5237 SAYILI TCK MADDE 86 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2011/1-692

K. 2012/60

T. 28.2.2012

• KASTEN ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS ( Sanığın Mağduru Öldürmeye Yönelik Olarak Bir Çok Yerinden Yaraladığı/Daha Sonra Ambulans Çağrılmasını Sağladığı – Gönüllü Vazgeçmenin Unsurlarının Oluştuğu/Sanığın Silahla Kasten Yaralama Suçundan Cezalandırılacağı )

• GÖNÜLLÜ VAZGEÇME ( Sanığın Mağduru Öldürmeye Yönelik Olarak Bir Çok Yerinden Yaşamsal Tehlike Geçirmesine Sebep Olacak Şekilde Yaraladığı/Daha Sonra Ambulans Çağrılmasını Sağladığı – Gönüllü Vazgeçmenin Unsurlarının Oluştuğu/Silahla Kasten Yaralama Suçundan Cezalandırılacağı )

• MAĞDURUN YAŞAMSAL TEHLİKE GEÇİRMESİNE NEDEN OLACAK VE ÖLDÜRMEYE YÖNELİK YARALAMA ( Sanığın Ambulans Çağrılmasını Sağladığı/Mağdura Ulaşılmasını Kolaylaştırdığı – Sanık Hakkında Silahla Kasten Yaralama Suçundan Hüküm Kurulacağı )

• SANIĞIN MAĞDURU YARALADIKTAN SONRA PİŞMANLIK DUYARAK AMBULANS ÇAĞRILMASINI SAĞLAMASI ( Sanığın Ambulans Çağrılmasını Sağladığı/Mağdura Ulaşılmasını Kolaylaştırdığı – Sanık Hakkında Silahla Kasten Yaralama Suçundan Hüküm Kurulacağı )

• BELLİ HAKLARI KULLANMAKTAN YOKSUN BIRAKILMA ( 5237 S.K. Md. 53/1 Uygulanırken Kendi Altsoyu Üzerindeki Velayet Vesayet ve Kayyımlık Yetkileri Açısından Koşullu Salıverilmesine Kadar Süreceğinin Gözetileceği )

5237/m. 3536,538186

ÖZET : Sanığın kasten öldürme suçuna teşebbüsten cezalandırılmasına karar verilen olayda; uyuşmazlık, gönüllü vazgeçme koşullarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. Gönüllü vazgeçme hâlinde kişiye ceza verilmemekte, ancak o ana kadar yapılan hareketler ayrıca bir suç oluşturuyorsa sadece o suçtan sorumlu tutulmaktadır. Mağduru öldürmeye yönelik olarak dokuz adedi yaşamsal tehlikeye neden olacak şekilde 24 yerinden bıçaklayan, icra hareketlerini tamamladıktan sonra ve fakat ölüm sonucu gerçekleşmeden önce eyleminden dolayı pişmanlık duyarak mağdurun yaralarına üzerindeki kıyafet ile tampon yapan, ambulans çağıran, büro sahibi olan ağabeyine de haber verip onun da ambulans çağırmasını sağlayan, mağdura ulaşılması kolay olsun diye büro kapısını açık bırakan, gönüllü vazgeçme koşulları oluştuğundan, sanığın öldürmeye teşebbüs suçu yerine, o ana kadar icra ettiği eylemlerin karşılığı olup, tamamlanan silahla kasten yaralama suçundan cezalandırılması ve mağdurdaki yaraların yerlerine ve niteliklerine göre temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmesi gerekmektedir.

Öte yandan, yerel mahkeme hükmünde 5237 sayılı TCY’nın 53. maddesinin 1. fıkrası uygulanırken, sanığın bu hakları kullanmaktan yoksunluğunun, yalnızca kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından koşullu salıverilmesine kadar, 2. fıkra gereğince ise diğer haklar ve yetkiler yönünden hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar süreceğinin gözetilmemesi de yasaya aykırıdır.

