları olarak belirlemiştir. Bugün kimi çevrelere göre siyasetin gizli ajandası bu iki temel tehdidi içermektedir. Ayrıca çevreden gelerek merkezi ele geçirme çabası içerisinde olan unsurlar modernlik projesinin sahibi olan sivil/askeri bürokratik etiği oldukça rahatsız etmektedir. O halde devlet içerisinden kimi ideolojik gruplaşmaların çıkar çevreleri ile işbirliği içerisinde temel risk faktörü olarak gördükleri siyasi iktidara karşı tavır geliştirmesi beklenmeyen bir durum olmalıdır.” analizi ise doğruluğu tartışmalı olsa da bir sosyoloğun değerlendirmesini anımsatmakta ve toplumbilimsel olarak karşı görüşlerin olabileceği gerçeğini yok saymaktadır. Türkiye Cumhuriyetini kuran kadronun, kuruluştan kaynaklanan, ulus ve ulus-devlet yaratma projesinin getirdiği ve iddianamede “siyasetin gizli ajandası” şeklindeki nitelemeyle adeta suçlama konusu yapılan duyarlılıkların doğruluğunun tartışılacağı yerin iddianame olamayacağı düşünülmediği gibi siyasal İslam ve etnik milliyetçiliğin tehlike yaratmayacağı üstü örtülü şekilde vurgulanarak bu hassasiyetlerin yanlış olduğu izlenimi verilmekte ve dahası siyasal söylem yüklü değerlendirme yapılmaktadır.

Bu denli yersiz değerlendirmelerle yüklü iddianame, öyle anlaşılıyor ki, CMK’nın 174. maddesi içeriği göz önüne alınmadan mahkemece de kabul edilmiştir.

Birinci Ceza Dairesinin yine karşıoyunda açıklandığı üzere;

“Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak suçundan dava açıldığından söz edebilmesi için sanıkların;

“A ) Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik bir fiili işleyen kişilerden olmaları ( 5237 sayılı TCK.nun 37/1 )

B ) Bu suçu işleyeni araç olarak kullanmaları ( 5237 sayılı TCK.nun 37/2 )

C ) Başkasını bu suçu işlemeye azmettirmeleri ( 5237 sayılı TCK.nun 38/1 )

D ) Bu suçun işlenmesine;

a- Bu suçu işlemeye teşvik etmek veya suç işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat etmek,

b- Bu suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamalı,

c- Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak.. suretiyle yardım etmeleri gerekmektedir. ( 5237 sayılı TCK.nun 39 )”

Oysa, iddianame olayın anlatılış biçiminden, olayda bu koşullardan herhangi birisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak suçundan dava açıldığını, öldürme ve öldürmeye kalkışma suçlarının bu suçun işlenmesi sırasında işlendiğini kabul etmek mümkün değildir.”

Maddi olay; Yargıtay C.Başsavcılığınca da bu nitelikte görüldüğü için tebliğname Birinci Ceza Dairesine düzenlenmiş ve dosya tevdi edilmiştir.

2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 40. maddesinin 3. fıkrası “Yargıtay incelemesi için dairelere gelen dosyalar bekletilmeksizin görev ve iş bölümü, temyiz kabiliyetinin bulunup bulunmadığı, temyiz isteminin süresi içinde olup olmadığı, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönlerinden ön incelemeye tabi tutulur.”” hükmünü getirmektedir.

Anılan maddenin 4. fıkrasına göre de;

“Ön inceleme sırasında, temyiz incelemesinin başka daireye ait olduğu, temyiz kabiliyetinin bulunmadığı, temyiz isteminin süresi içinde olmadığı, temyiz şartının yerine getirilmediği veya diğer usul eksiklikleri bulunduğu saptanan dosyalar dairede öncelikle incelenip karara bağlanır.”

Yargıtay Kanununun 40. maddesinin 3. ve 4. fıkralarına göre inceleme yapıldıktan sonra ve eksiklik görülmemiş olacak ki, Birinci Ceza Dairesi bu dosyada duruşma günü tespit etmiş, sanık müdafilerine bildirmiş ve nihayet duruşma yapmıştır.

Hukuk Dairelerinin görevlerini düzenleyen Yargıtay Kanununun 14. maddesinde 1-f yeralan “Bir dava dosyasının incelenerek eksikliklerinin giderilmesinden sonra geri çevrilmesi için mahalline gönderilmesi veya duruşmasının yapılmış olması o dosyanın görevli daireye gönderilmesine engel teşkil etmez.” şeklindeki hükmün, ceza daireleri için düzenlenmediği de unutulmamalıdır. Kaldı ki, hukuk daireleri için yasayla öngörülen bu kural dahi mutlak olmayıp, Başkanlar Kurulunca hukuk dairelerinin görevlerinin değiştirilebilmesi olanağı mevcuttur. ( 2797 S.K.M. 17. )

Yargıtay Daireleri arasındaki dosyaya bakma görevi, iş bölümü esasına dayanır. 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 17. ve Yargıtay İç Yönetmeliğinin 32/2. maddeleri içeriğinden işbölümü esası olduğu anlaşılmaktadır.

Birinci Ceza Dairesi ön inceleme yaptıktan sonra bir karar yani Dokuzuncu Ceza Dairesine tevdi kararı vermemiştir; duruşma gününü tespit ettikten ve duruşma yaptıktan sonra dosyayı Dokuzuncu Ceza Dairesine göndermiştir. Bu süreç içinde, yani ön inceleme yapıldıktan sonra duruşma günü tespiti, müdafilere duruşma gününü bildirme ve duruşma yapmak bir yargılama faaliyetidir. Bu faaliyet içinde 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun Yargıtay’daki duruşmalarla ilgili Duruşmada Usul başlıklı 300. maddesinin 2. fıkrasına göre de Yargıtay C.Savcısının görüşü sorulmak durumundadır. Bu emredici hükmün gereği de yerine getirilmemiştir.

Bütün bu hükümler ile yargılama faaliyeti ve eksiklik yine bir yargılama faaliyeti yapacak olan Ceza Genel Kurulunda denetlenebilmelidir.

Ceza Muhakemesi Kanunun 308. maddesi “Yargıtay Ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re’sen veya istem üzerine, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz” hükmünü getirmektedir.

Madde gerekçesine göre “itiraz, daire kararında gerek maddi ve gerek usul hukukuna aykırı olduğu saptanan hususlara yönelik olabilir.” ‘Prof. Dr. Cumhur Şahin: Ceza Muhakemesi Kanunu GAZİ Şerhi, Ankara, 2005, S. 905. )

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 308. maddesi daire kararları arasında bir fark gözetmediğini içeriğiyle açıkladığı gibi, gerekçesiyle de pekiştirmektedir.

1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usul Kanunun 322/4. madde-fıkrasında düzenlenen müessese aynen Ceza Muhakemesi Kanununun 308. maddesi olmuştur. Her iki yasa döneminde de bu tür itiraz, olağanüstü itiraz olarak nitelendirilmekte ve Yargıtay Ceza Dairelerinin tüm kararlarını kapsadığına öğretide birlik bulunmaktadır. ( Prof. Dr. Öztekin Tosun, Suç Muhakemesi Hukuk Dersleri, Cilt 2, 1976, İstanbul, S. 253-255, Prof. Dr. Faruk Erem: Ceza Genel Usulü Hukuku, Ankara, 1973, S. 571 vd: Prof. Dr. Nurullah Kenter: Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul, 1974 5. Baskı, S. 751; Prof. Dr. Bahri Öztürk – Dr. Veli Özer Özbek – Dr. Mustafa Ruhan Erdem: Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuk, Ankara, 2001, S. 821 vd. )

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra da öğretide aynı açıklamalar yapılarak, ceza dairelerinin kararları arasında bir ayrım olmadığı vurgulanmıştır, ( Prof.Dr. Bahri Öztürk- Doç.Dr. Mustafa Ruhan Erdem: Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara, 2006, s.723 vd; Prof Dr. Erdener Yurtcan: Ceza Muhakemesi Kanunu Şerhi, İstanbul, 2005, s.844. )

Çoğunluğun görüşünün kabulü CMK’nın 308. maddesinde ve gerekçesinde olmayan bir ayrımın, var olduğunu benimsemek anlamına gelmektedir. Olağanüstü itirazı düzenleyen CMK.nun 308. maddesi Ceza dairelerinin kararlarından sözetmesine karşın, çoğunluk en azından “şimdilik” görevsizlik/tevdi kararlarını dışlamaktadır. Bu görüş pozitif düzenlemeye uygun düşmemektedir. Gerektiğinde başvurulan gerekçeden de bu sonuca varılması olanağı bulunmamaktadır. Ve yine bu görüşe göre, ceza dairelerinin ancak bazı kararlarına olağanüstü itiraz mümkündür; ya da bir başka ifadeyle ceza dairelerinin bazı kararlarına, somut olarak bakıldığında başka bir daireye görevsizlik/tevdi kararına olağanüstü itiraz mümkün değildir.! ( ? )

Oysa, 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu evresinde 322/4. madde ve fıkrasına göre yapılan olağanüstü itirazda Yargıtay Ceza Daireleri arasındaki ilişkinin işbölümü olduğu kabul edilerek itiraz reddedilmişken, “itiraz edilemez” gibi bir görüş ortaya çıkmamıştır. Gerçekten de Ceza Genel Kurulu’nun 6.10.1986 tarih ve 208/422 sayılı Kararının içeriğinden bu husus o kadar açıktır ki, tartışmasız bir şekilde itiraz edilebilirlik benimsenmiştir. Anılan kararda, bir dosyayı Birinci Ceza Dairesi karara bağlanmış, ancak itirazın konusunun Dokuzuncu Ceza Dairesinin görevine girdiği gerekçesiyle itiraz edilmiş ise de, Ceza Genel Kurulu, işbölümü esasına dayanarak itirazı bu noktadan reddetmiştir. Yoksa itiraz edilemezlik noktasından tartışmaya dahi girmemiştir. ( Mehmet Uygun -Vural Savaş- Sadık Mollamahmutoğlu: Ceza Genel Kurulu Kararları, Ankara, 1991- s.8- 11 )

Aradan geçen sürede, pozitif düzenlemeler her nekadar iki ayrı yasada olsa da, aynı olmasına karşın ayrı ayrı karar çıkması Ceza Genel Kurulu’nun “istikrar” aranması gereken kararlarındaki doğrultuyu da bozmaktadır. Teknik düzeyi yüksek bir konuda farklı kararlar bulunması kuşkusuz ki istikrar olduğu anlamına gelmeyecektir.

“Görevsizlik/tevdi kararlarına itiraz edilemez, Başkanlar Kurulu çözüme kavuşturacaktır.” görüşünün de benimsenmesini yerinde görmemekteyiz. Ortada görev uyuşmazlığı çıkmamıştır ki, bu düşünce haklı olabilsin! Yargılama faaliyeti sonunda verilen karar yine yargılama faaliyeti sonunda denetlenmelidir.

Birinci Ceza Dairesinin görevsizlik/tevdi kararını itiraz edilebilir nitelikte görüyor ve çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.

Kurul Üyesi Ali Rıza Çınar;

“Yüce Ceza Genel Kurulun kararında da özetlendiği üzere, atılı suçlardan hüküm giyen sanıklar hakkındaki kararları, Yüksek 1.Ceza Dairesi, yargılama makamı olarak, temyiz yargılamasını/incelemesini duruşmalı olarak yaptıktan sonra, “temyizen inceleme görevi, Yargıtay Yüksek 9. Ceza Dairesinin görevine girdiğinden” görevsizliğine oyçokluğuyla karar vermiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise özetle;

İlkin, Yargıtay Yasasının 14. maddesine göre Ceza Daireleri arasındaki görevin iş bölümüne dayandığı için, dosyayı kabul edip duruşma yaptıktan sonra yasal olarak görevsizlik kararının verilemeyeceğini,

İkinci olarak, iddianamede açıklanan eyleme, Yargıtay Yasasının 14. maddesine ve temyizin kapsamına göre, işin incelenmesi Yüksek 1. Ceza Dairesinin görevine girdiğini,

Belirterek, açıklanan nedenlerden dolayı itiraz etmiştir. Görevsizlik kararının kaldırılarak, dosyanın Yüksek 1. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yüce Ceza Genel Kurulunun Sayın çoğunluğu; hükmün esasıyla bütünleşen ( içselleşen ) bu isteği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz yetkisinin bulunmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. Bu karar, Ceza Yargılaması Yasasına ve hukukun temel ilkelerine aykırıdır.

I- Öncelikle anılan karar, Ceza Yargılama Yasasında öngörülen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı yasa yolunun, amaç ve yapısıyla ters düşmektedir.

Bunları belirleyebilmek için, ilkin “Yargıtay, Cumhuriyet Başsavcısının itirazı” yasa yolu ve denetimi üzerinde durmak; ikinci olarak da bunların ışığında yapılan yanılgıları irdelemek gerekir.

Temyiz davasına temyiz mahkemesi olarak bakan Yargıtay, ülkedeki bütün adli yargı ilk derece mahkemelerinin kararlarının hukuka uygun olması için çalışan en yüksek mahkemedir. Bu mahkemenin kararlarının artık kesin olmasından başka çare yoktur. Çünkü bu kararların kesinleşmesi ve uyuşmazlıkların sonunun alınması toplum için önemlidir. Böyle olmakla birlikte özellikle kaynak yasada bulunmayan Yargıtay kararlarının yeniden gözden geçirilmesi kabul edilmiştir. Bu denetim; “karar düzeltme” “olağanüstü itiraz” ve “içtihatların birleştirilmesi” yolları ile yapılmaktadır. Bunların kabulünde ortak noktanın, Yargıtay’daki işlerin fazlalığı nedeniyle adalete aykırı kararların gözden kaçması olduğu öğretide ileri sürülmüştür ( TOSUN, Öztekin., Türk Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri, Cilt II, Muhakemenin Yürüyüşü, İstanbul 1976, s.244 ). Bu kaygı ile bizde Yargıtay kararlarının da denetimi düşünülmüş ve düzenlenmiştir.

Bu denetimlerden konumuzu ilgilendiren olağanüstü yasa yollarından olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz” yetkisidir. Olağanüstü itiraz Yargıtay kararları için bir denetim yoludur. Kaynak Alman Ceza Yargılamasında olağanüstü itiraz kurumu yoktur. Bu yol önceleri Yargıtay’ın kuruluşu hakkındaki yasalarda yer almışken, 1936’daki değişiklik sırasında Ceza Yargılama Yasasına girmiştir. 1412 sayılı Ceza Yargılama Yasasının 322. maddesinin dördüncü fıkrasına eklenmiştir ( 834 sayılı Yasanın 5. maddesinde, daha sonra 1221 sayılı Yasanın 10. maddesinde yer alan bu kurum 1936 değişikliği ile Ceza Yargılama Yasasının 322. maddesine girmiştir. SEÇKİN, Recai., Yargıtay-Kuruluş ve İşleyişi, Ankara 1967, s.99 ).

5320 sayılı Yasayla 1412 sayılı Ceza Yargılama Yasasının 322. maddesinin dördüncü fıkrası yürürlükten kaldırıldı. Bunun üzerine “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İtiraz” yetkisi yeni 5271 sayılı Ceza Yargılama Yasasının 308. maddesinde “Olağanüstü Yasa Yolu” olarak ve yürürlükten kaldırılan hüküm gibi düzenlenmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına verilmiş bulunan olağanüstü itiraz yetkisi, ceza dairelerinin kararının hukuka aykırı olması nedeniyle otuz gün içinde Ceza Genel Kurulunda incelenmesini sağlayan bir denetim yoludur.

Bu yasa yolunun amacı, hukuka aykırı daire kararlarının, Ceza Genel Kurulunda incelenmesini sağlamaktır. Bu bakımdan derece oluşturmaktadır. Kararı verenden başka bir makam tarafından karar incelenmektedir.

Olağanüstü itiraz da denilen ( TOSUN., cilt II, s.252 ) bu yasa yoluna, başvurma yetkisi yalnız Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına aittir. Başka birisi bu davayı açamamaktadır. Bu Yasa yolunun yalnızca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına tanınmış olmasının “Silahların eşitliği ilkesine” aykırılık oluşturduğu ileri sürülerek öğretide eleştirilmiştir ( CENTEL/ZAFER., Ceza Muhakemesi Hukuku, 4. Bası, İstanbul 2006, s.702 ). Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı re’sen ya da istem üzerine bu olağanüstü yasa yoluna gidebilir. Bu yasa yolu davasının açılmasında, başka bir deyişle olağanüstü yasa yoluna gidilmesinde yararı olan kişiler istemde bulunabilirler.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz süresi otuz gündür. Bu süre, itiraza konu ceza dairesi kararının, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına verildiği tarihten başlar. ( TOROSLU, Nevzat/FEYZİOĞLU, Metin., Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara 2006, s.362 )

Ancak, sanığın yararına ( lehine ) itirazda süre aranmayacağı Yürürlükteki 5271 sayılı Ceza Yargılaması Yasasında açıkça belirtilmiştir. ( m.308 ).

Görülüyor ki sanık aleyhine itirazda süre otuz gündür. Sanık yararına ( lehine ) itirazda ise süre yoktur.

Yürürlükten kaldırılan 1412 sayılı Ceza Yargılaması Yasasının 322. maddesinin dördüncü fıkrasında düzenlenen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz yetkisi öğretide yorumlanırken değişik iki görüş söz konusuydu. Bir görüşe göre, yalnızca sanık yararına ( lehine ) bu yasa yoluna gidilmelidir. Bu düşünceyi savunanlar yeni yasa döneminde de bunu savunmaktadırlar. ( KUNTER, Nurullah/YENİSEY, Feridun/NUHOĞLU, Ayşe., Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, On beşinci Bası, İstanbul 2006, No:88.2, s.1450 ) Diğer bir görüş ise, sanık aleyhine de bu yola gidilebileceğini kabul etmekteydi. ( EREM, Faruk., Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu “Şerh”, Ankara 1996, s.731 )

Önceki yasadan farklı olarak Yürürlükteki Ceza Yargılama Yasasında, “Sanığın lehine itirazda süre aranmaz” hükmüne yer verilmek suretiyle ( CYY.m.308 ) bu itirazın sanık aleyhine de olabileceği kabul edilmiştir ( Aynı düşünce için bkz. TOROSLU/FEYZİOĞLU., s.362; CENTEL/ZAFER., s.703 ). Ancak, sanık aleyhine itirazın otuz günlük süre içinde yapılması gerektiği de yasada öngörülmüştür.

Fakat, ilk derece mahkeme hükmünün sanık yararına ( lehine ) temyiz olunduğu durumlarda, itiraz yasa yolunda da “Aleyhe bozma” yasağı gözetilir. Bu yasa yoluna başvurduktan sonra, Cumhuriyet Başsavcısı yersizliğini gördüğü davasını geri alabilir. Ancak, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı, sanık yararına ise, onun onayı olmadan olağanüstü itiraz davası geri alınamaz ( Aynı düşünce için bkz. TOROSLU/FEYZİOĞLU., s.362; CENTEL/ZAFER., s.703; karşı düşünce için bkz. KUNTER/YENİSEY/NUHOĞLU., no:88.3, s.1451 ).

Bu itiraz yolu, Yargıtay Ceza Dairelerinin kararlarına karşı tanınmıştır. İtirazın konusu, ceza dairelerinden birinin temyiz yargılaması/incelemesi sırasında verdiği, kararlar olabilir ( CENTEL/ZAFER., S.703; KUNTER/YENİSEY/NUHOĞLU., no.88.2, s.1449-1450 ).

Yasa itiraz nedenlerini belirtmemiştir ( KUNTER/YENİSEY/NUHOĞLU., no:88.2, s.1450 ). Bundan dolayı dairenin kararındaki herhangi bir hukuka aykırılık nedenine dayanılarak itiraz davası açılabilecektir. Böylece hukuka aykırı olan her ceza dairesi kararına karşı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, itiraz yasa yoluna başvurabilir ( TOROSLU/FEYZİOĞLU., s.361; CENTEL/ZAFER., s.703 ).

Yargıtay ceza dairelerinin kararlarındaki hukuki yanlışlıklar ( hatalar ) ya da hukuka aykırılıklar nedeniyle itiraz yapılır. Bu maddi hukuka aykırılık olabileceği gibi, yargılama hukukuna aykırılık da olabilir ( TOROSLU/FEYZİOĞLU., s.361 ). Dairelerin yetki uyuşmazlığı uyuşmazlıklarını çözen kararlara karşı da bu yola gidildiği öğretide ileri sürülmüştür ( EREM., s.730 ). Hukuka aykırılık içeren, her ceza dairesinin kararındaki yanlışlığın giderilmesi için, kabul edilen bu yasa yolunda daire kararları arasında fark görülmemiştir.

Olağanüstü itiraz yasa yolu olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yolu için, karar düzeltme yolunda olduğu gibi, içerik açısından da bir sınırlama bulunmamaktadır ( Bkz. Yürürlükten kaldırılan 1412 sayılı CYY.nın 322/5. maddesine göre ancak “Hükmün ve kararın zat ve mahiyetine doğrudan doğruya müessir olmak üzere temyiz dilekçe veya layihasında veya tebliğnamede dermeyan olunan bir hususun ve bunlar haricinde esas hükme müessir noksan ve hataların” Yargıtay ceza dairelerinin ya da Ceza Genel Kurulunun temyiz incelemesinde gözetilmemesi nedeniyle, bunların kararlarına karşı “karar düzeltme” yoluna gidilebileceğini öngörüyordu.

Yürürlükteki 5320 sayılı Yasanın 8. maddesinin birinci fıkrasına, 5560 sayılı Yasanın 29. maddesiyle eklenen cümleye göre ise; Yargıtay ceza daireleri ile Ceza Genel Kurulu kararlarındaki, yalnızca “yazıma ilişkin maddi hataların” düzeltilmesi için, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, ilgili ceza dairesi ya da Ceza Genel Kuruluna başvurabilmektedir.

Görülüyor ki Yasada, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının “karar düzeltme” yoluna, ancak “yazıma ilişkin maddi hatalara” karşı gidebileceği öngörülmektedir. Böylece, karar düzeltme yolunda içerik açısından bir sınırlama bulunduğu halde, itiraz yolu için ayrıca içerik açısından bir sınırlama bulunmamaktadır.

Olağanüstü itiraz yasa yolu yargılamasında da bir mahkeme kararı yargılanmaktadır. Bu karar Yargıtay dairesinin kararıdır. Yargıtay dairesi üyeleri yargılamada, inceleme sırasında hazır bulunabilmektedir.

Olağanüstü itiraz yargılamasında Yargıtay Ceza dairesinin kararının yargılandığı yer Ceza Genel Kuruludur. İnceleme evrak üzerinde yapılmaktadır. Uygulamada duruşma yapılmamaktadır. Oturum gizlidir.

Bu açıklamaların ışığında somut olayı irdelersek, olayımızda, Yüksek 1. Ceza Dairesinin kararına karşı, yasada öngörülen otuz gün içinde itiraz edilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı “itiraz” da bulunmuştur. İtiraz yolu için ayrıca, karar düzeltme yolunda olduğu gibi, içerik yönünden bir sınırlamada bulunmamaktadır.

Yasa, itiraz nedenleri belirtmediği için, hukuka aykırılık içeren her ceza dairesi kararına karşı “itiraz yolu” açıktır.

Bu nedenle olayımızda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisini düzenleyen yasa maddesinde öngörülen üç koşul da vardır. Biçimsel açıdan nedenleri olmadığı halde, Yüce Ceza Genel Kurul sayın çoğunluğunun bu isteğin reddine karar vermesi yerinde değildir.

Böyle bir karar, yukarıda ayrıntılı bir biçimde açıkladığımız gibi, Ceza Yargılama Yasasının 308. maddesinde öngörülen “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı” yolunun amaç ve yapısıyla da ters düşmektedir.

Yüce Genel Kurulda, görüşmeler sırasında değerli bir bilim adamımızdan kimi alıntılar yapılarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının olayda itiraz yetkisi bulunmadığı ileri sürülmüştür. Halbuki bilim adamımızın yapıtındaki, bu konuyla ilgili görüşleri bütünüyle okunduğunda, yürürlükteki yasayı/yazılı hukuku, olması gereken hukuk açısından eleştirdiği, açıkça anlaşılmaktadır ( KUNTER/YENİSEY/NUHOĞLU., Onbeşinci Bası, İstanbul 2006, no:88.1, 88.2, 88.3, s.1448-1451 ).

Yargıçlar, kendi kişisel hukuk anlayış ve görüşlerine uymasa da yasaları ( yazılı hukuk normlarını ) uygulamak zorundadırlar.

II- İkinci olarak, Yüce Ceza Genel Kurulun çoğunluk kararı, Yargıtay Yasasına ve hukukun temel ilkelerine aykırıdır.

Bunları belirleyebilmek için, ilkin, Yargıtay daireleri arasındaki yetki bölüşülmesi, dairelerin dosyaları inceleme yöntemi üzerinde durmak, sonra bunların ışığında yapılan yanılgıları irdelemek gerekir.

1- Yargıtay Daireleri Arasında Yetki Bölüşülmesi.

Yargıtay dairelerinin hepsi, Yargıtay olarak, ilk derece mahkemelerinden verilen son kararlar temyiz edildiği zaman yargılama yetkisine sahiptir. Aralarında aşağılık, yukarılık durumu yoktur ( KUNTER/YENİSEY/NUHOĞLU., no:24.8, s.353 ). Yargıtay Yasası ( m. 14 ), daireler arasında görev itibariyle yetki bölüşülmesini düzenlemiş, her daireye düşeni göstermiştir. Değişik suçlara ait davalarda, temyiz isteğine konu olanlar içinde en ağırını incelemeye yetkili olan daire yetkilidir ( Yargıtay Yasası 14/14 ). Ancak, daireler arasında iş ayarlaması için Başkanlar Kurulu her takvim yılı başında değişiklik yapabilecektir ( Yargıtay Yasası 17/1.b ).

2- Dairelerde Dosyaların İncelenmesi

Dairelerde, dosyaların ön incelemesi ile ilgili düzenleme, Yargıtay Yasasının 40. maddesinde yer almaktadır. Yargıtay Yasasının 40. maddesinin üçüncü fıkrası ile dördüncü fıkrasında ve bu madde ve fıkralar uyarınca çıkarılan Yargıtay Yönetmeliğinin 18. maddesinde ön incelemede neler yapılacağı ayrıntılı bir biçimde açıklanmıştır. Buna göre, Yargıtay incelemesi için dairelere gelen dosyaların, bekletilmeksizin sırayla, önce görev ve iş bölümü yönünden ön incelemesi yapılır. Bu ön inceleme sırasında; temyiz incelemesinin başka daireye ait olduğu saptanırsa bu yönden dosya incelenip karara bağlanır. Ön inceleme sırasında; temyize konu ilk derece mahkemesince verilen hükümlerin; görev ve iş bölümü, temyiz edilebilir nitelikte bulunup bulunmadığı, temyiz isteğinin süresi içinde olup olmadığı, temyiz koşulu ve diğer usul eksiklikleri yönünden ön incelemesi yapılacağı açıkça yasada ve yönetmelikte belirtilmiştir ( Yargıtay Yasası 40/3, Yargıtay Yönetmeliği 18/2 ).

Bu nedenle, ön inceleme sırasında; temyiz incelemesinin başka daireye ait olduğu, temyiz edilebilir nitelikte bulunmadığı, temyiz isteğinin süresi içinde olmadığı, temyiz koşulunun yerine getirilmediği ve diğer usul eksiklikleri bulunduğu saptanan dosyalar dairede öncelikle incelenip karara bağlanır.

Görülüyor ki, yasada ön inceleme sonucunda görev ve işin başka bir daireye ait olması nedeniyle verilecek karar ile, temyiz süresinin geçirilmesi ya da hükmün temyiz edilemez nitelikte bulunması nedeniyle, verilecek kararlar arasında bir ayrım gözetilmemiştir.

3- Olay

Açıklanan bilgiler ışığında itiraza konu kararı irdelersek, itiraza konu Yüksek 1.Ceza Dairesinin kararına baktığımızda, görev ve iş bölümü nedeniyle verilmiş olsa da bu görevsizlik kararı niteliği itibariyle farklıdır. Çünkü temyiz incelemesinin başka daireye ait olduğu nedeniyle verilecek bir karar ön inceleme sırasında verilen karardır. Somut olayda ise, Yüksek 1.Ceza Dairesi temyiz incelemesine konu dosya ile, yani hükümlerle ilgili olarak duruşma yaptıktan sonra, daha doğrusu dosyanın ön incelemesi sırasında değil, bu aşamadan sonra, esas yönünden temyiz yargılaması/incelemesi sırasında, temyiz incelemesinin başka daireye ait olduğu konusunda karar vermiştir. Bu aşamada verilen kararın, niteliği bakımından görevde yetki uyuşmazlığına ilişkin bir karar olduğundan itiraza konu olabileceği kanısındayız.

Daireler arasında altlık ve üstlük olmayıp, her dairenin temyiz incelemesi yapma yetkisine sahip olduğunu ve daireler arasında işbölümü bulunduğunu açıklamıştık. Öyle ise, esas yönünden temyiz incelemesi sırasında böyle bir karar verilmesi mümkün değildir. Buna karşın görev ve iş bölümüne dayanılarak verilen görevsizlik kararı niteliği nedeniyle itiraza konu olabilir. Örneğin ilk derece mahkemelerince verilen hükümler temyiz edildiğinde, hükmedilen cezanın tür ve miktarına göre 1412 sayılı CYY’nın 305. maddesine göre temyiz edilemez nitelikte bulunan yani kesin olan kararların, suçun niteliğine ( vasfına ) yönelik temyizi durumunda incelenebilmektedir. Yargıtay’ın duraksamasız uygulamalarına göre, tür ve miktarı bakımından kesin olan kararların dahi suç vasfına yönelik temyizi durumunda, Yargıtay’ın denetimine tabi tutulabilecekleri benimsenmiştir. ( CGK, 04.10.1993, 2-187/227 )

İtiraza konu görevsizlik kararının, duruşma yapıldıktan sonra verilmiş olması nedeniyle, böyle bir kararın bu aşamada verilemeyeceğini ileri süren Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, Yüksek Dairenin Kararının niteliğine ( vasfına ) itirazda bulunduğundan dolayı da bir an için görevsizlik kararına itiraz edilemeyeceğini kabul etsek dahi, bu nedenden dolayı itirazın Ceza Genel Kurulunda incelenebileceği kanısındayız.

Yargıtay Yasasının 17. maddesinin 3. fıkrasında, Ceza daireleri arasında meydana gelen görev ve işbölümü uyuşmazlıklarını karara bağlamak görevinin, Ceza Daireleri Başkanlar Kuruluna ait olduğu belirtilmektedir.

İtiraza konu karara baktığımızda, ceza daireleri arasında meydana gelen görev ve işbölümü uyuşmazlığının bulunmadığı açık.

Ayrıca temyiz yargılaması sırasında verilen bir karardır. Yargılama makamı olarak Yüksek 1. Ceza Dairesinin verdiği karar, görevde yetki uyuşmazlığı nedenine dayanarak temyiz yargılaması aşamasında verildiği için, Ceza Genel Kurulunda çözümlenmesi gereken bir karardır. Öğretide Yargıtay Ceza daireleri arasında görev yönüyle yetki uyuşmazlığı çıkarsa, Ceza Genel Kurulunca, çözüleceği kabul edilmektedir ( Bkz. KUNTER/YENİSEY/NUHOĞLU., Onbeşinci Bası, no:24.10, s.355; EREM., s.730; CENTEL/ZAFER., 4. Bası, İstanbul 2006, s.469 ). Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu, yargılama makamı tarafından temyiz yargılaması sırasında verilen kararla ortaya çıkan uyuşmazlık yönetsel nitelikte bulunmayıp, yargısal nitelikte olduğu için, çözemez. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun çözmesi gerekir.

Yüksek 1. Ceza Dairesinin kararı, temyiz yargılaması/incelemesi sırasında verilen bir karar olduğundan, yargılama makamı kararıdır. Yargılama makamı kararlarının denetiminin ise, aynı ya da bir üst yargılama makamınca yapılması hukukun temel ilkelerindendir.

Sonuç olarak, itiraz yolu benimsenmeli, Yüksek Ceza Genel Kurulu davaya el koyarak bütün hukuksal yanılgıların giderilmesi için daire kararını bozmalıdır.

Bu nedenlerle çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.”

Kurul Üyesi Ali Suat Ertosun;

“Van 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen mahkumiyet kararını, vaki temyiz üzerine Yargıtay 1. Ceza Dairesi, duruşma açarak incelemeye başladıktan sonra, iddianamedeki nitelendirme ve sevk maddeleri dikkate alındığında, incelemenin Yargıtay 9. Ceza Dairesinin görevine girdiği görüşüyle, görevsizlik kararı vermiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine davaya bakan Ceza Genel Kurulu, incelemeyi öncelikle, görevsizlik kararına Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca itiraz edilip edilemeyeceği hususu ile sınırlamış; oyçokluğu ile görevsizlik kararlarına itiraz edilemeyeceği sonucuna vararak, istemi ret etmiştir.

Yargıtay Dairelerinin görevlerini düzenleyen Yargıtay Kanununun 14. maddesi; temyiz davasına, Hukuk Dairesi bakacaksa görevi; Ceza Dairesi bakacaksa iş bölümünü esas almıştır. Bu husus, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.12.1988 tarih ve 1-325/566 sayılı kararında vurgulanarak, Ceza Daireleri arasındaki görevin iş bölümü esasına dayandığı belirtilmiştir. 1. Ceza Dairesi, Yargıtay Kanununun 40. maddesine göre, ön inceleme yaptıktan sonra temyiz davasını kabul ederek, duruşma gününü belirlemiş ve yapılan duruşmayı takiben de görevsizlik kararı vermiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına itiraz yetkisi veren CMK’nın 308. maddesinde, itiraz yoluna başvurulabilecek kararlar yönünden bir kısıtlama getirilmemiştir.

Yargılama makamı olan 1. Ceza Dairesince, duruşma yapılarak görevsizlik kararı verildiğinden, bu karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz yetkisi bulunmaktadır.

Dolayısıyla, daha sonraki aşamalara geçilerek itirazın incelenmesi görüşünde bulunduğumdan; sayın çoğunluğun, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının görevsizlik kararlarına itiraz edemeyeceği görüşüne katılmıyorum.”

Şeklinde,

Çoğunluk görüşüne katılmayan diğer bir kısım Genel Kurul Üyeleri ise; benzeri yönde,

Görüşler ileri sürerek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının; Özel Dairece verilmiş görevsizlik kararına karşı 5271 sayılı Yasanın 308. maddesinde yer alan itiraz yoluna gidebileceğine ilişkin karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 01.02.2007 gün ve 6157-21 sayılı görevsizlik kararına karşı 5271 sayılı Yasanın 308. maddesinde düzenlenen “olağanüstü itiraz yasa yolu”na başvurma yetkisinin bulunmadığı kabul edildiğinden, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,

2- Dosyanın; gereği için, Yargıtay 1. Ceza Dairesinin görevsizlik kararında görevli olarak gösterilen Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine 13.02.2007 günlü ilk müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 20.02.2007 günü oyçokluğu ile karar verildi.

yarx

5237 SAYILI TCK MADDE 222 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2007/38

K. 2007/44

T. 20.2.2007

• YARGITAY CEZA DAİRESİNİN TEMYİZ İNCELEMESİNDE BAŞKA DAİRENİN GÖREVLİ OLDUĞUNA İLİŞKİN GÖREVSİZLİK KARARI ( Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Olağanüstü İtiraz Yasa Yoluna Başvuramayacağı – Ceza Genel Kurulu’nun Görevli Daireyi Belirleme Yetkisinin Bulunmaması )

• GÖREVSİZLİK KARARINA KARŞI YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN OLAĞANÜSTÜ YASA YOLUNA BAŞVURAMAMASI ( Yargıtay Ceza Dairesince Temyiz Talebinde İşbölümü Yönünden Verilen Görevsizlik Kararı )

• İŞBÖLÜMÜ YÖNÜNDEN VERİLEN GÖREVSİZLİK KARARI ( Yargıtay Ceza Dairesinin Verdiği Karara Karşı Yargıtay Cumhuriyet Savcısının Olağanüstü Yasa Yoluna Başvuramaması )

• OLAĞANÜSTÜ İTİRAZ YASA YOLUNA BAŞVURULAMAMASI ( Yargıtay Ceza Dairesinin Başka Bir Dairenin İşbölümü Alanına Girdiği Gerekçesiyle Temyiz Aşamasında Verdiği Görevsizlik Kararına Karşı )

• ŞEMDİNLİ DAVASI ( Çete Kurarak Adam Öldürmek ve Öldürmeye Teşebbüste Bulunmak – Yargıtay Ceza Daireleri Arasındaki İlişkinin Görev Değil İşbölümü İlişkisi Olması/Dairenin Görevsizlik Kararına Karşı Olağanüstü İtiraz Yasa Yoluna Başvurulamayacağı )

• SUÇ İŞLEMEK İÇİN ÇETE KURMAK ADAM ÖLDÜRMEK VE ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS SUÇLARI ( Şemdinli’de Kitapçı Dükkanına Bomba Atılması – Yargıtay Ceza Dairesinin Temyiz İncelemesinde Başka Dairenin Görevli Olduğu Gerekçesiyle Verdiği Görevsizlik Kararına Karşı Olağanüstü İtiraz Yasa Yoluna Başvurulamaması )

5237/m. 35,37,38,82,220,222,250,302,316

5271/m. 250,308

ÖZET : Yargıtay ceza daireleri arasındaki görev ilişkisinin iç işleyişle alakalı iş bölümü niteliğinde bulunduğu, Ceza Genel Kurulu’nun yerleşik içtihadıdır. Yargıtay Yasasının 17. maddesi uygulamasında, ceza dairelerinden birinin kendisini görevli kabul etmeyerek dosyayı diğer daireye göndermesi durumunda, muhatap dairenin kabullenip görevi üstlenmesi halinde hiçbir çelişki doğmamakta, eğer daire bu kararı benimsemez ve karşı görevsizlik kararı verirse doğacak selbi uyuşmazlığın Yargıtayın iç idari kurullardan biri olan Ceza Daireleri Başkanlar Kurulunca çözümlenerek temyiz davasına bakacak dairenin bu kurulca kesin olarak belirlenmesi usulü benimsenmektedir. Anılan madde ile öngörülen bu düzenlemede Ceza Genel Kurulu görev üstlenmemektedir. Yargıtayın iç çalışma düzeniyle ilgili olan, kamu davasının taraflarını ilgilendirmeyen ve iç idari kurullardan birisi durumundaki Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu’nun müdahalesi ile çözümlenmesi öngörülen böyle bir meselenin, kamu davasının taraflarıyla ilişkili son karar mercii olan ve yargılama görevi dışında bir ödev üstlenmeyen Ceza Genel Kurulunca çözüme bağlanması, Yasa Koyucunun gerek Yargıtay Yasasıyla gerekse Ceza Yargılaması Yasasıyla güttüğü amaçla bağdaşmamaktadır. Bu sebeple, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 1. Ceza Dairesi’nin verdiği görevsizlik kararına karşı Olağanüstü Yasa Yolu’na başvurma yetkisinin bulunmadığının kabulü gerekir.