DAVA : Sanığın kasten öldürme suçuna teşebbüsten cezalandırılmasına karar verilen olayda; Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, 5237 sayılı TCY’nın 36. maddesinde düzenlenen gönüllü vazgeçme koşullarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir.

Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi ve açıklanan olayda gönüllü vazgeçme koşullarının oluşup oluşmadığının saptanması için gönüllü vazgeçmenin hukuki niteliği üzerinde durulmalıdır.

5237 sayılı Türk Ceza Yasasının “Suça Teşebbüs” başlıklı 35. maddesinde; “Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur” hükmü yer almaktadır.

Buna göre suça kalkışma, işlenmesi kastolunan bir suçun icrasına elverişli araçlarla başlanmasından sonra, elde olmayan nedenlerle suçun tamamlanamamasıdır. Maddenin açık hükmüne göre, icra hareketlerinin yarıda kalması ya da sonucun meydana gelmemesi failin iradesi dışındaki engel nedenlerden ileri gelmelidir.

Aynı Yasanın “Gönüllü Vazgeçme” başlıklı 36. maddesinde ise; “Fail, suçun icra hareketlerinden gönüllü vazgeçer veya kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini önlerse, teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz; fakat tamam olan kısım esasen bir suç oluşturduğu takdirde, sadece o suça ait ceza ile cezalandırılır” şeklindeki düzenlemeye yer verilmiştir.

Yasadaki tanım uyarınca gönüllü vazgeçme ile teşebbüs arasındaki ayrım şu şekilde özetlenebilir: Teşebbüs, suçun tamamlanması veya neticenin gerçekleşmesinin, failin elinde olmayan nedenlerle meydana gelmemesi olarak tanımlanmışken, gönüllü vazgeçmede failin iradi hareketi veya çabası ile icra hareketlerinin terkedilmesi ya da suçun tamamlanmasının önlenmesi sözkonusudur. Suç tamamlanmadan veya sonuca ulaşılmadan önce vazgeçme gerçekleştiğinden, gönüllü vazgeçme etkin pişmanlıktan da farklıdır. Etkin pişmanlık, suçun tamamlanmasından sonraki pişmanlığı düzenlemekte ve tamamlanan bir suçun yol açtığı zararın giderilmesi, eski hale getirilmesi ya da malın iadesini kapsamaktadır.

Gönüllü vazgeçmenin koşulları ve sonuçları TCY’nın 36. maddesinin gerekçesinde; “Gerek icra hareketleri aşamasında gerekse icra hareketlerinin bitmesinden sonra, failin suçu tamamlamaktan gönüllü olarak vazgeçmesini teşvik etmek modern suç politikasının temel araçlarından biridir. 765 sayılı Türk Ceza Kanununda sadece icra hareketlerinin devamı aşamasında kabul edilen gönüllü vazgeçme, icra hareketlerinin bittiği ancak neticenin meydana gelmediği olaylar bakımından da öngörülmüştür. Böylece suçun icrası sürecindeki bütün aşamalarda gönüllü vazgeçme mümkün hâle gelmektedir. Ancak icra hareketlerinin bitmesinden sonra gönüllü vazgeçmenin kabulü için, vazgeçenin suçun tamamlanmasını önlemek bakımından ciddi bir çaba göstermesi gerekmektedir.

Gönüllü vazgeçme hâlinde kişiye ceza verilmemekte, ancak o ana kadar yapılan hareketler ayrıca bir suç oluşturuyorsa sadece o suçtan sorumlu tutulmaktadır.

Suç bütün unsurlarıyla tamamlandıktan sonra örneğin çalınan eşyanın geri verilmesi veya kaçırılan kişinin serbest bırakılması hâllerinde, artık vazgeçme değil etkin pişmanlık söz konusudur…” biçiminde açıklanmıştır.

Madde gerekçesinde de özenle vurgulandığı üzere, 765 sayılı TCY’nın uygulanmasında sadece icra hareketlerinin devamı aşamasında kabul edilen gönüllü vazgeçme, 5237 sayılı TCY’nın uygulanmasında icra hareketlerinin bittiği ancak neticenin meydana gelmediği olaylar bakımından da öngörülmüş, böylece neticenin meydana gelmesine kadar bütün aşamalarda gönüllü vazgeçmenin olanaklı olduğu kabul edilmiştir.

Öğretide; “Yeni TCY’nın sisteminde, gönüllü vazgeçme; gerek icra hareketleri aşamasında, gerekse icra hareketlerinin bitmesinden sonra, failin suçu tamamlamaktan gönüllü vazgeçmesini ifade etmektedir. Suçun icrası tamamlanıncaya, neticenin ayrıca unsur oluşturduğu suçlarda, netice gerçekleşinceye kadar, gönüllü vazgeçme mümkündür… Vazgeçmenin gönülllü olması gerekir. Yani harhangi bir engel olmaksızın, pişmanlık duyarak kişinin suç işlemekten vazgeçmiş olması gerekir” ( İzzet Özgenç, TCK Gazi Şerhi Genel Hükümler, s.488 )

“Teşebbüs halinde faildeki suç işleme düşüncesi ve kastı sürmektedir. Gönüllü vazgeçmede ise fail eyleminden dönüp, suçun oluşmasını önlemeye çabalamaktadır. Kişilere pişman olma olanağı tanınması, onların suç işlemeden topluma kazandırılması, cezalandırılma ile elde edilecek yarardan çok daha faydalı görülmektedir. Kanunumuzda yer alan düzenlemenin temelinde, eylemin vazgeçme anına kadar icra edilmesi dolayısıyla bir haksızlık teşkil ettiği, ancak suç politikası gereği cezalandırılmak istenilmediği fikrinin yattığı söylenebilir. Bu husus madde metninde; vazgeçme halinde failin teşebbüsten dolayı cezalandırılmayacağı ve fakat tamam olan kısmın suç oluşturması durumunda o suçun cezası ile cezalandırılacağının açıklandığı cümlelerden anlaşılmaktadır” ( Osman Yaşar – Hasan Tahsin Gökcan – Mustafa Artuç, Yorumlu Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, 1. Cilt s. 1064 ),

“İcra hareketlerinden vazgeçme negatif bir özelliğe sahiptir…Bu durumda failin soyut durması yetecek ve aktif bir davranış gerekmeyecektir. Suçun tamamlanmasını veya sonucun gerçekleşmesini önlemek ise, pozitif bir özellik taşır; bir diğer deyişle sonucu önleyecek yeni bir faaliyetin icra edilmesini gerektirir” ( Prof. Dr. Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, s.420 ),

“Elde olmayan sebeplerle icra hareketlerinin tamamlanamaması veya neticenin gerçekleştirilememesi teşebbüsün kurucu unsurunu oluşturmaktadır. Buna göre icra hareketlerinin taamlanmaması veya neticenin gerçekleşmemesi failin elinde olan sebeplerden kaynaklanmışsa teşebbüsten söz edilmeyecektir. Gönüllü vazgeçme olarak nitelenen bu durum TCK’nun 36. maddesinde düzenlenmiştir” ( Prof. Dr. Mahmut Koca- Doç. Dr. İlhan Üzülmez, Türk Ceza hukuku Genel Hükümler, s.349 ),

“Fail, sonucu gerçekleştirebilme ve icra hareketlerini devam ettirebilme olanağına sahip olduğu halde, bunu ettirmemiş ise, vazgeçme gönüllüdür. Ancak, istediği halde, buna olanak bulunmadığı için hareketlerini devam ettirmemiş ise, vazgeçme gönüllü değildir” ( Nur Centel – Hamide Zafer – Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş 3. Baskı s. 478 ) şeklindeki açıklamalarla gönüllü vazgeçmenin saptanmasında gözönüne alınacak kriterler ortaya konulmuştur.