DAVA : Van Cumhuriyet Başsavcılığının 03.03.2006 tarih ve 750-31 sayılı iddianamesi ile; devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemde bulunmak, bir kişiyi öldürmek, iki kişiyi öldürmeye kalkışmak ve suç işlemek için anlaşmak suçlarını işlediklerinden bahisle, 5237 sayılı Yasanın; 302/1. ve 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri, 5237 sayılı Yasanın 302/2. maddesi yollamasıyla 82/1-c maddesi, 5237 sayılı Yasanın 302/2. maddesi yollamasıyla iki kez olmak üzere 82/1-c ve 35/1.maddeleri, 5237 sayılı Yasanın 316/1. maddesi ve 5237 sayılı Yasanın 53. ve 63. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları için haklarında kamu davası açılmış bulunan sanıklar Ali, Özcan ve Veysel’in yargılamaları sonunda; sanık Veysel hakkındaki kamu davasının ayrılmasına, sanıklar Ali ve Özcan’ın “… işledikleri sabit olan, dosyası ayrılan diğer sanık Veysel ile birlikte suç işlemek için kurulmuş örgütün üyesi olmak suçundan; 5237 sayılı Yasanın 220/2, 220/3 ve 62/1. maddeleri uyarınca 1 yıl 10 ay 27 gün hapis; mağdur Seferi’ye karşı suç işlemek için kurulmuş silahlı örgütün amaçları doğrultusunda bomba ile tasarlayarak adam öldürmeye kalkışmak suçundan; 5237 sayılı Yasanın 37/1. maddesi yollamasıyla 82/1- ( a ( – ( c ( ,35/2 ve 62. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay hapis; maktul Mehmet’e karşı suç işlemek için kurulmuş ve silahlı örgütün amaçları doğrultusunda bomba ile olası kastla adam öldürmek suçundan; 5237 sayılı Yasanın 37/1. 82/1- ( c ( , 61/2. madde yollamasıyla 21/2 ve 62/1. maddeleri uyarınca 25 yıl hapis; mağdur Metin’e karşı suç işlemek için kurulmuş silahlı örgütün amaçları doğrultusunda bomba ile olası kastla adam yaralama suçundan, 5237 sayılı Yasanın 37/1. 86/2, 86/3- ( e ( , 61/2. madde yollamasıyla 21/2. ve 62/1. maddeler uyarınca 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluklarına, mahsuba, tutukluluk hallerinin devamına, olayda kullanılan devlet malı silahların H. İl Jandarma Alay Komutanlığına iadesine, zoralıma, suç eşyası olmayan bir kısım eşyanın suç delili olarak saklanmasına, bir kısmının sahibine iadesine, yargılama giderine, 5237 sayılı Yasanın 50. ve 51. maddelerinin uygulanmasına yer olmadığına…” dair 5271 sayılı Yasanın 250. maddesince özel yetkili Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 19.06.2006 gün ve 45-74 sayı ile ve oyçokluğuyla verilen karar; sanık Özcan müdafii ve sanık Ali müdafii tarafından lehte, müdahiller vekillerince aleyhte ve yerel Cumhuriyet savcısı tarafından soruşturmayı genişletme ve görevsizlik gerekçelerini de içerecek şekilde lehte temyiz edilmiştir.

Dosya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 16.10.2006 gün ve 211049 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay 1.Ceza Dairesine gönderilmiştir.

Dosyayı inceleyen 1. Ceza Dairesince duruşma yapıldıktan sonra 01.02.2007 gün ve 6157-21 sayı ile;

( … İddianamedeki tavsife, temyiz kapsamına ve tavsife uygun sevk maddesine göre; Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemde bulunmak suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 302/1. maddesi, 3713 sayılı Yasanın 5. maddesi, adam öldürmek ve adam öldürmeye teşebbüs etmek suçlarından 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 302/2. maddesi yollamasıyla 82/1-c maddesi, Türk Ceza Kanununun 302/2. maddesi yollamasıyla 82/1-c, 35/1. maddesi ( 2 defa ( ve suç işlemek için anlaşmak suçundan Türk Ceza Kanununun 316/1. maddesi uyarınca açılan kamu davalarından kurulan hükümlerle ilgili temyizen inceleme görevi Yargıtay Yüksek 9. Ceza Dairesinin görevine girdiğinden, Yargıtay Kanununun 14. maddesi uyarınca Dairemizin GÖREVSİZLİĞİNE, dosyanın 9. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına ( TEVDİİNE ( … ( , oyçokluğu ile karar verilirken;

Daire Başkanvekili M. Yalçın ile Daire Üyesi S.Z. İskender;

“1-İddianamede olay; H. Jandarma Komutanlığında görevli astsubay olan sanıkların gerçek amaçlarının, olaydan önceki tarihlerde Ş. İlçe merkezinde bomba patlatılması, 5 askerin şehit olması, güvenlik güçlerinden ve vatandaşlardan yaralananların olması ile sonuçlanan olayların sorumlusu olarak gördükleri, 1984 yılında PKK terör örgütünce Ş. İlçe Jandarma Komutanlığına yapılan silahlı saldırıda kılavuzluk yapmak, Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmak suçlarından yargılanıp ceza alan, bir süre cezaevinde yatan Seferi’ye, onun ve bağlı olduğu PKK terör örgütünün başvurduğu yöntem ile yanıt vermek olduğu; aralarında anlaşan sanıkların, Seferi’yi öldürmek veya ona zarar vermek amacıyla ona ait kitapevine iki adet el bombası attıkları, Mehmet’in öldüğü, Metin’in yaralandığı, Seferi’nin isabet almadığı; PKK terör örgütü ile bu şekilde mücadele etmenin örgütün istediği sonuçları elde etmesine uygun bir ortam yarattığı, somut olay ve sonrası meydana gelen toplumsal olaylar nedeniyle kamu düzeninin bozulduğu biçiminde anlatılmıştır.

2-İddianame başlığında sanıklara atılı suçlar ve uygulanması gereken yasa maddeleri olarak;

a ( Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemde bulunmak ( 5237 sayılı TCK. m. 302/1 ( ,

b ( Adam öldürmek ( 5237 sayılı TCK. m. 302/2,82/1-c ( ,

c ( Adam öldürmeye kalkışmak ( 5237 sayılı TCK. m. 302/2,82/1-c,35/1 ( iki kez ( ( ,

d ( Suç işlemek için anlaşmak ( 5237 sayılı TCK. m. 316/1 ( ,

Gösterilmiştir.

3-İddianamede olayın anlatılış biçiminden, öldürme ve öldürmeye kalkışmak suçlarından dava açıldığını kabul etmek mümkündür.

Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmak suçundan dava açıldığından söz edilebilmesi için, sanıkların;

A ( Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik bir fiili işleyen kişilerden olmaları ( 5237 sayılı TCK. m. 37/1 ( ,

B ( Bu suçu işleyeni araç olarak kullanmaları ( 5237 sayılı TCK. m. 37/2 ( ,

C ( Başkasını bu suçu işlemeye azmettirmeleri ( 5237 sayılı TCK. m. 38/1 ( ,

D ( Bu suçun işlenmesine;

a-“Bu suçu işlemeye teşvik etmek veya suç işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat etmek,

b-Bu suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak,

c-Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak” suretiyle yardım etmeleri gerekmektedir ( 5237 sayılı TCK. m. 39 ( .

Oysa, iddianamede olayın anlatılış biçiminden, olayda bu koşullardan herhangi birisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmak suçundan dava açıldığını, öldürme ve öldürmeye kalkışma suçlarının bu suçun işlenmesi sırasında işlendiğini kabul etmek mümkün değildir.

4-2797 sayılı Yargıtay Yasasının 14. maddesinde;

a ( Kasten adam öldürme suçlarına ( 5237 sayılı TCK. m. 81,82 ( ilişkin hükümleri inceleme ve karara bağlama görevinin Yargıtay Birinci Ceza Dairesine ait olduğu,

b ( Ceza Dairelerinin görevlerinin belirlenmesinde, iddianamede olayın anlatılış biçiminin esas alınacağı,

c ( Birden çok suçlarla ilgili davalarda en ağırını incelemeye yetkili dairenin görevli olduğu,

Belirtilmiştir.

5-Açıldığı kabul edilen davalardan en ağır cezayı gerektireni adam öldürme suçuna ilişkin davadır ( m. 82 ( .

6-İnceleme görevle sınırlı olarak yapıldığından ve Dairemizin görevini etkilemediğinden, “suç işlemek için anlaşmak” suçuna ilişkin dava hakkında görüş bildirilmemiştir.

7-SONUÇ;

Temyize konu hükümleri inceleme ve karara bağlama görevinin Dairemize ait olduğu düşüncesiyle, çoğunluğun görevsizlik kararına katılmıyoruz.”

Şeklinde karşıoy kullanmışlardır.

Yargıtay 1.Ceza Dairesinin kararı üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 02.02.2006 gün ve 211049 sayı ile;

“CMK. nun 308. maddesinde, “Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re’sen veya istem üzerine, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kurulu’na itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz” denilmek suretiyle olağanüstü kanun yolu olarak itiraz müessesesi düzenlenmiştir.

Madde metninde, itiraz yoluna başvurulacak karar yönünden bir kısıtlamaya gidilmemiştir. Buna göre, hükmün bozulması, onanması, düzeltilerek onanması, temyiz isteminin reddi ve tetkiksiz iade kararlarının yanı sıra, eksikliğin giderilmesinden sonra iade edilmesi için dosyanın mahalline gönderilmesi ve görevsizlik kararları maddede yer alan daire kararları kapsamındadır. Bu nedenle, dairenin her türlü kararına karşı itiraz yoluna başvurulabilir. Dairenin kendisini görevsiz görüp dosyanın görevli daireye gönderilmesi kararına karşı itiraz yolunun açık olduğunda kuşku yoktur

Dairelerin görevleri Yargıtay Yasasının 14. maddesinde düzenlenmiş, 1. bölümünde Hukuk, 2. bölümünde ise, Ceza Dairelerinin görevleri ve ayrıntıları gösterilmiş, dairelerin çalışma esaslarına da 40. maddede yer verilmiştir.

14. maddenin, son iki fıkrasına göre, Ceza Dairelerinin görevinin tayininde davadaki tavsif ( dava açan belgedeki suçun nitelemesi ( esas alınır;

Muhtelif suçlara ait davalarda, en ağırını incelemeye yetkili daire görevlidir. Davaya konu suçların cezalarının aynı olması halinde ise, görev yetkili dairelerden birine aittir.

14. madde, Hukuk Dairelerinin işinin tayininde görevi esas almasına rağmen, Ceza Daireleri arasındaki görevi iş bölümü esasına dayandırmıştır. Genel olarak dairelerin görevleri ve çalışma esaslarını düzenleyen 40. maddede yer alan “görev ve iş bölümü” sözcüklerinden “iş bölümü” sözcüğünün, Ceza Dairelerine yönelik olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 26.12.1988 tarih ve 1-325/566 sayılı kararında aynı esası kabul etmiş, Ceza Daireleri arasındaki görevin iş bölümü olduğuna vurgu yapmıştır.

14. maddenin “Bir dava dosyasının incelenerek eksikliklerinin giderilmesinden sonra geri çevrilmesi için mahalline gönderilmesi veya duruşmasının yapılmış olması o dosyanın görevli daireye gönderilmesine engel teşkil etmez” hükmünü taşıyan 8. fıkrası paralelinde bir hükme Ceza Dairelerinin görevlerini belirleyen 2. bölümde yer verilmemiştir. Bu durumda Hukuk Daireleri dosyayı kabul edip duruşma yapsalar da görevsizlik kararı verecek, Ceza Daireleri ise, dosyayı kabul edip duruşma yaptıktan sonra görevsizlik kararı veremeyeceklerdir. Nedeni ise, yukarda açıklandığı üzere 14. maddenin 1. kısmında hüküm bulunması, Ceza Daireleri arasında görev yönünden iş bölümü esasının hakim olmasıdır.

Bu yasal tespitler bağlamında davanın dairenin görevi yönünden değerlendirilmesinde:

İddianamenin ikinci sayfasında şüphelilere yüklenen suçların devletin birliği ve ülkenin bütünlüğüne yönelik eylemde bulunmak, adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs ve suç için anlaşmak şeklinde gösterildiği ve buna uygun öyküleme ve tavsifte bulunulduğu, ancak devletin birliği ve ülkenin bütünlüğüne yönelik eylemde bulunmanın ağırlıklı olarak anlatıldığı, tasarlayarak adam öldürme ve adam öldürmeye teşebbüs suçlarına da bunun içinde yer verildiği, ikinci sayfada gösterilen suçlara esas olacak şekilde tavsif yapıldığı, 5237 sayılı TCK. nun 302/1 ve 82/1-c şeklinde gösterilen sevk maddelerinin de bu anlatım ve tavsife uygun bulunduğu, her iki sevk maddesinde de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının öngörüldüğü, bu durumda temyiz davasının hem 1. Ceza Dairesinin, hem de 9. Ceza Dairesinin görevlerinde olduğu, ancak dairelerden birinin temyiz davasına bakması gerektiği, daha ağır olan tasarlayarak adam öldürmekten verilen ceza dolayısıyla ( mahkemece 5237 sayılı TCK. nun 302/1. maddesinden hüküm kurulmamış olması dikkate alınarak ( 1. Ceza Dairesine tebliğname düzenlendiği açıkça görülmektedir.

İddianamedeki nitelendirme ve sevk maddeleri dikkate alındığında tebliğnamenin 1. Ceza Dairesine gönderilmesi Yargıtay Yasasında öngörülen görev esaslarına uygun bulunmaktadır.

Öte yandan, Daire, 40. madde uyarınca temyiz davasını kabul ederek duruşma günü vermiş ve duruşmayı da gerçekleştirmiştir. Artık duruşma gerçekleştirildikten sonra dairenin görevsizlik kararı vermesi, yukarda açıklandığı üzere yasal yönden mümkün değildir.” Açıklamasıyla, Yüksek Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 23.1.2007 gün ve 2006/6157 Esas, 2007/21 Karar sayılı görevsizlik kararının kaldırılarak, dosyanın Yargıtay 1. Ceza Dairesine tevdiine karar verilmesi.” nin yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle itiraz yasa yoluna başvurulmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Görüldüğü gibi; 1. Ceza Dairesi ile Yargıtay Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık Özel dairenin görevsizlik kararı vererek dosyayı 9. Ceza Dairesine gönderip gönderemeyeceği konusuyla ilişkilidir.

Özel Daire, “5237 sayılı Yasanın 302/2. maddesi yollamasıyla 82/1-c maddesi, 302/2. maddesi yollamasıyla iki kez 82/1-c, 35/1. maddeleri ve suç işlemek için anlaşmak suçundan 316/1. maddesi uyarınca açılan kamu davalarından kurulan hükümlerle ilgili temyiz davasını inceleme görevinin Yargıtay Yüksek 9. Ceza Dairesine ait bulunduğu” görüşüyle görevsizlik kararı verirken karşı düşünce serdeden Başkanvekili ve Üye ise; “… iddianamedeki anlatım karşısında 5237 sayılı Yasanın 302. maddesinden açılmış bir davanın varlığı kabul edilemeyeceğinden görevin 82. maddeden kurulmuş olan hükmü incelemeye yetkili Yargıtay 1. Ceza Dairesine ait olacağı…” görüşünü savunmuşlardır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın görüşü daha farklıdır. Başsavcılık, 5237 sayılı Yasanın 302. ve 302. madde delaleti ile 82. maddelerinin uygulanması istemiyle açılmış kamu davalarının bulunduğunu, her iki maddedeki suçun da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirmeleri nedeniyle, hem 302. maddedeki suçtan kurulan hükmü incelemekle görevli olan Yargıtay 9. Ceza Dairesinin, hem de 82. maddeden kurulan hükmü incelemekle görevli olan Yargıtay 1. Ceza Dairesinin temyiz davasını tetkikte görevli olacağını ancak, 302/1. maddeden kurulmuş bir hüküm bulunmadığı nazara alındığında, duruşma yapmak suretiyle işi sahiplendiği görülen 1.Ceza Dairesinin artık bundan sonra görevsizlik kararı veremeyeceğini, Yargıtay Yasası uyarınca hukuk dairelerine tanınan ve duruşmadan sonra görevsizlik kararı verilerek dosyayı bir diğer daireye gönderebilme hakkı veren yetkinin ceza dairelerine tanınmamış olduğunu ileri sürmekte ve Yargıtay 1. Ceza Dairesinin dosyayı 9. Ceza Dairesine tevdii eden görevsizlik kararının kaldırılmasını talep etmektedir.

Konunun Genel Kurulca müzakeresinde; Yargıtay Başsavcılığının itiraz nedenlerinin yerinde olup olmadığının değerlendirilmesi öncesinde 5271 sayılı CYY.nın 308. maddesiyle Başsavcıya tanınan “olağanüstü itiraz yasa yolu yetkisi”nin Yargıtay ceza daireleri arasındaki görevsizlik kararlarını kapsayıp kapsamadığı hususunun Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca “ön mesele” olarak halli gerektiği, Başkanlık ve ilgili daire üyelerince ileri sürülmüş ve konu bu kapsamla sınırlı biçimde öncelikle değerlendirilmiştir.

Yargıtay Dairelerinin görevleriyle ilgili işbölümü 2797 sayılı Yargıtay Yasasının 14. maddesinde düzenlenmiş, Yargıtay İç Yönetmeliğinin 32/2. maddesi ise; Yargıtay Başkanlar Kurulu’na bazı koşullarda Dairelerin görevlerine giren suç türleri ile ilgili temyiz incelemelerinin bir daireden alınıp diğerine verilmesi doğrultusunda değişiklik yapma yetkisi tanımıştır.

Yargıtay daireleri arasındaki görev uyuşmazlığının ne şekilde çözüme kavuşturulacağı hususu 5271 sayılı CYY.nda düzenleme konusu yapılmamıştır. Buna karşılık, 2797 sayılı Yargıtay Yasası’nın 17. maddesinde Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun görevleri düzenlenmiş, anılan maddenin 1. bendinde; hukuk ve ceza daireleri arasında meydana gelen görev ve iş bölümü uyuşmazlıklarını kesin olarak karara bağlamak ve fiili veya hukuki imkansızlık sebebiyle bir dairenin görevine giren işe bakamaması halinde bir başka daireyi görevlendirmek Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun görevleri arasında sayılırken, maddenin 3. bendinde, ceza daireleri arasında meydana gelen görev ve işbölümü uyuşmazlıklarını karara bağlamak görevi, Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu’na tevdii edilmiştir. Maddenin son cümlesinde ise, Başkanlar Kurullarının itiraz üzerine veya doğrudan doğruya verdikleri tüm kararların kesin olduğu ve bu kararlar aleyhine başka bir yargı merciine başvurulamayacağı amir hükmüne yer verilmiştir.

Yargıtay Başkanlar Kurullarının ne şekilde oluşacağı Yargıtay Yasası’nın 9. maddesinde gösterilmiştir. Anılan norma göre; Yargıtay’da;

1- Birinci Başkan, Birinci Başkanvekilleri ve hukuk ile ceza daire başkanlarından oluşan Başkanlar Kurulu,

2- Birinci Başkan ile hukuk dairelerinden seçilen Birinci Başkanvekili ve hukuk daireleri başkanlarından oluşan Hukuk Daireleri Başkanlar Kurulu,

3- Birinci Başkan ile ceza dairelerinden seçilen Birinci Başkanvekili ve ceza daireleri başkanlarından oluşan Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu bulunmakta ve anılan kurullar Yasa ile kendilerine verilen görevleri ifa etmektedir.