Yargısal kararlarda da, suç yolunda ( iter criminis ) ilerleyen sanık daha fazla ilerleme olanağına ve kanaatine sahip olduğu halde, suç yolunda ilerlemeyerek icrayı yarıda bırakmışsa ya da icra hareketleri tamamlandıktan sonra kendi çabası ile sonucun meydana gelmesini önlemişse vazgeçmenin gönüllü olduğu, buna karşılık fail icraya başlarken gözönünde tuttuğu ve hesaba kattığı risklerden başka bir faktör nedeniyle icra hareketlerine devam etmemişse ya da sonuca ulaşamamışsa vazgeçmenin gönüllü olmadığı, bu halde icra hareketleri failin elinde olmayan engelleyici nedenlerle bitirilemediğinden ya da sonuç failin elinde olmayan nedenlerle meydana gelmediğinden kalkışmanın sözkonusu olduğu vurgulanmıştır.

Gerek öğreti gerekse yerleşmiş yargısal kararlarda yer alan bu kabullere göre gönüllü vazgeçmenin varlığı için gerekli koşullar şu şekilde sıralanabilir:

1. Öncelikle kasıtlı bir suçun işlenmesine yönelik olarak icra hareketlerine başlanmalı,

2. Suç tamamlanmadan önce vazgeçme gerçekleşmeli,

3. Vazgeçmenin konusu; icra hareketinin devamına, suçun tamamlanmasına ya da sonucun gerçekleşmesine yönelik bulunmalı yani sanık ya suçun icra hareketlerinden vazgeçmeli ya da kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya sonucun gerçekleşmesini önlemeli,

4. Vazgeçme gönüllü olmalı yani fail suçun icra hareketlerini isteyerek terketmeli ya da suçun tamamlanmasını veya sonucun gerçekleşmesini isteyerek önlemeli,

5. Suçun tamamlanmasının önlenmesi veya sonucun gerçekleşmesinin engellenmesi, failin çabalarıyla meydana gelmelidir. Sonuç başka bir nedenle önlenmiş ise kural olarak gönüllü vazgeçme oluşmayacak ve fail 5237 sayılı TCY’nın 36. maddesinden yararlanamayacaktır.

Uyuşmazlık konusunun çözümüne yönelik olarak TCY’nın 36. maddesinde düzenlenen gönüllü vazgeçmenin ikinci şeklinin yani “kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini önlemek” biçiminin ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.

Suçun icra hareketlerinden gönüllü vazgeçme halinden farklı olarak, sonucu gerçekleştirmeye elverişli ve yeterli icra hareketinin gerçekleştirilmesinden sonra gönüllü de olsa sadece icra hareketlerine devam edilmemesi yeterli olmayıp bunun yanında 5237 sayılı TCY’nın 36. maddesine göre fail, “…kendi çabasıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini” önlemelidir. Bunun için failin sonucun gerçekleşmesini önleyecek şekilde gönüllülüğe dayanan aktif faaliyette bulunması gereklidir.

Buna göre ;

a- ) Fail sonucu önlemeye yönelik aktif davranışlarda bulunmalı ve bunun için ciddi çaba sarfetmelidir. Ancak aktif davranış, failin mutlaka kendisinin müdahalede bulunmak zorunda olması şeklinde anlaşılmamalıdır. Failin iradesine dayanan ve sonucu önlemeye yönelik bulunan her türlü çaba bu kapsamda olup üçüncü kişinin hareketi de, bu hareketin yapılmasına fail tarafından neden olunduğu sürece yeterli kabul edilmelidir. Nitekim belirli bazı durumlarda sadece failin müdahalesinin sonucun gerçekleşmesine engel olmayacağı açıktır; bu kapsamda, fail tarafından ilk yardım ekibinin veya itfaiyenin çağrılması gibi neticenin meydana gelmesini engelleyen davranışların yapılması yeterli görülebilir.

Ciddi bir çabanın varlığından söz edebilmek için de failin içinde bulunduğu koşullarda sonucun gerçekleşmesini önlemeye yönelik mevcut olan bütün olanaklarını seferber etmesi gereklidir.

b- ) Suçun tamamlanması, sözkonusu aktif davranışlar ve çabalarla önlenmelidir.

Böylece, icra hareketlerini tamamlayan failin, çaba göstererek neticenin gerçekleşmesini önlemesi durumunda gönüllü vazgeçme gerçekleşecektir.

Görüldüğü gibi, icra hareketlerinin bitmesinden sonra gönüllü vazgeçmenin kabulü için, vazgeçenin suçun tamamlanmasını önlemek bakımından ciddi bir çaba göstermesi ve sonucun bu nedenle meydana gelmemesi koşul olarak aranmıştır.

İcra hareketlerinin terkedilmesi ya da suçun tamamlanmasının önlenmesi şeklinde gelişen her iki haldeki gönüllü vazgeçmede de, failin işlemekte olduğu suça ilişkin hareketleri teşebbüs aşamasında kaldığı halde, TCY’nın 36. maddesi uyarınca bu suçtan dolayı ceza verilemeyecek, işlemeyi kastettiği suça yönelik olarak vazgeçme anına kadar icra ettiği hareketlerinin bir başka suçu oluşturması durumunda, o suçtan dolayı cezalandırılacaktır. Başka bir anlatımla gönüllü vazgeçmenin aynı zamanda tamamlanmış olan suçlara etkisi bulunmamaktadır. Vazgeçme sadece icra hareketlerine başlarken işlenmesi kastolunan suçu kapsar ve bu suça teşebbüsten cezalandırılmama sonucunu doğurur, ancak aynı zamanda tamamlanan başka bir suçun cezalandırılmasını etkilemez.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Ağabeyine ait işyerinde, mağduru öldürmeye yönelik olarak dokuz adedi yaşamsal tehlikeye neden olacak şekilde 24 yerinden bıçaklayan, icra hareketlerini tamamladıktan sonra ve fakat ölüm sonucu gerçekleşmeden önce eyleminden dolayı pişmanlık duyarak mağdurun yaralarına üzerindeki kıyafet ile tampon yapan, ambulans çağıran, büro sahibi olan ağabeyine de haber verip onun da ambulans çağırmasını sağlayan, mağdura ulaşılması kolay olsun diye büro kapısını açık bırakan, bina görevlisine “yukarıda yaralı var, hemen ambulans çağır” diye söyleyerek onu da mağdur ile ilgilenmeye yönlendiren, olay yerine çok yakın bir yerden geçmekte olan emniyet ekiplerine yaralama olayını anlatarak adresi söyleyen, mağdurun çok geçmeden hastaneye yetiştirilmesi ve ameliyat sonucu hayatının kurtulması için aktif eylemde bulunan sanığın; öldürme suçunun icra hareketlerini tamamladıktan sonra, fakat ölüm sonucu meydana gelmeden önce iradi olarak aktif davranışlar ve ciddi çaba göstermek suretiyle, diğer etkenleri de harekete geçirerek kasten öldürme suçunun tamamlanmasını ve sonucun gerçekleşmesini önlediği anlaşıldığından, olayda TCY’nın 36. maddesinde düzenlenen gönüllü vazgeçme koşullarının oluştuğunun kabulü gerekmektedir.