Yargıtay Yasasının 7. maddesinde ise; Hukuk ve Ceza Genel Kurullarının oluşumu düzenlenmiştir. Buna göre; Ceza Genel Kurulu, Birinci Başkanın başkanlık etmediği veya bulunmadığı zamanlarda Ceza Birinci Başkanvekilinin başkanlığı altında ceza dairelerinin başkan ve üyelerinden oluşur. Aynı düzenlemeye Yargıtay İç Yönetmeliğinin 22. maddesinde de yer verilmektedir.

İdari bir kurum niteliğindeki Ceza Daireleri Başkanlar Kurulunun tüm görevleri Yargıtay’ın iç işleyişine yönelik iken; Yargıtay Ceza Genel Kurulu; Yargıtay Yasası’nın 15. maddesinde ve bu maddedeki atıf sebebiyle diğer yasalarda kendisine verilen yargısal görevleri yerine getirmek ve kesin nitelikte karara bağlamakla yükümlendirilmiştir.

Yargıtay ceza daireleri arasındaki görev ilişkisinin iç işleyişle alakalı iş bölümü niteliğinde bulunduğu, Ceza Genel Kurulu’nun yerleşik içtihadıdır. Bu bağlamda olmak üzere; 26.12.1988 gün ve 325-566 sayılı Ceza Genel Kurulu kararında Prof. Dr. İlhan Postacıoğlu ve Prof. Dr. Baki Kuru’nun eserlerine de atıf yapılmak suretiyle; “… Dava dosyasının Yargıtay’da gideceği Daireyi tayin etmek ve bu Dairenin selahiyetini münakaşa etmek yetkisi taraflara tanınmadığına göre, bu Dairenin selahiyetini görev olarak nitelendirme imkanı yoktur. Esasen, Yargıtay Kanununda her bir Daire bakımından gösterilen iş sahasının kat’i nitelik arzetmemesi ve anılan Yasanın 17. ve Yargıtay İç Yönetmeliğinin 32/2. maddesi gereğince kanun değişikliğine gidilmeden iş hacminin icaplarına göre, daireler arasında iş dengesi sağlamak üzere bir daireye ait muayyen işlerden bazı kategorileri, takvim yılı başında toplayıp başka bir daireye nakletmek hususunda Başkanlar Kuruluna tanınan yetki de görev mefhumu ile telif edilemez. Çünkü görevi kanun tayin eder ve görevin hudutlarında bir değişiklik yapılmak gerekirse bunu yine kanun yapar. Daireler arasındaki görev bölümünde göz önünde tutulan asli gaye işbölümü dengesi olduğuna ve ihtisas mevzuu ikinci planda kaldığına göre, Yargıtay daireleri arasında iş taksimine dair ilişki “görev” değil, “işbölümü” ilişkisidir. Ayrıca daireler arasında sulh, asliye, ağır ceza gibi görev derecelendirmesi de söz konusu değildir…” görüşü benimsenmiş ve içtihadın oluşumuna konu olayda 9. Ceza Dairesinin görevine giren temyiz davasının 1. Ceza Dairesince karara bağlanmış olmasında yasaya aykırılık bulunmadığı kabul edilerek Yargıtay C.Başsavcılığının, 1. Ceza Dairesinin kararının kaldırılmasına ve meselenin 9.Ceza Dairesince karara bağlanmasının sağlatılmasına ilişkin istemi reddedilmiştir.

Bu ve benzeri kararlarda; Yargıtay daireleri arasındaki ilişkinin gerçek anlamda bir görev değil, işbölümü ilişkisi olduğu öteden beri kabul edilegelmekte; ceza daireleri arasında işbölümüne ilişkin olarak ortaya çıkabilecek benzer uyuşmazlıkların çözümü, Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu’nca idari görev cümlesinden olmak üzere karara bağlanmaktadır. Bu kabulün doğal sonucu olarak ceza yargılaması müessesesi olan “görev” kamu düzenini ilgilendirdiği ve kamu davasının taraflarının takip ve denetimine tabi bulunduğu halde, ceza daireleriyle ilgili “işbölümü”nün, Yargıtay’ın iç düzenini ilgilendirdiği ve tarafların takip ve denetimine konu olamayacağı kabul edilmektedir.

1412 sayılı CYUY.nın 322. maddesinin 4. fıkrasında düzenlenen “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı”, 5271 sayılı CYY.nın 308. maddesinde “olağanüstü itiraz yasa yolu” adı altında benzer düzenlemeye konu edilmiştir.

Her iki yasadaki düzenlemeye bakıldığında; bu müesseseye, 1412 sayılı Yasada temyize ilişkin hükümler içerisinde yer verilmesine rağmen, 5271 sayılı Yasada olağanüstü yasa yolları arasında yer verildiği görülmektedir. 1412 sayılı Yasanın 322/4. maddesi; “Ceza dairelerinden birinin kararına karşı Cumhuriyet Başsavcısı, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir.” biçiminde iken; 5271 sayılı Yasanın 308. maddesi; “Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re’sen veya istem üzerine, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz.” hükmünü taşımaktadır. Görüldüğü gibi, madde metinleri arasında önemli bir fark bulunmamakta, 308. maddede yer alan “lehe itirazda süre aranmayacağına” ilişkin cümle dışında, metinler benzerlik arzetmektedir.

Madde metnindeki anlatımın ayrık ifade içermemesi sebebiyle, ceza dairelerinden verilecek her türlü karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “olağanüstü itiraz yasa yolu”na gidilebileceği, bu bağlamda, bir dairenin dosyayı diğer daireye gönderme kararının da itiraza konu edilebileceği görüşü, ilk nazarda savunulabilir görülmekte ise de bu görüşün benimsenebilir nitelikte olmadığı, yasal düzenlemelerle çelişeceği ve Ceza Genel Kurulu’nun ceza yargılaması sistemindeki konumuyla da bağdaşmayacağı ortadadır.

Gözardı edilmemelidir ki;

Yargıtay Yasasının 17. maddesi uygulamasında, ceza dairelerinden birinin kendisini görevli kabul etmeyerek dosyayı diğer daireye göndermesi durumunda, muhatap dairenin kabullenip görevi üstlenmesi halinde hiçbir çelişki doğmamakta, eğer daire bu kararı benimsemez ve karşı görevsizlik kararı verirse doğacak selbi uyuşmazlığın Yargıtayın iç idari kurullardan biri olan Ceza Daireleri Başkanlar Kurulunca çözümlenerek temyiz davasına bakacak dairenin bu kurulca kesin olarak belirlenmesi usulü benimsenmektedir. Anılan madde ile öngörülen bu düzenlemede Ceza Genel Kurulu görev üstlenmemektedir.

Yargıtayın iç çalışma düzeniyle ilgili olan, kamu davasının taraflarını ilgilendirmeyen ve iç idari kurullardan birisi durumundaki Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu’nun müdahalesi ile çözümlenmesi öngörülen böyle bir meselenin, kamu davasının taraflarıyla ilişkili son karar mercii olan ve yargılama görevi dışında bir ödev üstlenmeyen Ceza Genel Kurulunca çözüme bağlanması, Yasa Koyucunun gerek Yargıtay Yasasıyla gerekse Ceza Yargılaması Yasasıyla güttüğü amaçla bağdaşmamaktadır.

Tartışılmaz bir gerçektir ki, Ceza Genel Kurulu, ceza yargılaması merciidir ve “Mahkeme-Yargıtay Ceza Dairesi” kurumunun üstünde yer alır. Ceza Genel Kurulu’nun vermiş olduğu tüm kararlar “yargısaldır” ve bağlayıcı nitelikte olup, “son hüküm” mahiyetini taşır. Ceza Genel Kurulu kararlarının bir başka yargı makamınca denetlenmesi olanaksızdır. Bu kararların idari bir kurumun denetimine konu edilmesi fikrinin ise savunulabilir yönü bulunmamaktadır.

Öte yandan, gerek Ceza Yargılama Yasası gerekse Yargıtay Yasası, Ceza Genel Kurulu’na yargılama ödevi dışında, Yargıtay’ın iç çalışma düzeniyle ilgili bir işbölümü görevi yüklememektedir.

Oysa, Yargıtay C.Başsavcılığının olağanüstü yasa yolu niteliğindeki itirazının usul yönünden görüşülebilir ve karara bağlanabilir sayılması, tüm bu nitelikleri bozacaktır. Ceza Genel Kurulu, kendisini itirazı incelemeye yetkili saydığında, işbölümüyle ilişkili bir görevi çözümleyecek, Yargıtay Yasası ve İç Yönetmeliğiyle Ceza Daireleri Başkanlar Kuruluna tevdi edilen idari sorumluluğu üstlenecek, ancak ne var ki, gerektiğinde itibar görmeyecek bir karara da zorlanmış olacaktır.

Örnekleme ile açıklama gerekirse;

Konu olayda, 1. Ceza Dairesinin görevsizlik kararı itiraz üzerine incelendikte, Ceza Genel Kurulu’nun 9. Ceza Dairesini görevli sayan bir karar vermesi halinde bu dairenin, anılan kararla bağlı olmasını gerektiren ve selbi uyuşmazlık yaratma hak ve yetkisini elinden alan bir yasal düzenleme bulunmadığından, Ceza Genel Kurulu kararının bağlayıcılığı ortadan kalkacak, oluşacak selbi uyuşmazlığı çözümleme görevi Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu’na ait olacaktır. Böylece, Ceza Birinci Başkanvekilinin başkanlığında onbir Ceza Dairesi Başkanının katılımıyla oluşan, oniki kişilik “idari kurul”, Birinci Başkan, Birinci Başkanvekilleri, Ceza Daireleri Başkanları ve tüm Ceza Daireleri Üyelerinden oluşabilecek Ceza Genel Kurulu’nu denetleyen ve gerektiğinde kararlarını isabetsiz sayabilen bir yetki ile donatılmış bulunacak, idari kurul en üst ceza yargılama kurumunun üstüne çıkartılacaktır.

Karşı görüşün, anılan sakıncaları telafi düşüncesiyle, “Ceza Genel Kurulu’nun vereceği karara Dairelerin uyma zorunluluğuyla meseleyi çözümlemek önerileri” ise Yasa Koyucu yerine geçmek ve Yargıtay Yasasının açık normuyla dairelere ve Ceza Daireleri Başkanlar Kuruluna tanınan yetkileri kaldırarak yeni bir yasa yapmak olur ki, bu görüşün kuvvetler ayrılığı temel ilkesi karşısında benimsenebilir ölçü taşımayacağı açıktır.

Sadece bu gerekçelerle değerlendirildiğinde dahi Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının usulen kabul edilemez olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

“Ön mesele”nin çerçevesi, Yargıtay C.Başsavcılığının itiraz yetkisi olup olmamasıyla sınırlı bulunduğundan, Ceza Genel Kurullarının müzakere disiplini gereği, 1. Ceza Dairesinin duruşma açtıktan sonra görevsizlik kararı vermesinin isabetli olup olmadığını tartışmak yersiz ve olanaksız bulunduğu gibi, Yerel C.Savcılığının iddianamesinin yasal yöntemle ve usulüne uygun mahiyette hazırlanıp hazırlanmadığını, iddianamenin Yerel Mahkemece kabulünün isabetli olup olmadığını, temyiz davasının kapsamının ne olduğunu ya da hangi dairenin görevli olması gerektiğini bu evrede inceleme ve tahlile tabi tutmanın icaplı olmayacağı açıktır.

Açıklanan nedenlerle; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının; Özel Dairece verilen görevsizlik kararına karşı 5271 sayılı Yasanın 308. maddesindeki yetkiye dayanarak “olağanüstü itiraz yasa yolu”na başvurma yetkisi bulunmamaktadır. Bu itibarla itirazın reddi gerekir.

İtirazın değişik gerekçe ile reddini isteyen bir kısım Genel Kurul Üyesi ise; 5271 sayılı Yasanın 308. maddesi ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına verilen yetki çerçevesinde başvurulabilecek olan itiraz yasa yolunun, olağanüstü yasa yolları arasında yer aldığını ve görevsizlik kararlarının olağanüstü yasa yolunun konusunu oluşturmayacağını belirterek, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının anılan görevsizlik kararına karşı itiraz yetkisinin bu nedenle bulunmadığı ve itirazın bu gerekçe reddedilmesi gerektiği yönünde görüş ileri sürmüşlerdir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan;

Kurul Üyelerinden Yusuf Kenan Doğan, Hamdi Yaver Aktan ve Mehmet Hulûsi Özek;

“Van Cumhuriyet Başsavcılığının 3.3.2006 tarihli, 2005/750 soruşturma ve 2006/331 sayılı kararıyla sanıklar hakkında açılan kamu davasında suç tarihi 9.11.2005 olarak gösterilmiş; anılan tarihin öncesi olmadığı iddianame başlığında açıkça belirtilmiştir.

İddianame öncesi başlatılan soruşturmadaki maddi olay, söz konusu tarihte Ş. İlçe Merkezinde bulunan bir kitabevine bomba atılması sonucu bir kişinin ölümü ve bir kişinin yaralanmasıdır. Nitekim, 1. Ceza Dairesinin 1.2.2007 gün ve 2006/6157 esas ve 2007/21 sayılı kararındaki karşıoy yazısında bu yön açık olarak ifade edilmektedir. Gerçekten de karşıoy yazısında;

“İddianamede olay; H. Jandarma Komutanlığında görevli Astsubay olan sanıkların gerçek amaçlarının, olaydan önceki tarihlerde Ş. İlçe Merkezinde bomba patlatılması, 5 askerin şehit olması, güvenlik güçlerinden ve vatandaşlardan yaralananların olması ile sonuçlanan olayların sorumlusu olarak gördükleri, 1984 yılında PKK terör örgütünce Ş. İlçe Jandarma Komutanlığına yapılan silahlı saldırıda kılavuzluk yapmak, Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmak suçlarından yargılanıp ceza alan, bir süre cezaevinde yatan Seferi’ye, onun ve bağlı olduğu PKK terör örgütünün başvurduğu yöntem ile yanıt vermek olduğu; aralarında anlaşılan sanıkların, Seferi’yi öldürmek veya ona zarar vermek amacıyla ona ait kitabevine iki adet el bombası attıkları, Mehmet’in öldüğü, Metin’in yaralandığı, Seferi’nin isabet olmadığı, PKK terör örgütü ile bu şekilde etmenin örgütün istediği sonuçları elde etmesine uygun bir ortam yarattığı somut olay ve sonrası meydana gelen toplumsal olaylar nedeniyle kamu düzeninin bozulduğu…”

şeklinde anlatılmıştır.

Kuşkusuz ki iddia, yargılama sonunda kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde açıklığa kavuşacaktır./kavuşturulmalıdır!

Suç tarihinin tek bir tarih olarak gösterilmesine, soruşturmanın bu yönde yapılmasına karşın; Türkiye Büyük Millet Meclisinden alınan bir ifade tutanağı ile açık kimliklerinin doğru olup olmadığı değerlendirilmeden/doğrulatılmadan, dilekçe sahiplerinin bilgilerine başvurulmadan, dilekçe içerikleri test edilmeden, araştırılmadan doğrudan doğruya ve bütünüyle hiçbir iddianamede görülemeyecek, iddianame düzenleme sorumluluğuyla bağdaşmayacak ölçüde ihbar dilekçeleri birbirine eklenerek, Ş…’deki olayla bağlantısı somut olarak gösterilmeden soruşturma konusu maddi olayın iki katı uzunluğunda bir takım çözümlemeler yapılarak iddianame tamamlanmış ve özel yetkili mahkemeye tevdi edilmiştir.

Ancak, yasadışı örgüt iddianamelerinde ve doğru olarak yapıldığı halde; uyarlanması olanağı mevcut olmamasına karşın, sanıklar, PKK-Kongra-Gel Terör örgütü üyesi gibi kabul edilerek, örgütün analizi yapıldıktan sonra;

“Temelde Devlet denilen bürokratik aygıt ile seçilerek gelen siyasi hükümetler arasında bir gerilim mevcuttur. Bu gerilim zaman zaman gizli ve açık çatışmaya dönüşebilmektedir.”

Şeklindeki varsayımdan hareketle bu kez “seçilmişler-atanmışlar” gibi gereksiz ve yapılmaması gereken bir tartışma iddianameye taşınmış; çözümlemeden dolaylı olarak “seçilmişler” yanında tavır alınmak suretiyle siyasal kimlik takınılarak iddianame yazım tekniğinden uzaklaşılmıştır. Gerçekten de, “devletin bekasını korumak ve temsil etmekle görevli olan bürokratik aygıt içerisine sızmalar olması halinde bürokrasinin kendisi Devletin bekasını tehdit eder noktaya gelebilir.” değerlendirmesi, yaptığımız yorumu haklı kılmaktadır.

Öte yandan;

“Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan ve Cumhuriyetin ilanında da kabul edilerek devam ettirilen modernlik projesi Kürt milliyetçiliğinin ve siyasal İslam’ın devletin temel yaklaşımlarına hakim olmasını temel tehdit unsurları olarak belirlemiştir. Bugün kimi çevrelere göre siyasetin gizli ajandası bu iki temel tehdidi içermektedir. Ayrıca çevreden gelerek merkezi ele geçirme çabası içerisinde olan unsurlar modernlik projesinin sahibi olan sivil/askeri bürokratik etiği oldukça rahatsız etmektedir. O halde devlet içerisinden kimi ideolojik gruplaşmaların çıkar çevreleri ile işbirliği içerisinde temel risk faktörü olarak gördükleri siyasi iktidara karşı tavır geliştirmesi beklenmeyen bir durum olmalıdır.” analizi ise doğruluğu tartışmalı olsa da bir sosyoloğun değerlendirmesini anımsatmakta ve toplumbilimsel olarak karşı görüşlerin olabileceği gerçeğini yok saymaktadır. Türkiye Cumhuriyetini kuran kadronun, kuruluştan kaynaklanan, ulus ve ulus-devlet yaratma projesinin getirdiği ve iddianamede “siyasetin gizli ajandası” şeklindeki nitelemeyle adeta suçlama konusu yapılan duyarlılıkların doğruluğunun tartışılacağı yerin iddianame olamayacağı düşünülmediği gibi, siyasal İslam ve etnik milliyetçiliğin tehlike yaratmayacağı üstü örtülü şekilde vurgulanarak, bu hassasiyetlerin yanlış olduğu izlenimi verilmekte ve dahası siyasal söylem yüklü değerlendirme yapılmaktadır.

Bu denli yersiz değerlendirmelerle yüklü iddianame, öyle anlaşılıyor ki, CMK.nun 174. maddesi içeriği göz önüne alınmadan mahkemece de kabul edilmiştir.

Birinci Ceza Dairesinin yine karşıoyunda açıklandığı üzere;

“Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak suçundan dava açıldığından söz edebilmesi için sanıkların;

“A ( Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik bir fiili işleyen kişilerden olmaları ( 5237 sayılı TCK.nun 37/1 (

B ( Bu suçu işleyeni araç olarak kullanmaları ( 5237 sayılı TCK.nun 37/2 (

C ( Başkasını bu suçu işlemeye azmettirmeleri ( 5237 sayılı TCK.nun 38/1 (

D ( Bu suçun işlenmesine;

a- Bu suçu işlemeye teşvik etmek veya suç işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat etmek,

b- Bu suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak,

c- Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak.. suretiyle yardım etmeleri gerekmektedir. ( 5237 sayılı TCK.nun 39 ( “

Oysa, iddianamede olayın anlatılış biçiminden, olayda bu koşullardan herhangi birisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak suçundan dava açıldığını, öldürme ve öldürmeye kalkışma suçlarının bu suçun işlenmesi sırasında işlendiğini kabul etmek mümkün değildir.”