Bir an için, güvenlik görevlisi olan tanık Selçuk’un da gürültüleri kontrol için yukarı çıkacak olması nedeniyle şehir merkezindeki büroda bulunan mağdura rahatlıkla ulaşılabileceği ve bu nedenle sonucun meydana gelmesini önlemede sanığın eylemden sonraki çabalarının etkili olmadığı söylenebilirse de; saat 22.30 da gerçekleşen ve mağdurun şuurunu kaybederek yere yığılması ile sonuçlanan olayda, sanığın büro kapısını kilitleyerek binadan çıkması ve ambulans çağırma, tampon yapma ve görevlilere haber verme gibi vazgeçme iradesini gösterir faaliyetlerde bulunmaması halinde, gürültüler kesilmiş olacağı için bina sakinlerindeki rahatsızlık da sona ereceği dolayısıyla başka bir kuşku da olmayacağından, güvenlik görevlisi olan tanık Selçuk, işyeri olarak kullanılan ve geceleri kimsenin kalmadığı daireye zorla girmeyi tercih etmeyecek, ifade vermesi için evinden çağrılan ve yaralama olayına ilişkin görgüye dayalı bilgisi bulunmadığı kabul edilen tanık Hatice’nin de görevlilere haber vermesi sözkonusu olmayacak, dört adedi kalp, üç adedi batın ve iki adedi akciğerde olmak üzere dokuzu ayrı ayrı yaşamsal tehlike oluşturacak şekilde 24 yerinden bıçak darbesi ile yaralanan ve olaydan sonra kan kaybetmekte olan mağdura ancak ertesi gün mesai saatlerinde ulaşılacak ve ölüm sonucunun meydana gelme olasılığı yüksek olacağından, vazgeçme iradesini ortaya koyan aktif çabaların, sonucun gerçekleşmesini önlemeye yönelik etkin eylemler olduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, 5237 sayılı TCY’nın 36. maddesi uyarınca gönüllü vazgeçme koşulları oluştuğundan, sanığın öldürmeye teşebbüs suçu yerine, o ana kadar icra ettiği eylemlerin karşılığı olup, tamamlanan silahla kasten yaralama suçundan cezalandırılması ve mağdurdaki yaraların yerlerine ve niteliklerine göre 5237 sayılı TCK’nun 61. maddesi uyarınca temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmesi gerekmektedir.

Öte yandan, yerel mahkeme hükmünde 5237 sayılı TCY’nın 53. maddesinin 1. fıkrası uygulanırken, sanığın bu hakları kullanmaktan yoksunluğunun, 3. fıkra gereğince yalnızca kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından koşullu salıverilmesine kadar, 2. fıkra gereğince ise diğer haklar ve yetkiler yönünden hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar süreceğinin gözetilmemesi de yasaya aykırıdır.

Bu itibarla, Özel Daire bozma kararı yerinde olup, yerel mahkeme direnme hükmünün gönüllü vazgeçme koşullarının oluştuğunun gözetilmemesi ve TCY’nın 53. maddesinin hatalı uygulanması isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan dört Kurul Üyesi; “yerel mahkeme direnme hükmünün onanması gerektiği” görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.

Sanık hakkındaki hükmün Ceza Genel Kurulunca bozulmasına karar verilmiş olması karşısında, 27.10.2009 tarihinden bu yana tutuklu olan sanığın tutukluluk durumunun 5271 sayılı CYY’nın 102. maddesi uyarınca değerlendirilmesi zorunluluğu ortaya çıkmıştır:

5271 sayılı CYY’nın “Tutuklulukta geçecek süre” başlıklı 102. maddesi;

“ ( 1 ) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

( 2 ) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.

( 3 ) Bu maddede öngörülen uzatma kararları, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilir” şeklindedir.

Maddedeki düzenlemeye göre; ağır ceza mahkemesinin görev alanına girmeyen suçlarda tutukluluk süresi bir yılı, zorunluluk halindeki uzatmalar ile birlikte en çok bir yıl altı ayı, ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar bakımından iki yılı, zorunlu hallerdeki uzatmalar ile birlikte ise en çok beş yılı geçemeyecektir. 5271 sayılı CYY’nın 252/2. maddesi uyarınca, aynı Yasanın 250/1-c maddesinde sayılan suçlar bakımından tutukluluk süreleri iki kat olarak uygulanacağından, bu suçlarda tutukluluk süresi zorunlu hallerdeki uzatmalar ile birlikte on yıldan fazla olamayacaktır.

Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren kasten öldürme suçuna teşebbüsten açılan kamu davası sonucunda, sanık hakkında 5237 sayılı TCY’nın 36. maddesinin uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığını değerlendirme görevi ağır ceza mahkemesine ait olacaktır. Gönüllü vazgeçme koşullarının oluştuğunun kabul edilmesi ve bunun sonucunda sanığın silahla kasten yaralama suçundan cezalandırılmasının gerekmesi de bu sonucu değiştirmeyecektir. Bu nedenle tutukluluk yönünden sanığın durumunun 5271 sayılı CYY’nın 102/2. maddesi kapsamında ele alınması gerekmektedir.