Maddi olay; Yargıtay C.Başsavcılığınca da bu nitelikte görüldüğü için tebliğname Birinci Ceza Dairesine düzenlenmiş ve dosya tevdi edilmiştir.

2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 40. maddesinin 3. fıkrası “Yargıtay incelemesi için dairelere gelen dosyalar bekletilmeksizin görev ve iş bölümü, temyiz kabiliyetinin bulunup bulunmadığı, temyiz isteminin süresi içinde olup olmadığı, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönlerinden ön incelemeye tabi tutulur.” hükmünü getirmektedir.

Anılan maddenin 4. fıkrasına göre de;

“Ön inceleme sırasında, temyiz incelemesinin başka daireye ait olduğu, temyiz kabiliyetinin bulunmadığı, temyiz isteminin süresi içinde olmadığı, temyiz şartının yerine getirilmediği veya diğer usul eksiklikleri bulunduğu saptanan dosyalar dairede öncelikle incelenip karara bağlanır.”

Yargıtay Kanununun 40. maddesinin 3. ve 4. fıkralarına göre inceleme yapıldıktan sonra ve eksiklik görülmemiş olacak ki, Birinci Ceza Dairesi bu dosyada duruşma günü tespit etmiş, sanık müdafilerine bildirmiş ve nihayet duruşma yapmıştır.

Hukuk Dairelerinin görevlerini düzenleyen Yargıtay Kanununun 14. maddesinde 1-f yeralan “Bir dava dosyasının incelenerek eksikliklerinin giderilmesinden sonra geri çevrilmesi için mahalline gönderilmesi veya duruşmasının yapılmış olması o dosyanın görevli daireye gönderilmesine engel teşkil etmez.” şeklindeki hükmün, ceza daireleri için düzenlenmediği de unutulmamalıdır. Kaldı ki, hukuk daireleri için yasayla öngörülen bu kural dahi mutlak olmayıp, Başkanlar Kurulunca hukuk dairelerinin görevlerinin değiştirilebilmesi olanağı mevcuttur. ( 2797 S.K.M. 17. (

Yargıtay Daireleri arasındaki dosyaya bakma görevi, iş bölümü esasına dayanır. 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 17. ve Yargıtay İç Yönetmeliğinin 32/2. maddeleri içeriğinden işbölümü esası olduğu anlaşılmaktadır.

Birinci Ceza Dairesi ön inceleme yaptıktan sonra bir karar yani Dokuzuncu Ceza Dairesine tevdi kararı vermemiştir; duruşma gününü tespit ettikten ve duruşma yaptıktan sonra dosyayı Dokuzuncu Ceza Dairesine göndermiştir. Bu süreç içinde, yani ön inceleme yapıldıktan sonra duruşma günü tespiti, müdafilere duruşma gününü bildirme ve duruşma yapmak bir yargılama faaliyetidir. Bu faaliyet içinde 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun Yargıtay’daki duruşmalarla ilgili Duruşmada Usul başlıklı 300. maddesinin 2. fıkrasına göre de Yargıtay C.Savcısının görüşü sorulmak durumundadır. Bu emredici hükmün gereği de yerine getirilmemiştir.

Bütün bu hükümler ile yargılama faaliyeti ve eksiklik yine bir yargılama faaliyeti yapacak olan Ceza Genel Kurulunda denetlenebilmelidir.

Ceza Muhakemesi Kanununun 308. maddesi “Yargıtay Ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re’sen veya istem üzerine, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz” hükmünü getirmektedir.

Madde gerekçesine göre “itiraz, daire kararında gerek maddi ve gerek usul hukukuna aykırı olduğu saptanan hususlara yönelik olabilir.” ‘Prof. Dr. Cumhur Şahin: Ceza Muhakemesi Kanunu GAZİ Şerhi, Ankara, 2005, S. 905. (

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 308. maddesi, daire kararları arasında bir fark gözetmediğini içeriğiyle açıkladığı gibi, gerekçesiyle de pekiştirmektedir.

1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usul Kanunun 322/4. madde-fıkrasında düzenlenen müessese aynen Ceza Muhakemesi Kanununun 308. maddesi olmuştur. Her iki yasa döneminde de bu tür itiraz, olağanüstü itiraz olarak nitelendirilmekte ve Yargıtay Ceza Dairelerinin tüm kararlarını kapsadığına öğretide birlik bulunmaktadır. ( Prof. Dr. Öztekin Tosun, Suç Muhakemesi Hukuk Dersleri, Cilt 2, 1976, İstanbul, S. 253-255, Prof. Dr. Faruk Erem: Ceza Genel Usulü Hukuku, Ankara, 1973, S. 571 vd: Prof. Dr. Nurullah Kenter: Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul, 1974 5. Baskı, S. 751; Prof. Dr. Bahri Öztürk – Dr. Veli Özer Özbek – Dr. Mustafa Ruhan Erdem: Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuk, Ankara, 2001, S. 821 vd. (

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra da öğretide aynı açıklamalar yapılarak, ceza dairelerinin kararları arasında bir ayrım olmadığı vurgulanmıştır, ( Prof.Dr. Bahri Öztürk- Doç.Dr. Mustafa Ruhan Erdem: Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara, 2006, s.723 vd; Prof Dr. Erdener Yurtcan: Ceza Muhakemesi Kanunu Şerhi, İstanbul, 2005, s.844. (

Çoğunluğun görüşünün kabulü CMK.nun 308. maddesinde ve gerekçesinde olmayan bir ayrımın, var olduğunu benimsemek anlamına gelmektedir. Olağanüstü itirazı düzenleyen CMK.nun 308. maddesi Ceza dairelerinin kararlarından sözetmesine karşın, çoğunluk en azından “şimdilik” görevsizlik/tevdi kararlarını dışlamaktadır. Bu görüş pozitif düzenlemeye uygun düşmemektedir. Gerektiğinde başvurulan gerekçeden de bu sonuca varılması olanağı bulunmamaktadır. Ve yine bu görüşe göre, ceza dairelerinin ancak bazı kararlarına olağanüstü itiraz mümkündür; ya da bir başka ifadeyle ceza dairelerinin bazı kararlarına, somut olarak bakıldığında başka bir daireye görevsizlik/tevdi kararına olağanüstü itiraz mümkün değildir.! ( ? (

Oysa, 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu evresinde 322/4. madde ve fıkrasına göre yapılan olağanüstü itirazda Yargıtay Ceza Daireleri arasındaki ilişkinin işbölümü olduğu kabul edilerek itiraz reddedilmişken, “itiraz edilemez” gibi bir görüş ortaya çıkmamıştır. Gerçekten de Ceza Genel Kurulu’nun 6.10.1986 tarih ve 208/422 sayılı Kararının içeriğinden bu husus o kadar açıktır ki, tartışmasız bir şekilde itiraz edilebilirlik benimsenmiştir. Anılan kararda, bir dosyayı Birinci Ceza Dairesi karara bağlamış, ancak itirazın konusunun Dokuzuncu Ceza Dairesinin görevine girdiği gerekçesiyle itiraz edilmiş ise de, Ceza Genel Kurulu, işbölümü esasına dayanarak itirazı bu noktadan reddetmiştir. Yoksa itiraz edilemezlik noktasından tartışmaya dahi girmemiştir. ( Mehmet Uygun -Vural Savaş- Sadık Mollamahmutoğlu: Ceza Genel Kurulu Kararları, Ankara, 1991- s.8- 11 (

Aradan geçen sürede, pozitif düzenlemeler her nekadar iki ayrı yasada olsa da, aynı olmasına karşın ayrı ayrı karar çıkması Ceza Genel Kurulu’nun “istikrar” aranması gereken kararlarındaki doğrultuyu da bozmaktadır. Teknik düzeyi yüksek bir konuda farklı kararlar bulunması kuşkusuz ki istikrar olduğu anlamına gelmeyecektir.

“Görevsizlik/tevdi kararlarına itiraz edilemez, Başkanlar Kurulu çözüme kavuşturacaktır.” görüşünün de benimsenmesini yerinde görmemekteyiz. Ortada görev uyuşmazlığı çıkmamıştır ki, bu düşünce haklı olabilsin! Yargılama faaliyeti sonunda verilen karar yine yargılama faaliyeti sonunda denetlenmelidir.

Birinci Ceza Dairesinin görevsizlik/tevdi kararını itiraz edilebilir nitelikte görüyor ve çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.

Kurul Üyesi Ali Rıza Çınar;

“Yüce Ceza Genel Kurulun kararında da özetlendiği üzere, atılı suçlardan hüküm giyen sanıklar hakkındaki kararları, Yüksek 1.Ceza Dairesi, yargılama makamı olarak, temyiz yargılamasını/incelemesini duruşmalı olarak yaptıktan sonra, “temyizen inceleme görevi, Yargıtay Yüksek 9. Ceza Dairesinin görevine girdiğinden” görevsizliğine oyçokluğuyla karar vermiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise özetle;

İlkin, Yargıtay Yasasının 14. maddesine göre Ceza Daireleri arasındaki görevin iş bölümüne dayandığı için, dosyayı kabul edip duruşma yaptıktan sonra yasal olarak görevsizlik kararının verilemeyeceğini,

İkinci olarak, iddianamede açıklanan eyleme, Yargıtay Yasasının 14.maddesine ve temyizin kapsamına göre, işin incelenmesi Yüksek 1.Ceza Dairesinin görevine girdiğini,

Belirterek, açıklanan nedenlerden dolayı itiraz etmiştir. Görevsizlik kararının kaldırılarak, dosyanın Yüksek 1. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yüce Ceza Genel Kurulunun Sayın çoğunluğu; hükmün esasıyla bütünleşen ( içselleşen ( bu isteği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz yetkisinin bulunmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. Bu karar, Ceza Yargılaması Yasasına ve hukukun temel ilkelerine aykırıdır.

I- Öncelikle anılan karar, Ceza Yargılama Yasasında öngörülen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı yasa yolunun, amaç ve yapısıyla ters düşmektedir.

Bunları belirleyebilmek için, ilkin “Yargıtay, Cumhuriyet Başsavcısının itirazı” yasa yolu ve denetimi üzerinde durmak; ikinci olarak da bunların ışığında yapılan yanılgıları irdelemek gerekir.

Temyiz davasına temyiz mahkemesi olarak bakan Yargıtay, ülkedeki bütün adli yargı ilk derece mahkemelerinin kararlarının hukuka uygun olması için çalışan en yüksek mahkemedir. Bu mahkemenin kararlarının artık kesin olmasından başka çare yoktur. Çünkü bu kararların kesinleşmesi ve uyuşmazlıkların sonunun alınması toplum için önemlidir. Böyle olmakla birlikte özellikle kaynak yasada bulunmayan Yargıtay kararlarının yeniden gözden geçirilmesi kabul edilmiştir. Bu denetim; “karar düzeltme” “olağanüstü itiraz” ve “içtihatların birleştirilmesi” yolları ile yapılmaktadır. Bunların kabulünde ortak noktanın, Yargıtay’daki işlerin fazlalığı nedeniyle adalete aykırı kararların gözden kaçması olduğu öğretide ileri sürülmüştür ( TOSUN, Öztekin., Türk Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri, Cilt II, Muhakemenin Yürüyüşü, İstanbul 1976, s.244 ( . Bu kaygı ile bizde Yargıtay kararlarının da denetimi düşünülmüş ve düzenlenmiştir.

Bu denetimlerden konumuzu ilgilendiren olağanüstü yasa yollarından olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz” yetkisidir. Olağanüstü itiraz Yargıtay kararları için bir denetim yoludur. Kaynak Alman Ceza Yargılamasında olağanüstü itiraz kurumu yoktur. Bu yol önceleri Yargıtay’ın kuruluşu hakkındaki yasalarda yer almışken, 1936’daki değişiklik sırasında Ceza Yargılama Yasasına girmiştir. 1412 sayılı Ceza Yargılama Yasasının 322. maddesinin dördüncü fıkrasına eklenmiştir ( 834 sayılı Yasanın 5.maddesinde, daha sonra 1221 sayılı Yasanın 10. maddesinde yer alan bu kurum 1936 değişikliği ile Ceza Yargılama Yasasının 322. maddesine girmiştir. SEÇKİN, Recai., Yargıtay-Kuruluş ve İşleyişi, Ankara 1967, s.99 ( .

5320 sayılı Yasayla 1412 sayılı Ceza Yargılama Yasasının 322. maddesinin dördüncü fıkrası yürürlükten kaldırıldı. Bunun üzerine “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İtiraz” yetkisi yeni 5271 sayılı Ceza Yargılama Yasasının 308. maddesinde “Olağanüstü Yasa Yolu” olarak ve yürürlükten kaldırılan hüküm gibi düzenlenmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına verilmiş bulunan olağanüstü itiraz yetkisi, ceza dairelerinin kararının hukuka aykırı olması nedeniyle otuz gün içinde Ceza Genel Kurulunda incelenmesini sağlayan bir denetim yoludur.

Bu yasa yolunun amacı, hukuka aykırı daire kararlarının, Ceza Genel Kurulunda incelenmesini sağlamaktır. Bu bakımdan derece oluşturmaktadır. Kararı verenden başka bir makam tarafından karar incelenmektedir.

Olağanüstü itiraz da denilen ( TOSUN., cilt II, s.252 ( bu yasa yoluna, başvurma yetkisi yalnız Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına aittir. Başka birisi bu davayı açamamaktadır. Bu Yasa yolunun yalnızca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına tanınmış olmasının “Silahların eşitliği ilkesine” aykırılık oluşturduğu ileri sürülerek öğretide eleştirilmiştir ( CENTEL/ZAFER., Ceza Muhakemesi Hukuku, 4. Bası, İstanbul 2006, s.702 ( . Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı re’sen ya da istem üzerine bu olağanüstü yasa yoluna gidebilir. Bu yasa yolu davasının açılmasında, başka bir deyişle olağanüstü yasa yoluna gidilmesinde yararı olan kişiler istemde bulunabilirler.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz süresi otuz gündür. Bu süre, itiraza konu ceza dairesi kararının, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına verildiği tarihten başlar. ( TOROSLU, Nevzat/FEYZİOĞLU, Metin., Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara 2006, s.362 (

Ancak, sanığın yararına ( lehine ( itirazda süre aranmayacağı Yürürlükteki 5271 sayılı Ceza Yargılaması Yasasında açıkça belirtilmiştir. ( m.308 ( .

Görülüyor ki sanık aleyhine itirazda süre otuz gündür. Sanık yararına ( lehine ( itirazda ise süre yoktur.

Yürürlükten kaldırılan 1412 sayılı Ceza Yargılaması Yasasının 322. maddesinin dördüncü fıkrasında düzenlenen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz yetkisi öğretide yorumlanırken değişik iki görüş söz konusuydu. Bir görüşe göre, yalnızca sanık yararına ( lehine ( bu yasa yoluna gidilmelidir. Bu düşünceyi savunanlar yeni yasa döneminde de bunu savunmaktadırlar. ( KUNTER, Nurullah/YENİSEY, Feridun/NUHOĞLU, Ayşe., Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, On beşinci Bası, İstanbul 2006, No:88.2, s.1450 ( Diğer bir görüş ise, sanık aleyhine de bu yola gidilebileceğini kabul etmekteydi. ( EREM, Faruk., Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu “Şerh”, Ankara 1996, s.731 (

Önceki yasadan farklı olarak Yürürlükteki Ceza Yargılama Yasasında, “Sanığın lehine itirazda süre aranmaz” hükmüne yer verilmek suretiyle ( CYY.m.308 ( bu itirazın sanık aleyhine de olabileceği kabul edilmiştir ( Aynı düşünce için bkz. TOROSLU/FEYZİOĞLU., s.362; CENTEL/ZAFER., s.703 ( . Ancak, sanık aleyhine itirazın otuz günlük süre içinde yapılması gerektiği de yasada öngörülmüştür.

Fakat, ilk derece mahkeme hükmünün sanık yararına ( lehine ( temyiz olunduğu durumlarda, itiraz yasa yolunda da “Aleyhe bozma” yasağı gözetilir. Bu yasa yoluna başvurduktan sonra, Cumhuriyet Başsavcısı yersizliğini gördüğü davasını geri alabilir. Ancak, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı, sanık yararına ise, onun onayı olmadan olağanüstü itiraz davası geri alınamaz ( Aynı düşünce için bkz. TOROSLU/FEYZİOĞLU., s.362; CENTEL/ZAFER., s.703; karşı düşünce için bkz. KUNTER/YENİSEY/NUHOĞLU., no:88.3, s.1451 ( .

Bu itiraz yolu, Yargıtay Ceza Dairelerinin kararlarına karşı tanınmıştır. İtirazın konusu, ceza dairelerinden birinin temyiz yargılaması/incelemesi sırasında verdiği, kararlar olabilir ( CENTEL/ZAFER., S.703; KUNTER/YENİSEY/NUHOĞLU., no.88.2, s.1449-1450 ( .

Yasa itiraz nedenlerini belirtmemiştir ( KUNTER/YENİSEY/NUHOĞLU., no:88.2, s.1450 ( . Bundan dolayı dairenin kararındaki herhangi bir hukuka aykırılık nedenine dayanılarak itiraz davası açılabilecektir. Böylece hukuka aykırı olan her ceza dairesi kararına karşı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, itiraz yasa yoluna başvurabilir ( TOROSLU/FEYZİOĞLU., s.361; CENTEL/ZAFER., s.703 ( .

Yargıtay ceza dairelerinin kararlarındaki hukuki yanlışlıklar ( hatalar ( ya da hukuka aykırılıklar nedeniyle itiraz yapılır. Bu maddi hukuka aykırılık olabileceği gibi, yargılama hukukuna aykırılık da olabilir ( TOROSLU/FEYZİOĞLU., s.361 ( . Dairelerin yetki uyuşmazlığı uyuşmazlıklarını çözen kararlara karşı da bu yola gidildiği öğretide ileri sürülmüştür ( EREM., s.730 ( . Hukuka aykırılık içeren, her ceza dairesinin kararındaki yanlışlığın giderilmesi için, kabul edilen bu yasa yolunda daire kararları arasında fark görülmemiştir.

Olağanüstü itiraz yasa yolu olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yolu için, karar düzeltme yolunda olduğu gibi, içerik açısından da bir sınırlama bulunmamaktadır ( Bkz. Yürürlükten kaldırılan 1412 sayılı CYY.nın 322/5. maddesine göre ancak “Hükmün ve kararın zat ve mahiyetine doğrudan doğruya müessir olmak üzere temyiz dilekçe veya layihasında veya tebliğnamede dermeyan olunan bir hususun ve bunlar haricinde esas hükme müessir noksan ve hataların” Yargıtay ceza dairelerinin ya da Ceza Genel Kurulunun temyiz incelemesinde gözetilmemesi nedeniyle, bunların kararlarına karşı “karar düzeltme” yoluna gidilebileceğini öngörüyordu.

Yürürlükteki 5320 sayılı Yasanın 8. maddesinin birinci fıkrasına, 5560 sayılı Yasanın 29. maddesiyle eklenen cümleye göre ise; Yargıtay ceza daireleri ile Ceza Genel Kurulu kararlarındaki, yalnızca “yazıma ilişkin maddi hataların” düzeltilmesi için, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, ilgili ceza dairesi ya da Ceza Genel Kuruluna başvurabilmektedir.