Somut olayda 27.10.2009 tarihinde tutuklanan sanığın Ceza Genel Kurulundaki inceleme tarihi itibarıyla CYY’nın 102/2. madesinde öngörülen azami 5 yıllık tutukluluk süresi dolmamamıştır.

Bu itibarla, CYY’nın 102/2. madesindeki azami tutukluluk süresinin dolmaması ile birlikte silahla kasten yaralama suçundan mağdurdaki yaraların yerlerine ve niteliklerine göre 5237 sayılı TCK’nun 61. maddesi uyarınca temel cezasının alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmesi gerektiği hususu gözönüne alındığında sanığın tutukluluk halinin devamına karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Adana 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 19.04.2011 gün ve 152-191 sayılı direnme hükmünün;

a- ) 5237 sayılı TCY’nın 36. maddesi uyarınca gönüllü vazgeçme koşulları oluştuğundan, sanığın kasten öldürmeye teşebbüs suçu yerine, o ana kadar icra ettiği eylemlerin karşılığı olup tamamlanan silahla kasten yaralama suçundan mağdurdaki yaraların yerlerine ve niteliklerine göre 5237 sayılı TCK’nun 61. maddesi uyarınca temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmesi suretiyle cezalandırılması gerektiğinin gözetilmemesi,

b- ) TCY’nın 53. maddesinin 1. fıkrası uygulanırken, sanığın bu hakları kullanmaktan yoksunluğunun “53. maddenin 1. fıkrasının ( c ) bendi yönünden koşullu salıverilmesine kadar, diğer bentler açısından ise hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar” sürmesine karar verilerek, sözü edilen maddenin 2. ve 3. fıkralarına aykırılık oluşturulması,

İsabetsizliklerinden BOZULMASINA,

2- Tutuklu sanığın tahliye edilmesine YER OLMADIĞINA ve TUTUKLULUK HALİNİN DEVAMINA,

3- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 21.02.2012 günlü ilk müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından 28.02.2012 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla, sanığın tutukluluk durumu hakkında ise, 28.02.2012 günlü müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

5237 SAYILI TCK MADDE 85 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

12. CEZA DAİRESİ

E. 2012/16

K. 2012/1684

T. 1.2.2012

• HAPİS CEZASININ ERTELENMESİ ( Taksirle Öldürme Suçundan Dolayı Sanık Hakkında Verilen Kararın Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılmasının Değerlendirilmesi İçin Bozulduktan Sonra Ertelemeye Karar Verildiği Gözetilmeksizin Hapis Cezasının Para Cezasına Çevrilmesine Karar Verilemeyeceği)

• HAPİS CEZASININ PARA CEZASINA ÇEVRİLMESİ ( Bozmadan Önce Hapis Cezasının Ertelenmesine Karar Verildiği – Sanık Aleyhine Sonuç Doğuracak Şekilde İlk Hükümde Hapis Cezasının Ertelenmesine Karar Verildiği Gözetilmeksizin Para Cezasına Çevrilmesine Karar Verilemeyeceği)

• TAKSİRLE ÖLDÜRME SUÇU ( Sanık Aleyhine Hüküm Doğurucak Şekilde İlk Hükümde Hapis Cezasının Ertelenmesine Karar Verildiği Halde Bozmadan Sonra Hapis Cezasının Para Cezasına Çevrilmesinin Hatalı Olduğu)

• BOZMADAN SONRA SANIK ALEYHİNE SONUÇ DOĞURACAK HÜKÜM VERİLEMEYECEĞİ ( Kararın Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılmasının Değerlendirilmesi İçin Bozulduktan Sonra Ertelemeye Karar Verildiği Gözetilmeksizin Hapis Cezasının Para Cezasına Çevrilmesine Karar Verildiği)

5237/m.505152536285

ÖZET : Taksirle öldürme suçundan sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının değerlendirilmesi için bozulan hükümden sonra sanık aleyhine sonuç doğurucak şekilde ilk hükümde hapis cezasının ertelenmesine karar verildiği gözetilmeksizin hapis cezasının para cezasına çevrilmesi hukuka aykırıdır.