Görülüyor ki Yasada, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının “karar düzeltme” yoluna, ancak “yazıma ilişkin maddi hatalara” karşı gidebileceği öngörülmektedir. Böylece, karar düzeltme yolunda içerik açısından bir sınırlama bulunduğu halde, itiraz yolu için ayrıca içerik açısından bir sınırlama bulunmamaktadır.

Olağanüstü itiraz yasa yolu yargılamasında da bir mahkeme kararı yargılanmaktadır. Bu karar Yargıtay dairesinin kararıdır. Yargıtay dairesi üyeleri yargılamada, inceleme sırasında hazır bulunabilmektedir.

Olağanüstü itiraz yargılamasında Yargıtay Ceza dairesinin kararının yargılandığı yer Ceza Genel Kuruludur. İnceleme evrak üzerinde yapılmaktadır. Uygulamada duruşma yapılmamaktadır. Oturum gizlidir.

Bu açıklamaların ışığında somut olayı irdelersek, olayımızda, Yüksek 1. Ceza Dairesinin kararına karşı, yasada öngörülen otuz gün içinde itiraz edilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı “itiraz” da bulunmuştur. İtiraz yolu için ayrıca, karar düzeltme yolunda olduğu gibi, içerik yönünden bir sınırlamada bulunmamaktadır.

Yasa, itiraz nedenleri belirtmediği için, hukuka aykırılık içeren her ceza dairesi kararına karşı “itiraz yolu” açıktır.

Bu nedenle olayımızda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisini düzenleyen yasa maddesinde öngörülen üç koşul da vardır. Biçimsel açıdan nedenleri olmadığı halde, Yüce Ceza Genel Kurul sayın çoğunluğunun bu isteğin reddine karar vermesi yerinde değildir.

Böyle bir karar, yukarıda ayrıntılı bir biçimde açıkladığımız gibi, Ceza Yargılama Yasasının 308. maddesinde öngörülen “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı” yolunun amaç ve yapısıyla da ters düşmektedir.

Yüce Genel Kurulda, görüşmeler sırasında değerli bir bilim adamımızdan kimi alıntılar yapılarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının olayda itiraz yetkisi bulunmadığı ileri sürülmüştür. Halbuki bilim adamımızın yapıtındaki, bu konuyla ilgili görüşleri bütünüyle okunduğunda, yürürlükteki yasayı/yazılı hukuku, olması gereken hukuk açısından eleştirdiği, açıkça anlaşılmaktadır ( KUNTER/YENİSEY/NUHOĞLU., Onbeşinci Bası, İstanbul 2006, no:88.1, 88.2, 88.3, s.1448-1451 ( .

Yargıçlar, kendi kişisel hukuk anlayış ve görüşlerine uymasa da yasaları ( yazılı hukuk normlarını ( uygulamak zorundadırlar.

II- İkinci olarak, Yüce Ceza Genel Kurulunun çoğunluk kararı, Yargıtay Yasasına ve hukukun temel ilkelerine aykırıdır.

Bunları belirleyebilmek için, ilkin, Yargıtay daireleri arasındaki yetki bölüşülmesi, dairelerin dosyaları inceleme yöntemi üzerinde durmak, sonra bunların ışığında yapılan yanılgıları irdelemek gerekir.

1- Yargıtay Daireleri Arasında Yetki Bölüşülmesi.

Yargıtay dairelerinin hepsi, Yargıtay olarak, ilk derece mahkemelerinden verilen son kararlar temyiz edildiği zaman yargılama yetkisine sahiptir. Aralarında aşağılık, yukarılık durumu yoktur ( KUNTER/YENİSEY/NUHOĞLU., no:24.8, s.353 ( . Yargıtay Yasası ( m. 14 ( , daireler arasında görev itibariyle yetki bölüşülmesini düzenlemiş, her daireye düşeni göstermiştir. Değişik suçlara ait davalarda, temyiz isteğine konu olanlar içinde en ağırını incelemeye yetkili olan daire yetkilidir ( Yargıtay Yasası 14/14 ( . Ancak, daireler arasında iş ayarlaması için Başkanlar Kurulu her takvim yılı başında değişiklik yapabilecektir ( Yargıtay Yasası 17/1.b ( .

2- Dairelerde Dosyaların İncelenmesi

Dairelerde, dosyaların ön incelemesi ile ilgili düzenleme, Yargıtay Yasasının 40. maddesinde yer almaktadır. Yargıtay Yasasının 40. maddesinin üçüncü fıkrası ile dördüncü fıkrasında ve bu madde ve fıkralar uyarınca çıkarılan Yargıtay Yönetmeliğinin 18. maddesinde ön incelemede neler yapılacağı ayrıntılı bir biçimde açıklanmıştır. Buna göre, Yargıtay incelemesi için dairelere gelen dosyaların, bekletilmeksizin sırayla, önce görev ve iş bölümü yönünden ön incelemesi yapılır. Bu ön inceleme sırasında; temyiz incelemesinin başka daireye ait olduğu saptanırsa bu yönden dosya incelenip karara bağlanır. Ön inceleme sırasında; temyize konu ilk derece mahkemesince verilen hükümlerin; görev ve iş bölümü, temyiz edilebilir nitelikte bulunup bulunmadığı, temyiz isteğinin süresi içinde olup olmadığı, temyiz koşulu ve diğer usul eksiklikleri yönünden ön incelemesi yapılacağı açıkça yasada ve yönetmelikte belirtilmiştir ( Yargıtay Yasası 40/3, Yargıtay Yönetmeliği 18/2 ( .

Bu nedenle, ön inceleme sırasında; temyiz incelemesinin başka daireye ait olduğu, temyiz edilebilir nitelikte bulunmadığı, temyiz isteğinin süresi içinde olmadığı, temyiz koşulunun yerine getirilmediği ve diğer usul eksiklikleri bulunduğu saptanan dosyalar dairede öncelikle incelenip karara bağlanır.

Görülüyor ki, yasada ön inceleme sonucunda görev ve işin başka bir daireye ait olması nedeniyle verilecek karar ile, temyiz süresinin geçirilmesi ya da hükmün temyiz edilemez nitelikte bulunması nedeniyle, verilecek kararlar arasında bir ayrım gözetilmemiştir.

3- Olay

Açıklanan bilgiler ışığında itiraza konu kararı irdelersek, itiraza konu Yüksek 1.Ceza Dairesinin kararına baktığımızda, görev ve iş bölümü nedeniyle verilmiş olsa da bu görevsizlik kararı niteliği itibariyle farklıdır. Çünkü temyiz incelemesinin başka daireye ait olduğu nedeniyle verilecek bir karar ön inceleme sırasında verilen karardır. Somut olayda ise, Yüksek 1.Ceza Dairesi temyiz incelemesine konu dosya ile, yani hükümlerle ilgili olarak duruşma yaptıktan sonra, daha doğrusu dosyanın ön incelemesi sırasında değil, bu aşamadan sonra, esas yönünden temyiz yargılaması/incelemesi sırasında, temyiz incelemesinin başka daireye ait olduğu konusunda karar vermiştir. Bu aşamada verilen kararın, niteliği bakımından görevde yetki uyuşmazlığına ilişkin bir karar olduğundan itiraza konu olabileceği kanısındayız.

Daireler arasında altlık ve üstlük olmayıp, her dairenin temyiz incelemesi yapma yetkisine sahip olduğunu ve daireler arasında işbölümü bulunduğunu açıklamıştık. Öyle ise, esas yönünden temyiz incelemesi sırasında böyle bir karar verilmesi mümkün değildir. Buna karşın görev ve iş bölümüne dayanılarak verilen görevsizlik kararı niteliği nedeniyle itiraza konu olabilir. Örneğin ilk derece mahkemelerince verilen hükümler temyiz edildiğinde, hükmedilen cezanın tür ve miktarına göre 1412 sayılı CYY’nın 305. maddesine göre temyiz edilemez nitelikte bulunan yani kesin olan kararların, suçun niteliğine ( vasfına ( yönelik temyizi durumunda incelenebilmektedir. Yargıtay’ın duraksamasız uygulamalarına göre, tür ve miktarı bakımından kesin olan kararların dahi suç vasfına yönelik temyizi durumunda, Yargıtay’ın denetimine tabi tutulabilecekleri benimsenmiştir. ( CGK, 04.10.1993, 2-187/227 (

İtiraza konu görevsizlik kararının, duruşma yapıldıktan sonra verilmiş olması nedeniyle, böyle bir kararın bu aşamada verilemeyeceğini ileri süren Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, Yüksek Dairenin Kararının niteliğine ( vasfına ( itirazda bulunduğundan dolayı da bir an için görevsizlik kararına itiraz edilemeyeceğini kabul etsek dahi, bu nedenden dolayı itirazın Ceza Genel Kurulunda incelenebileceği kanısındayız.

Yargıtay Yasasının 17. maddesinin 3. fıkrasında, Ceza daireleri arasında meydana gelen görev ve işbölümü uyuşmazlıklarını karara bağlamak görevinin, Ceza Daireleri Başkanlar Kuruluna ait olduğu belirtilmektedir.

İtiraza konu karara baktığımızda, ceza daireleri arasında meydana gelen görev ve işbölümü uyuşmazlığının bulunmadığı açık.

Ayrıca temyiz yargılaması sırasında verilen bir karardır. Yargılama makamı olarak Yüksek 1.Ceza Dairesinin verdiği karar, görevde yetki uyuşmazlığı nedenine dayanarak temyiz yargılaması aşamasında verildiği için, Ceza Genel Kurulunda çözümlenmesi gereken bir karardır. Öğretide Yargıtay Ceza daireleri arasında görev yönüyle yetki uyuşmazlığı çıkarsa, Ceza Genel Kurulunca, çözüleceği kabul edilmektedir ( Bkz. KUNTER/YENİSEY/NUHOĞLU., Onbeşinci Bası, no:24.10, s.355; EREM., s.730; CENTEL/ZAFER., 4. Bası, İstanbul 2006, s.469 ( . Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu, yargılama makamı tarafından temyiz yargılaması sırasında verilen kararla ortaya çıkan uyuşmazlık yönetsel nitelikte bulunmayıp, yargısal nitelikte olduğu için, çözemez. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun çözmesi gerekir.

Yüksek 1. Ceza Dairesinin kararı, temyiz yargılaması/incelemesi sırasında verilen bir karar olduğundan, yargılama makamı kararıdır. Yargılama makamı kararlarının denetiminin ise, aynı ya da bir üst yargılama makamınca yapılması hukukun temel ilkelerindendir.

Sonuç olarak, itiraz yolu benimsenmeli, Yüksek Ceza Genel Kurulu davaya el koyarak bütün hukuksal yanılgıların giderilmesi için daire kararını bozmalıdır.

Bu nedenlerle çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.”

Kurul Üyesi Ali Suat Ertosun;

“Van 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen mahkumiyet kararını, vaki temyiz üzerine Yargıtay 1. Ceza Dairesi, duruşma açarak incelemeye başladıktan sonra, iddianamedeki nitelendirme ve sevk maddeleri dikkate alındığında, incelemenin Yargıtay 9. Ceza Dairesinin görevine girdiği görüşüyle, görevsizlik kararı vermiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine davaya bakan Ceza Genel Kurulu, incelemeyi öncelikle, görevsizlik kararına Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca itiraz edilip edilemeyeceği hususu ile sınırlamış; oyçokluğu ile görevsizlik kararlarına itiraz edilemeyeceği sonucuna vararak, istemi ret etmiştir.

Yargıtay Dairelerinin görevlerini düzenleyen Yargıtay Kanununun 14. maddesi; temyiz davasına, Hukuk Dairesi bakacaksa görevi; Ceza Dairesi bakacaksa iş bölümünü esas almıştır. Bu husus, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.12.1988 tarih ve 1-325/566 sayılı kararında vurgulanarak, Ceza Daireleri arasındaki görevin iş bölümü esasına dayandığı belirtilmiştir. 1. Ceza Dairesi, Yargıtay Kanununun 40. maddesine göre, ön inceleme yaptıktan sonra temyiz davasını kabul ederek, duruşma gününü belirlemiş ve yapılan duruşmayı takiben de görevsizlik kararı vermiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına itiraz yetkisi veren CMK.nun 308. maddesinde, itiraz yoluna başvurulabilecek kararlar yönünden bir kısıtlama getirilmemiştir.

Yargılama makamı olan 1. Ceza Dairesince, duruşma yapılarak görevsizlik kararı verildiğinden, bu karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz yetkisi bulunmaktadır.

Dolayısıyla, daha sonraki aşamalara geçilerek itirazın incelenmesi görüşünde bulunduğumdan; sayın çoğunluğun, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının görevsizlik kararlarına itiraz edemeyeceği görüşüne katılmıyorum.”

Şeklinde,

Çoğunluk görüşüne katılmayan diğer bir kısım Genel Kurul Üyeleri ise; benzeri yönde,

Görüşler ileri sürerek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının; Özel Dairece verilmiş görevsizlik kararına karşı 5271 sayılı Yasanın 308. maddesinde yer alan itiraz yoluna gidebileceğine ilişkin karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 01.02.2007 gün ve 6157-21 sayılı görevsizlik kararına karşı 5271 sayılı Yasanın 308. maddesinde düzenlenen “olağanüstü itiraz yasa yolu”na başvurma yetkisinin bulunmadığı kabul edildiğinden, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,

2-Dosyanın; gereği için, Yargıtay 1. Ceza Dairesinin görevsizlik kararında görevli olarak gösterilen Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine 13.02.2007 günlü ilk müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadığından 20.02.2007 günü oyçokluğu ile karar verildi.

yarx

5237 SAYILI TCK MADDE 221 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

9. CEZA DAİRESİ

E. 2007/2024

K. 2007/4204

T. 16.5.2007

• ETKİN PİŞMANLIK ( Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma – Güvenlik Güçlerince Yakalanan Hükümlünün 221/4. Md’nin Aradığı Anlamda Pişmanlık Duyarak Yeterli Bilgi Vermediği/Etkin Pişmanlık Hükümlerinden Yararlanma ve Topluma Kazandırma Yasasında Aranan Koşulların Oluşmadığı )

• TOPLUMA KAZANDIRMA ( Güvenlik Güçlerince Yakalanan Hükümlünün 221/4. Md’nin Aradığı Anlamda Pişmanlık Duyarak Yeterli Bilgi Vermediği – Etkin Pişmanlık Hükümlerinden Yararlanma ve Topluma Kazandırma Yasasında Aranan Koşulların Oluşmadığı )

• SUÇ İŞLEMEK AMACIYLA ÖRGÜT KURMA ( Suçun 5237 S. TCK’nun 31. Md. Değişikliğe Uğramadan Önce İşlenmiş Olması Karşısında Hükümlü Hakkında Tayin Olunan Cezadan 5237 S. TCK’nun 31/3. Md. Uyarınca 1/2 Oranında İndirim Yapılması Gerektiği )

• ONSEKİZ YAŞINI DOLDURMAYAN HÜKÜMLÜ ( Hakkında 5237 S. TCK’nun 53/4. Md. Hükmüne Aykırı Olarak Aynı Madde Uyarınca Güvenlik Tedbirine Hükmedilmesinin Yasaya Aykırı Olduğu )

5237/m.31,53/4,221/4

ÖZET : 1- Güvenlik güçlerince yakalanan hükümlünün etkin pişmanlığa ilişkin 5237 sayılı TCK.nun 221/4. maddesinin aradığı anlamda pişmanlık duyarak yeterli bilgi vermediği, bu nedenle de anılan maddede sözü geçen etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanma ve 4959 sayılı Topluma Kazandırma Yasasında aranan koşulların oluşmadığı gözetilmeden, cezasından indirim yapılması,

2- Suçun 5377 sayılı Yasa ile 5237 sayılı TCK.nun 31. maddesi değişikliğe uğramadan önce işlenmiş olması karşısında hükümlü hakkında tayin olunan cezadan 5237 sayılı TCK.nun 31/3. maddesi uyarınca 1/2 oranında indirim yapılması gerektiğinin gözetilmemesi,

3- Suç tarihinde 18 yaşını doldurmayan hükümlü hakkında 5237 sayılı TCK.nun 53/4. maddesi hükmüne aykırı olarak aynı madde uyarınca güvenlik tedbirine hükmedilmesi, yasaya aykırıdır.

DAVA : Dosya incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : 1- Hükümlü hakkında 765 sayılı TCK.nun 169. maddesi uyarınca verilip kesinleşmiş bulunan hükümle ilgili olarak yapılan lehe yasa değerlendirilmesi sırasında 5237 sayılı TCK.nun 314/3. maddesinin “suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler bu suç açısından aynen uygulanır” hükmü ve aynı Yasanın örgüt kurmaya ilişkin 220/7. maddesinin “örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır” hükmü karşısında anılan hükümlerin amaç ve kapsamları da nazara alındığında, silahlı örgüte bilerek ve isteyerek yardım ettiği kabul edilen hükümlü hakkında 5237 sayılı TCK.nun silahlı örgüt suçunu düzenleyen 314/2. maddesi uyarınca ceza tayini ile, kesinleşen kararda örgüte yardım suçunun unsuru olarak kabul edilen 6136 sayılı Yasaya aykırılık eyleminden de 5237 sayılı TCK.nun 220/4. maddesi hükmü uyarınca ayrı ceza tayini gerektiği, bu nedenle de 765 sayılı TCK.nun 169. maddesi hükmünün lehe olduğu gözetilmeden, yanlış değerlendirme ile 5237 sayılı TCK.nun 220/7. maddesi uyarınca yazılı şekilde hüküm tesisi,

2- Kabul ve uygulamaya göre de;

a- Güvenlik güçlerince yakalanan hükümlünün etkin pişmanlığa ilişkin 5237 sayılı TCK.nun 221/4. maddesinin aradığı anlamda pişmanlık duyarak yeterli bilgi vermediği, bu nedenle de anılan maddede sözü geçen etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanma ve 4959 sayılı Topluma Kazandırma Yasasında aranan koşulların oluşmadığı gözetilmeden, yazılı şekilde uygulama ile cezasından indirim yapılması,

b- Suçun 5377 sayılı Yasa ile 5237 sayılı TCK.nun 31. maddesi değişikliğe uğramadan önce işlenmiş olması karşısında hükümlü hakkında tayin olunan cezadan 5237 sayılı TCK.nun 31/3. maddesi uyarınca 1/2 oranında indirim yapılması gerektiğinin gözetilmemesi, c- Suç tarihinde 18 yaşını doldurmayan hükümlü hakkında 5237 sayılı TCK.nun 53/4. maddesi hükmüne aykırı olarak aynı madde uyarınca güvenlik tedbirine hükmedilmesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı, C.Savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı BOZULMASINA, 16.05.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5237 SAYILI TCK MADDE 221 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

9. CEZA DAİRESİ

E. 2007/111

K. 2007/4440

T. 22.5.2007

• SUÇ İŞLEMEK AMACIYLA ÖRGÜT KURMA ( Suçuna İlişkin Diğer Hükümleri Bu Suç Açısından da Aynen Uygulanacağı )

• SİLAHLI ÖRGÜT MENSUBU OLMA ( Etkin Pişmanlığa İlişkin 221. Md.’de Öngörülen Şartlar Oluştuğu Taktirde Silahlı Örgüt Mensubu Olanlar İçin de Uygulanabileceğinden Sanığın Örgütün Amacı Doğrultusunda Faaliyetleri Bulunup Bulunmadığının Araştırılması Gerektiği )

• DENETİMLİ SERBESTLİK TEDBİRİ UYGULAMASI ( Örgüt Mensubu Olan Sanık Hakkında Hükmolunan Hapis Cezasının İnfazı Sırasında ve İnfazından Sonra Uygulanmak Üzere Getirildiği )

• İNFAZ REJİMİ ( Bu Konunun Kazanılmış Hak Oluşturmayacağı da Gözetilerek Silahlı Örgüt Üyeliği Suçundan Mahkum Olan Sanık Hakkında Anılan Maddenin Uygulanması Konusunda Bir Karar Verilmemesinin Yasaya Aykırı Olduğu )

5237/m.58,314,221

ÖZET : 1- 5237 sayılı TCK.nun 314. maddesinin 3. fıkrasının “suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümleri bu suç açısından da aynen uygulanır” amir hükmü karşısında, örgüt kurma suçu kapsamında bulunan 5237 sayılı TCK.nun etkin pişmanlığa ilişkin 221. maddesinde öngörülen şartlar oluştuğu taktirde silahlı örgüt mensubu olanlar için de uygulanabileceğinden, sanığın örgütün amacı doğrultusunda gerçekleştirdiği ayrıca suç teşkil edecek faaliyetleri bulunup bulunmadığı araştırılıp, samimi bir şekilde etkin pişmanlık gösterip göstermediği de tartışılıp değerlendirildikten sonra sonucuna göre hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekir.

2- 5237 sayılı TCK.nun 58. maddesi örgüt mensubu olan sanık hakkında hükmolunan hapis cezasının infazı sırasında ve infazından sonra uygulanmak üzere denetimli serbestlik tedbiri uygulamasını getirmiş, ayrıca infaz rejiminin de buna göre belirlenmesini öngörmüştür. Maddenin kapsam ve amacından da anlaşılacağı üzere bu hususlar bir ceza değil, cezaya bağlı olarak uygulanacak infaz rejimi ile ilgili olup bu konunun kazanılmış hak oluşturmayacağı da gözetilerek silahlı örgüt üyeliği suçundan mahkum olan sanık hakkında anılan maddenin uygulanması konusunda bir karar verilmemesi, yasaya aykırıdır.

DAVA : Dosya incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Yerinde görülmeyen sair itirazların reddine,

Ancak;

1- 5237 sayılı TCK.nun 314. maddesinin 3. fıkrasının “suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümleri bu suç açısından da aynen uygulanır” amir hükmü karşısında, örgüt kurma suçu kapsamında bulunan 5237 sayılı TCK.nun etkin pişmanlığa ilişkin 221. maddesinde öngörülen şartlar oluştuğu taktirde silahlı örgüt mensubu olanlar için de uygulanabileceğinden, sanığın örgütün amacı doğrultusunda gerçekleştirdiği ayrıca suç teşkil edecek faaliyetleri bulunup bulunmadığı araştırılıp, samimi bir şekilde etkin pişmanlık gösterip göstermediği de tartışılıp değerlendirildikten sonra sonucuna göre hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken eksik soruşturma ile yazılı şekilde hüküm tesisi,

2- 5237 sayılı TCK.nun 58. maddesi örgüt mensubu olan sanık hakkında hükmolunan hapis cezasının infazı sırasında ve infazından sonra uygulanmak üzere denetimli serbestlik tedbiri uygulamasını getirmiş, ayrıca infaz rejiminin de buna göre belirlenmesini öngörmüştür. Maddenin kapsam ve amacından da anlaşılacağı üzere bu hususlar bir ceza değil, cezaya bağlı olarak uygulanacak infaz rejimi ile ilgili olup bu konunun gerek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, gerekse Dairemizin yerleşik uygulamaları karşısında kazanılmış hak oluşturmayacağı da gözetilerek silahlı örgüt üyeliği suçundan mahkum olan sanık hakkında anılan maddenin uygulanması konusunda bir karar verilmemesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı BOZULMASINA, 22.05.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

5237 SAYILI TCK MADDE 221 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2006/9-141

K. 2006/140

T. 16.5.2006

• YASADIŞI SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜNE YARDIM ETMEK ( Yardım Edenlerin de Örgüt Üyesi Gibi Cezalandırılmalarına Karar Verilmesinin Zorunlu Olduğu – Duruşma Açılarak Lehe Yasanın Belirleneceği )

• SUÇ İŞLEMEK AMACIYLA KURULAN ÖRGÜTE YARDIM ( Yardım İle Silahlı Örgüte Yardım Eylemlerinin Birbirinden Farklı Şekilde Yaptırımlara Bağlandığı )

• ÖRGÜT ÜYESİ ( Yasadışı Silahlı Terör Örgütüne Yardım Etmek/Yardım Edenlerin de Örgüt Üyesi Gibi Cezalandırılmalarına Karar Verilmesinin Zorunlu Olduğu – Duruşma Açılarak Lehe Yasanın Belirleneceği )

• LEHE YASA UYGULAMASI ( Yasadışı Silahlı Terör Örgütüne Yardım Edenlerin de Örgüt Üyesi Gibi Cezalandırılmalarına Karar Verilmesinin Zorunluluğu Bulunduğu – Duruşma Açılarak Lehe Yasanın Belirleneceği )

5237/m.314,220/7,221

ÖZET : Hükümlülerin, yardım eylemini gerçekleştirdiği örgütün silahlı terör örgütü olması nedeniyle eylemleri 5237 sayılı Yasanın 314/3 ve 220/7. madde hükümleri uyarınca 314. maddenin 2. fıkrası kapsamındadır. 5237 sayılı Yasada örgüte yardım etmek şeklinde bağımsız bir suça yer verilmemesi, yardım edenlerin de örgüt üyesi gibi cezalandırılmalarına karar verilmesi zorunluluğu bulunması, ayrıca suç işlemek amacıyla kurulan örgüte yardım ile silahlı örgüte yardım eylemlerinin birbirinden farklı şekilde yaptırımlara bağlanması, 221. maddede bu suçlarla ilgili olarak etkin pişmanlık hükümlerine yer verilmesi, 765 sayılı Yasa ile 5237 sayılı Yasada anılan suçların unsurlarının farklı şekilde düzenlenmesi, evrak üzerinde karar verilmesini gerekli kılan, eylemin suç olmaktan çıkarılması, ceza sorumluluğunun kaldırılması, önceki hükümle belirlenen cezanın bir değerlendirme ve takdir gerektirmemesi gibi hallerin hiçbirinin somut olayda gerçekleşmemesi karşısında Yerel Mahkeme uyarlamasının bu yönüyle hatalı olduğu ve duruşma açılarak lehe yasanın belirlenmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

DAVA : Piray Akarer ve Fatma Tunç’un, TCY’nın, 168/2, 3713 sayılı Yasanın 5 ve TCY’nın 59. maddeleri uyarınca 12 yıl 6’şar ay ağır hapis cezası ile cezalandırılmalarına, haklarında TCY’nın 31, 33 ve 40. maddelerinin uygulanmasına, Rıdvan Azğan ve Aydın Kılıç’ın, TCY’nın 169, 3713 sayılı Yasanın 5 ve TCY’nın 59. maddeleri uyarınca 3 yıl 9’ar ay ağır hapis cezası ile cezalandırılmalarına, TCY’nın 31 ve 20. maddeleri uyarınca, 3 yıl süre ile kamu hizmetlerinden yasaklanmalarına, haklarında 40. maddenin uygulanmasına ilişkin İstanbul 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesince verilen 4.3.2004 gün ve 369/29 sayılı hüküm, Yargıtay 9. Ceza Dairesince 11.11.2004 gün ve 6075/6278 sayı ile onanmak suretiyle kesinleşmiştir.

Hükümlülerin hukuki durumlarının 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni yasalar kapsamında değerlendirilmesi isteminde bulunulması üzerine, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesince dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda 17.10.2005 gün ve 73 sayılı ek karar ile, 5237 sayılı Yasa hükümlerinin hükümlüler lehine olduğu kabul edilerek;

1- Piray Akarer ve Fatma Tunç’un, 5237 sayılı Yasanın 314/2. maddesi uyarınca 5’er yıl hapis, 3713 sayılı Yasanın 5. maddesi uyarınca cezalarının 7 yıl 6’şar ay hapis cezasına yükseltilmesine, 62. madde uyarınca 6 yıl 3’er ay hapis cezasıyla cezalandırılmalarına,

2- Rıdvan Azğan ve Aydın Kılıç’ın, 5237 sayılı Yasanın 314/3. maddesi yollamasıyla 220/7. maddesi uyarınca 1’er yıl hapis, 3713 sayılı Yasanın 5. maddesi uyarınca 1 yıl 6’şar ay hapis ve TCY’nın 62. maddesi uyarınca 1 yıl 3’er ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına,

3- Tüm hükümlüler hakkında 5237 sayılı Yasanın 53/2. maddesi gereğince aynı maddenin 1. fıkrasının uygulanmasına,

4-5237 sayılı Yasanın 63. maddesinin uygulanmasına ve hükümlüler Piray ve Fatma’nın salıverilmesine karar verilmiştir.

Hükümlüler müdafilerince temyiz edilen hüküm, dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 8.3.2006 gün ve 197-1436 sayı ile;

“Hükmün niteliğine göre hükümlüler Fatma Tunç ve Piray Akarer müdafiinin duruşmalı inceleme isteminin CMUK.nun 318. maddesi gereğince reddine.

5252 sayılı TCK.nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 9. maddesinin amaç ve kapsamı nazara alındığında Yasanın tanıdığı yetkiye dayanılarak evrak üzerinden inceleme yapılmak suretiyle karar verilmesinde usul ve yasaya aykırılık görülmemiştir.

5237 sayılı TCK.nun 58. maddesi, örgüt mensubu olan hükümlüler hakkında tayin olunan hapis cezasının infazı sırasında ve infazından sonra uygulanmak üzere denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasını getirmiş, ayrıca infaz re£iminin de buna göre belirlenmesini öngörmüştür. Maddenin kapsam ve amacından da anlaşılacağı üzere bu hususlar ceza değil, cezaya bağlı olarak uygulanacak infaz re£imi ile ilgili olup bu konunun gerek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, gerekse Dairemizin yerleşik uygulamaları karşısında kazanılmış hak oluşturmayacağı da gözetilerek, silahlı örgüt mensubu olmak suçundan mahkum olan hükümlüler hakkında anılan maddenin uygulanması konusunda her zaman bir karar verilmesi mümkün görülmüş,

Hükümlüler Rıdvan Azğan ve Aydın Kılıç hakkında TCK.nun 169. maddesi uyarınca verilip kesinleşmiş bulunan hükümlerle ilgili olarak yapılan lehe yasa değerlendirilmesi sırasında 5237 sayılı TCK.nun 314/3. maddesinin “suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır” hükmü ve aynı Yasanın örgüt kurmaya ilişkin 220/7. maddesinin “örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır” hükmü karşısında anılan hükümlerin amaç ve kapsamları da nazara alındığında, silahlı örgüte bilerek ve isteyerek yardım ettikleri kabul edilen hükümlüler hakkında 5237 sayılı TCK.nun silahlı örgüt suçunu düzenleyen 314/2. maddesi uyarınca ceza tayini gerektiği, bu nedenle de 765 sayılı TCK.nun 169. maddesi hükmünün lehe olduğu ve anılan madde ile uygulama yapılması gerektiği gözetilmeden, yanlış değerlendirme ile 5237 sayılı TCK.nun 220/7. maddesi uyarınca yazılı şekilde hüküm tesisi aleyhe temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.

Yapılan incelemeye, mahkemenin soruşturma sonucuna uygun olarak oluşan kanaat, takdir ve uygulaması ile tüm dosya kapsamına göre hükümlüler müdafilerinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, yukarıda belirtilen eleştiriler dışında usul ve yasaya uygun bulunan hükmün onanmasına” karar verilmiştir.

Yargıtay C.Başsavcılığınca 01.05.2006 gün ve 217137 sayı ile;

“Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 23.02.1938 tarih ve 23-9 sayılı kararı, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 27.12.2005 tarih ve 162-173 sayılı, Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 23.02.2006 tarih ve 11954-1687 sayılı, Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 12.12.2005 tarih ve 18194-22978 sayılı kararlarına göre;

a ) 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşen mahkumiyet hükümlerinde, 5237 sayılı TCK.nun 7/2. maddesi gereğince sanığın/hükümlünün lehine olan yasa, 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlülük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 9/3. maddesinde öngörüldüğü biçimde önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenecek, aynı maddenin 1. fıkrası uyarınca da, Türk Ceza Kanununun lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği hallerde ise duruşma yapılmaksızın karar verilebilecektir. Lehe olan hükümlerin derhal uygulanabileceği haller ise, eylemin tartışmasız olarak suç olmaktan çıkarılması, belirlenen cezanın bir değerlendirme, takdir gerektirmemesi gibi ve benzeri hallerdir. Mahkemece bir değerlendirme yapılarak ve takdir kullanılarak cezanın belirlenmesi veya kişiselleştirilmesinin gerektiği hallerde ( örneğin, önceki yasanın tür ve süresi itibariyle erteleme dışında bıraktığı cezaya, yeni yasa erteleme olanağı sağlamışsa, yada suç tanımında değişiklik yapılmışsa ) duruşma açılması zorunludur.

b ) İnfaz aşamasında, olay yargılaması yapılmadan evrak üzerinden verilen hatalı uyarlama kararları, hükümlü yararına kazanılmış hak ( aleyhe bozma yasağı ) oluşturmaz. Başka bir anlatımla 5271 sayılı CMK.nun 307/4. maddesi, kesinleşmiş hükümler hakkında verilen hatalı uyarlama kararlarında uygulanmaz.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu olayın değerlendirilmesinde:

Silahlı örgüte yardım ve yataklık suçundan hükümlüler Aydın Kılıç ve Rıdvan Azğan’ın, 765 sayılı TCK.nun 169, 59/2, 31, 40, 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca 3 yıl 9 ay ağır hapis cezası ve fer’i ceza ile cezalandırılmalarına dair kesinleşmiş hükmün; 5237 sayılı TCK.nun 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girmesini müteakip İstanbul 10 nolu Ağır Ceza Mahkemesince duruşma yapılmaksızın dosya üzerinden yeniden değerlendirilmesi sonucu, yargısal denetime açık, karşılaştırmalı lehe yasa değerlendirmesi ve uygulaması yapılmadan, genel bir ifade ile 5237 sayılı Yasa lehe olduğundan bahisle 17.10.2005 tarih ve aynı sayılı ek kararla, 5237 sayılı TCK.nun 314/3, 220/7, 62, 53/1-2, 63, 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca 1 sene 3 ay hapis cezası ve güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluğuna karar verilmesinde yasaya uyarlık görülmediği gibi, yasa hükmünün hatalı yorum ve uygulanması nedeniyle hükümlülere eksik ceza tayinine ilişkin bu hükmün aleyhe temyiz olmadığından, eleştiri yapılarak onanması da yasaya aykırı bulunmuştur.

Şöyle ki;

1- 765 sayılı TCK.nun, silahlı örgüte yardım ve yataklık suçunu düzenleyen 169. maddesi, 5237 sayılı TCK.nun 314/3 yollaması ile 220/7. maddesinde düzenlenmiştir. Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme, 5237 sayılı TCK.nun 220/7. maddesinde suç olarak yaptırım altına alınmıştır. 5237 sayılı TCK.nunda silahlı örgüte yardım ve yataklık adıyla ayrı bir suç tanımlaması yapılmamış, bu kavram altında söz konusu edilen fiillerin örgüt üyeliği gibi cezalandırılması öngörülmüştür. Suç karşılığında uygulanan yaptırım; 5237 sayılı TCK.nun 314/3. maddesi yollamasıyla 220/7 ve 314/2. maddeleri uyarınca beş yıldan on yıla kadar hapis cezası, karşılığı 765 sayılı TCK.nun 169. maddesinde ise 3 seneden 5 seneye kadar hapis cezasıdır. Ayrıca 5237 sayılı TCK.nun 221. maddesinde etkin pişmanlık hükümlerine yer verilmiştir. İlk bakışta ceza süresi bakımından 765 sayılı TCK. lehe gözükse de, koşulları oluştuğunda etkin pişmanlıktan yararlandırılma halinde 5237 sayılı TCK.da lehe olabilecektir. Bu durumun ise, bir inceleme, değerlendirme ve takdir gerektirdiğinde şüphe yoktur. Bu nedenle duruşma açılarak karar verilmesi yasal zorunluluktur. Kaldı ki, mahkemece 5237 sayılı TCK. lehe kabul edilerek uygulama yapıldığına göre, hükümlülere verilen ceza erteleme kapsamına girdiğinden, bireyselleştirme yapılmasının değerlendirilmesi ve takdiri duruşma yapılmasını gerekli kılmaktadır

2- Etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmaması halinde ise, 765 sayılı TCK.nun 169. maddesi lehe olduğundan uyarlama yapılmayarak kesinleşen ilk hükmün aynen infazına karar verilmesi gerekirken, hatalı yorumla ( 5237 sayılı TCK.nun 314. maddesindeki silahlı örgüt üyesine öngörülen ceza yerine, anılan örgüt dışındaki örgüt üyesine öngörülen ceza verilerek ) 5237 sayılı TCK.nun 220/7. maddesi ile eksik ceza tayini yasaya aykırı olup, bu ceza hükümlüler yararına kazanılmış hak oluşturmayacaktır. Zira, olay yargılaması yapılmadan evrak üzerinden verilen hatalı uyarlama kararları, hükümlü yararına kazanılmış hak ( aleyhe bozma yasağı ) oluşturmaz. Bu nedenle kesinleşen ilk hükümdeki cezayı ( 3 yıl 9 ay hapis cezası ) aşmamak üzere sanık aleyhine bozma kararı verilmesi, kesin hükmün otoritesi sebebiyle yasaya aykırılık teşkil etmeyecektir.” gerekçeleriyle itiraz yasa yoluna başvurularak, Özel Daire onama kararının kaldırılıp, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.10.2005 gün ve 73 sayılı ek kararının hükümlüler Rıdvan Azğan ve Aydın Kılıç yönünden bozulmasına karar verilmesi isteminde bulunulmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle Yargıtay Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Yasadışı silahlı terör örgütüne yardım etmekten, Rıdvan Azğan ve Aydın Kılıç’ın, TCY’nın 169, 3713 sayılı Yasanın 5 ve TCY’nın 59. maddeleri uyarınca 3 yıl 9’ar ay ağır hapis cezası ile cezalandırılmalarına, TCY’nın 31 ve 20. maddeleri uyarınca, 3 yıl süre ile kamu hizmetlerinden yasaklanmalarına, haklarında 40. maddenin uygulanmasına ilişkin İstanbul 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesince verilen 4.3.2004 gün ve 369/29 sayılı hüküm, Yargıtay 9. Ceza Dairesince 11.11.2004 gün ve 6075/6278 sayı ile onanmak suretiyle kesinleşmiştir.

Hükümlülerin hukuki durumlarının 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni yasalar kapsamında değerlendirilmesi isteminde bulunulması üzerine, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesince dosya üzerinde yaptığı inceleme sonunda 17.10.2005 gün ve 73 sayılı ek karar ile;

5237 sayılı Yasa hükümlerinin hükümlüler lehine olduğu kabul edilerek;

Rıdvan Azğan ve Aydın Kılıç’ın, 5237 sayılı Yasanın 314/3. maddesi yollamasıyla 220/7. maddesi uyarınca 1’er yıl hapis, 3713 sayılı Yasanın 5. maddesi uyarınca 1 yıl 6’şar ay hapis ve TCY’nın 62. maddesi uyarınca 1 yıl 3’er ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, haklarında 5237 sayılı Yasanın 53/2. maddesi gereğince aynı maddenin 1. fıkrası ve 63. maddesinin uygulanmasına karar verilmiş, hükümlüler müdafiilerince temyiz edilen hüküm, dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince, 5237 sayılı TCY’nın 58. maddesi uyarınca örgüt mensubu olan hükümlüler hakkında tayin olunan hapis cezasının infazı sırasında ve infazından sonra uygulanmak üzere denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması konusunda her zaman karar verilmesi mümkün görülerek,

Hükümlüler Rıdvan Azğan ve Aydın Kılıç hakkında 5237 sayılı TCY’nın silahlı örgüt suçunu düzenleyen 314/2. maddesi uyarınca ceza tayini gerektiği, bu nedenle de 765 sayılı TCY’nın 169. maddesi hükmünün lehe olduğu ve anılan madde ile uygulama yapılması gerektiği gözetilmeden, yanlış değerlendirme ile 5237 sayılı TCY’nın 220/7. maddesi uyarınca yazılı şekilde hüküm tesisi aleyhe temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmayıp, eleştiriler dışında usul ve yasaya uygun bulunan hükmün onanmasına karar verilmiştir.

Yargıtay C.Başsavcılığınca, mahkemece bir değerlendirme yapılarak ve takdir kullanılarak cezanın belirlenmesi veya kişiselleştirilmesinin gerektiği hallerde duruşma açılması zorunludur.

İnfaz aşamasında, olay yargılaması yapılmadan evrak üzerinden verilen hatalı uyarlama kararları, hükümlü yararına kazanılmış hak oluşturmaz, gerekçeleriyle itiraz yasa yoluna başvurularak, Özel Daire onama kararının kaldırılıp, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.10.2005 gün ve 73 sayılı ek kararının hükümlüler Rıdvan Azğan ve Aydın Kılıç yönünden bozulmasına karar verilmesi isteminde bulunulmuştur.

Görüldüğü gibi Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, lehe yasa uygulamasının duruşmalı mı, duruşmasız mı yapılacağı ve uyarlama kararlarındaki hukuka aykırılıkların hükümlü lehine kazanılmış hak oluşturup, oluşturmayacağı başka bir anlatımla, aleyhe bozma yasağı kapsamında değerlendirilip, değerlendirilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle, kesinleşen hükümlerde değişiklik yargılamasının hangi yasaya göre yapılacağı hususunu inceleyecek olursak;

Ceza kanunlarının zaman bakımından uygulanmasına ilişkin kurallar, yürürlükten kalkmış bulunan 765 sayılı Türk Ceza Yasasının 2. maddesinde;

“İşlendiği zamanın kanununa göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kimseye ceza verilemez. İşlendikten sonra yapılan kanuna göre cürüm veya kabahat sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz. Eğer böyle bir ceza hükmolunmuşsa icrası ve kanuni neticeleri kendiliğinden ortadan kalkar.

Bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşrolunan kanunun hükümleri birbirinden farklı ise failin lehinde olan kanun tatbik ve infaz olunur.”

Şeklinde;

1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiş bulunan 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının “Zaman bakımından uygulama” başlıklı 7. maddesinde ise;

( 1 ) İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar.

( 2 ) Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.

( 3 ) Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili olanlar hariç; infaz re£imine ilişkin hükümler, derhal uygulanır.

( 4 ) Geçici veya süreli kanunların, yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam edilir.”

Biçiminde, yürürlükten kaldırılan 765 sayılı TCY’nın 2. maddesine benzer şekilde düzenlenmiştir.

Görüldüğü gibi, her iki maddede de; ceza hukukunun en önemli ilkesi olan, ceza hukuku kurallarının yürürlüğe girdikleri andan itibaren işlenen suçlara uygulanacağına ilişkin, ileriye etkili olma prensibi ile bu ilkenin istisnasını oluşturan, failin lehine olan yasanın geçmişe etkili olması, “geçmişe etkili uygulama” veya “geçmişe yürürlük” ilkesine yer verilmiştir.

Bu ilke uyarınca, suçtan sonra yürürlüğe giren ve fail lehine hükümler içeren yasa, hükümde ve infaz aşamasında dikkate alınmalıdır.

Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda;

Hapis cezasını öngören yasanın, adli para cezası kabul eden yasaya göre,

Aynı nev’i ceza içeren yasalardan;

Yukarı sınırları aynı, aşağı sınırı fazla olanın, aşağı sınırı az olan yasaya göre,

Aşağı sınırları aynı, yukarı sınırı fazla olanın, üst sınırı az olana göre,

Alt ve üst sınırlarının farklı olması halinde, üst sınırı fazla olanın, az olana göre,

Aleyhe olduğu,

Yine, şikayete tabi olan suçu, kamu adına kovuşturulması gereken suç haline getiren yasanın aleyhe, kamu adına kovuşturulan suçu, şikayete tabi suç haline getiren yasanın lehe, aynı cezaya ilave olarak güvenlik önlemi kabul eden yasanın aleyhe olduğu belirtilmiş ise de, bu kuralların her somut olayda, mutlak olarak aynı sonucu doğuracağının kabulü olanaksızdır. Ancak bazı somut durumlarda yetersiz de olsa bu ölçütler, yasalarda kısmi değişikliklerin yapıldığı dönemlerde benimsenilmesi gereken temel ilkeleri göstermesi bakımından önemlidir.

Nitekim, lehe yasanın tespiti açısından bu ölçütlere yeni kriterler eklenmesi yönündeki görüş ve uygulamalar, öğreti ve yargısal kararlara konu olmuş, değişen ceza mevzuatı karşısında dahi halen geçerliliğini koruyan 23.02.1938 gün ve 23/9 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında, “Suçun işlendiği zamanın yasası ile sonradan yürürlüğe giren yasa hükümlerinin farklı olması halinde, her iki yasanın birbirine karıştırılmadan, ayrı ayrı somut olaya uygulanıp, her iki yasaya göre hükmedilecek cezalar belirlendikten sonra, sonucuna göre lehte olanı uygulanmalı, ” şeklinde, lehe yasanın tespitinde başvurulacak yöntem anahatlarıyla belirtilmiştir.

Öğretide de anılan İçtihadı Birleştirme Kararındaki ilkeler benimsenerek, uygulanma olanağı bulunan tüm yasaların leh ve aleyhteki hükümleri ile birlikte ayrı ayrı ele alınarak somut olaya göre sonuçlarının karşılaştırılması gerekeceği ve sonunda fail bakımından daha lehe sonuç veren yasanın belirlenip son hükmün buna göre verileceği görüşleri ileri sürülmüştür. ( Ord.Prof. Dr. S.DÖNMEZER-Prof. Dr. S.ERMAN, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, C.I, 11. Bası, sh.167 vd.; Ord. Prof. Dr. S.DÖNMEZER, Genel Ceza Hukuku Dersleri, sh.64 vd.; Prof. Dr. M.E.ARTUK-Doç. Dr. A.GÖKÇEN-Arş. Gör. A. C. YENİDÜNYA, Ceza Hukuku Genel Hükümler, C.I, sh.221 vd. )

Hukukumuzda lehe yasanın tespiti yöntemine ilişkin; 5252 ve 5275 sayılı Yasalardan önce herhangi bir pozitif hukuk normunun bulunmaması nedeniyle, lehe yasa, 1412 sayılı CYUY’nın mahkumiyet hükmünün yorumunda doğan tereddüdün giderilmesi bakımından hakimden karar istenmesi yöntemini düzenleyen 402. maddesi uyarınca yapılmakta iken, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5252 sayılı Türk Ceza Yasasının Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Yasa’nın 9. maddesinde ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yasa’nın 98 vd. maddelerinde, lehe yasanın saptanması ve uygulanmasında başvurulacak yöntemle ilgili ayrıntılı hükümler getirilmiştir.

5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yasanın 98 inci maddesinin 1 inci fıkrasında, “Mahkumiyet hükmünün yorumunda veya çektirilecek cezanın hesabında duraksama olursa, cezanın kısmen veya tamamen yerine getirilip getirilemeyeceği ileri sürülür ya da sonradan yürürlüğe giren kanun, hükümlünün lehinde olursa, duraksamanın giderilmesi veya yerine getirilecek cezanın belirlenmesi için hükmü veren mahkemeden karar istenir.” hükmüne yer verilip, aynı Yasanın 101 inci maddesinde ise, cezanın infazı sırasında, 98 ila 100 üncü maddeler gereğince mahkemeden alınması gereken kararların duruşma yapılmaksızın verileceği ve bu kararların itiraza tabi olacağı belirtilmiş,

98. maddenin 1. fıkrasının uygulanma koşulları ise, madde gerekçesinde; “Madde ile infazı söz konusu olabilen yani kesinleşmiş bir mahkumiyet kararının yorumunda, içeriğinin belirlenmesinde veya çektirilecek cezanın hesabında tereddüt edilirse yahut hükümlünün adının yanlış yazılması gibi bir nedenle cezanın infaz olunmayacağı ileri sürülürse veya sonradan yürürlüğe giren kanun lehe ise yerine getirilecek cezanın belirlenmesi veya tereddüttün giderilmesi için, bir karar alınmak üzere yargılama makamına başvurulması hususları düzenlenmiştir.” şeklinde açıklanmıştır

Diğer yönden 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren, 5252 sayılı Türk Ceza Yasasının Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Yasanın;

1. Maddesinde;

“Bu Kanunun amacı, 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun yürürlüğe konulmasına ilişkin usul ve esasları belirlemektir.”

2. Maddesinde;

“Bu Kanun, diğer kanunlarda, yürürlükten kaldırılan 1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununa yapılan yollamaları, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun yürürlüğe girmesiyle yürürlükten kaldırılan hükümleri ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun uygulanması için diğer kanunlarda yapılan değişiklikleri, yürürlüğe girmesinden önce işlenmiş suçlar hakkında ne suretle hüküm kurulacağına ve kesinleşmiş cezaların nasıl infaz edileceğine ilişkin hükümleri kapsar.”

“Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul” başlıklı 9. Maddesinde ise;

( 1 ) 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak, Türk Ceza Kanununun lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği hallerde, duruşma yapılmaksızın da karar verilebilir.

( 2 ) Birinci fıkra hükmü, 1 Haziran 2005 tarihinden önce verilip de Yargıtay tarafından lehe olan hükümlerin uygulanması hususunda değerlendirme yapılması gerektiği gerekçesiyle bozularak mahkemesine gönderilen hükümler hakkında da uygulanır.

( 3 ) Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir.

( 4 ) Kesin hükümle sonuçlanmış olan davalarda, sonradan yürürlüğe giren bir kanunla ilgili olarak lehe hükmün belirlenmesi ve uygulanması amacıyla yapılan yargılama bakımından dava zamanaşımına ilişkin hükümler uygulanmaz.

Hükümlerine yer verilmiştir.

Yürürlük yasaları, suç tarihinde yürürlükte bulunan yasa ile sonradan kabul olunan yasalar arasındaki uyum sorunlarını gidermek için kabul olunan geçici yasalar olup, 5252 sayılı Yasa da, 765 ve 5237 sayılı Yasalar arasındaki uyumu sağlayabilmek için kabul edilmiş bulunan, geçici, süreli ve özel bir Yasa’dır. O halde, uyuşmazlık öncelikle, amacı, 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının yürürlüğe konulmasına ilişkin usul ve esasları belirlemek, kapsamı ise, diğer kanunlarda 765 sayılı Türk Ceza Yasasına yapılan yollamalar, 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının yürürlüğe girmesiyle yürürlükten kaldırılan hükümler ve 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının uygulanması için diğer Yasalarda yapılan değişiklikler, bu yasanın yürürlüğe girmesinden önce işlenmiş suçlar hakkında ne surette hüküm kurulacağı ve kesinleşmiş cezaların nasıl infaz edileceğine ilişkin hükümleri içeren 5252 sayılı Yasa hükümleri kapsamında değerlendirilmelidir.

Diğer yönden, herhangi bir ceza normunun hükmün kesinleşmesinden sonra değişmesi halinde yapılacak uyarlama yargılamasına ilişkin genel bir düzenlemeyi içeren 5275 sayılı Yasanın 98 vd. maddelerindeki hükümlerin aynı konuda daha özel bir düzenleme içeren 5252 sayılı Yasanın 9. maddesi hükmü karşısında, somut olayda uygulanması olanağı bulunmadığından, maddenin uygulanma koşullarının da bu somut olayda belirlenmesine gerek bulunmamaktadır.

Görüldüğü gibi uyuşmazlık, herhangi bir ceza normunun hükmün kesinleşmesinden sonra değişmesi halinde yapılacak uyarlama yargılamasına ilişkin genel bir düzenlemeyi içeren, 5275 sayılı Yasanın 98 vd. maddeleri hükümlerine göre değil, 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak lehe yasanın saptanmasında izlenecek yöntemi belirleyen ve bu konuda özel düzenleme içeren 5252 sayılı Yasanın 9. maddesi kapsamında değerlendirilmelidir.

5252 sayılı Yasanın “Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul” başlıklı 9. maddesinin üçüncü fıkrasında; “Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir.” şeklinde lehe yasanın saptanmasında başvurulacak yöntem düzenlenmiş olup,

Bu hüküm uyarınca, kesin yargı haline gelmiş bir hükümde değişiklik yargılaması yapılması, önceki hükümde sabit kabul edilen olaya her iki yasanın ilgili tüm hükümleri birbirine karıştırılmaksızın uygulanmak suretiyle ayrı ayrı sonuçlar belirlenmesini ve bunların karşılaştırılmasını gerekli kılmaktadır.

Kesin yargı haline gelmiş bir hükümde sonradan yürürlüğe giren ve lehte hükümler içeren yasaya dayalı bulunan değişiklik yargılamasında, her iki yasanın ilgili tüm hükümleri, önceki hükümde sabit kabul edilen olaya uygulanmak suretiyle belirlenmeli, bu belirleme herhangi bir inceleme, araştırma, kanıt tartışması ve takdir hakkının kullanılmasının gerekmediği;

Eylemin suç olmaktan çıkarılması,

Ceza sorumluluğunun kaldırılması,

Önceki hükümle belirlenen cezanın bir değerlendirme ve takdir gerektirmemesi gibi hallerde,

Evrak üzerinde;

Sonraki yasa ile;

Suçun unsurlarının veya özel hallerinin değiştirilmiş olması,

Cezanın tayininde 5237 sayılı TCY’nın 61 inci maddesi gözetilerek cezanın tayin ve taktirinin gerekmesi,

Önceki hükümde cezanın asgari haddin üzerinde tayini nedeniyle bu olguların 5237 sayılı Yasanın 61. maddesi uyarınca tartışılmasının gerekmesi,

Artırım ve indirim oranlarının belirlenmesinin takdiri gerektirmesi,

Seçimlik cezalardan birinin tercihinin söz konusu olması,

Seçenek yaptırımların yada cezanın kişiselleştirilmesini gerektiren hallerin değerlendirilmesinin gerekmesi,

Durumlarında ise duruşma açılarak değerlendirme yapılmasını zorunlu kılmaktadır.

Bu değerlendirme yapılırken hükmün gerekçe bölümünde yukarıda belirtilen ilkelere uygun olarak, her iki yasaya göre uygulama ve sonuçları yasal dayanakları ile birlikte belirtilmeli, lehe yasanın hangisi olduğu saptandıktan sonra, hüküm fıkrasında; lehe olduğu kabul edilen yasa ilgili tüm hükümleriyle birlikte olaya uygulanmak suretiyle hüküm tesis edilmelidir.

Ancak duruşma açılarak yargılama yapılsa da, bu yargılamanın sonraki yasanın lehe hükümlerinin saptanması ve uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının belirlenmesi ile sınırlı ve kendine özgü bir yargılama olduğu unutulmamalı, lehe yasanın tespiti amacıyla yapılan yargılamada, önceki karar dışına çıkılmamalı, kesinleşen karardaki suça uygulanması olanağı bulunan 5237 sayılı Yasa hükümlerinin tamamının uygulanarak bulunacak cezaların karşılaştırılıp lehe yasanın saptanması ile yetinilmelidir.

Bu ilkeler ışığında, birinci uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde, kesinleşmiş hükme konu mahkumiyet 765 sayılı Yasanın 169. maddesinde düzenlenmiş bulunan yasadışı silahlı terör örgütüne yardım etme suçu olup, anılan suç 765 sayılı Yasanın 169. maddesinde; “64 ve 65’inci maddelerde beyan olunan hal haricinde her kim, böyle bir cemiyete ve çeteye hal ve sıfatlarını bilerek barınacak yer gösterir veya yardım eder yahut erzak ve esliha ve cephane veya elbise tedarik ederse üç seneden beş seneye kadar ağır hapis ile cezalandırılır.” şeklinde düzenlenmiş iken, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Yasanın “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçunu yaptırıma bağlayan 220. maddenin 7. fıkrasında, “Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır.” şeklinde düzenlenmiş, “Silahlı örgüt” suçunu düzenleyen 314. maddenin 3. fıkrasında “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.” hükmüne yer verilip, anılan maddenin 2. fıkrasında ise, 1.fıkrada tanımlanan örgüte üye olanların beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı belirtilmiştir.

Görüldüğü gibi hükümlülerin, yardım eylemini gerçekleştirdiği örgütün silahlı terör örgütü olması nedeniyle eylemleri 5237 sayılı Yasanın 314/3 ve 220/7. madde hükümleri uyarınca 314. maddenin 2. fıkrası kapsamındadır. 5237 sayılı Yasada örgüte yardım etmek şeklinde bağımsız bir suça yer verilmemesi, yardım edenlerin de örgüt üyesi gibi cezalandırılmalarına karar verilmesi zorunluluğu bulunması, ayrıca suç işlemek amacıyla kurulan örgüte yardım ile silahlı örgüte yardım eylemlerinin birbirinden farklı şekilde yaptırımlara bağlanması, 221. maddede bu suçlarla ilgili olarak etkin pişmanlık hükümlerine yer verilmesi, 765 sayılı Yasa ile 5237 sayılı Yasada anılan suçların unsurlarının farklı şekilde düzenlenmesi, evrak üzerinde karar verilmesini gerekli kılan, eylemin suç olmaktan çıkarılması, ceza sorumluluğunun kaldırılması, önceki hükümle belirlenen cezanın bir değerlendirme ve takdir gerektirmemesi gibi hallerin hiçbirinin somut olayda gerçekleşmemesi karşısında Yerel Mahkeme uyarlamasının bu yönüyle hatalı olduğu ve duruşma açılarak lehe yasanın belirlenmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

Bu itibarla, bu aşamada diğer itiraz nedenlerinin değerlendirilmesine gerek bulunmadığından, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulü ile Özel Daire onama kararının kaldırılıp Yerel Mahkeme hükmünün adı geçen hükümlüler yönünden bozulmasına karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan dört kurul üyesi, hükümlüler hakkında her iki hükümde de cezanın asgari hadden tayin edilerek, sabit artırım ve indirimlerin uygulandığı, sonuç ceza itibariyle cezanın bireyselleştirmesini gerektiren diğer kurumların uygulanma olanağı bulunmadığı, yapılan değerlendirmenin herhangi bir taktiri gerektirmediği, bu nedenlerle Özel Daire onama kararının isabetli olduğu gerekçesiyle itirazın reddi yönünde oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 08.03.2006 gün ve 197-1436 sayılı onama kararının hükümlüler Rıdvan Azğan ve Aydın Kılıç’la ilgili bölümünün KALDIRILMASINA,

3- İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.10.2005 gün ve 73 sayılı ek kararının hükümlüler Rıdvan Azğan ve Aydın Kılıç yönünden BOZULMASINA,

4- Dosyanın mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 16.05.2006 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

yarx

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 42 takipçiye katılın