DAVA : Taksirle öldürme suçundan sanık hakkında kurulan mahkumiyet hükmü, sanık müdafileri tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Mahkemece yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanık müdafilerinin eksik incelemeye, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi gerektiğine ilişkin sair temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

Ancak;

Sanık hakkında, 16.03.2006 tarihinde mahkemece TCK’nın 85/1, 62, 51, 53/6 maddeleri gereğince hükmedilen hapis cezasının ertelendiği söz konusu kararın sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 13.03.2008 gün ve 2008/1477 sayılı ilamı ile CMK 231. maddesinin değerlendirilmesi için bozulduğu ancak mahkemece bu kez sanık aleyhine sonuç doğuracak şekilde ve ilk hükümde cezanın ertelenmesine karar verildiği gözetilmeksizin bu kez TCK’nın 85/1, 62, 53/6. maddeleri gereğince hükmedilen hapis cezasının 50/1-a maddesi uyarınca para cezasına hükmedilmesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı olup, sanık müdafilerinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı isteme aykırı olarak BOZULMASINA, 01.02.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

5237 SAYILI TCK MADDE 85 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

12. CEZA DAİRESİ

E. 2011/15334

K. 2012/3314

T. 16.2.2012

• TAKSİRLE ÖLDÜRME ( Yargılama Giderlerinin Sanıklardan Sebebiyet Verdikleri Miktarda Vekalet Ücretininin İse Eşit Olarak Tahsiline Karar Verileceği )

• YARGILAMA GİDERİ ( Taksirle Öldürme – Yargılama Giderlerinin Sanıklardan Sebebiyet Verdikleri Miktarda Vekalet Ücretininin İse Eşit Olarak Tahsiline Karar Verileceği/Müştereken ve Müteselsilen Tahsiline Karar Verilmesinin Hukuka Aykırı Olduğu )

5237/m.85

ÖZET : Taksirle öldürme suçunda; yargılama giderlerinin sanıklardan sebebiyet verdikleri miktarda vekalet ücretininin ise eşit yerine müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesi hukuka aykırıdır.

DAVA : Taksirle öldürme suçundan sanıkların mahkumiyetine ilişkin hüküm sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre sanıklar müdafilerinin yerinde görülmeyen sair itirazlarının reddine,

Ancak;

Yargılama giderlerinin sanıklardan sebebiyet verdikleri miktarda vekalet ücretininin ise eşit yerine müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı olup, hükmün bu nedenle BOZULMASINA, bu cihetin yeniden yargılama yapılmaksızın CMUK’un 322. maddesine göre düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hükmün vekalet ücretine ilişkin 6.fıkrasının sonundaki “müştereken ve müteselsilen” kelimeleri çıkartılarak yerine “eşit olarak” kelimelerinin eklenmesine, yargılama giderlerine ilişkin 7. fıkrasının sonundaki “müştereken ve müteselsilen” kelimeleri çıkartılarak yerine “sebebiyet verdikleri miktarın” ibarelerinin eklenmesi suretiyle diğer yönleri doğru olan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 16.02.2012 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

5237 SAYILI TCK MADDE 85 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2010/9-95

K. 2010/163

T. 6.7.2010

• TAKSİRLE ÖLDÜRME ( Maktulün Asli Kusurlu Olduğu Olayda Önüne Aniden Fırladığı Söylenemeyecek Olan Maktulü Korna Çalarak Uyarmadığı Gibi Ona Çarpmamak İçin Fren Dahi Tatbik Etmediği Anlaşılan Sanığın da Tali Derecede Kusurlu Olduğu )

• ASLİ KUSUR ( Maktulün Olduğu – Taksirle Öldürme/Önüne Aniden Fırladığı Söylenemeyecek Olan Maktulü Korna Çalarak Uyarmadığı Gibi Ona Çarpmamak İçin Fren Dahi Tatbik Etmediği Anlaşılan Sanığın da Tali Derecede Kusurlu Olduğunun Kabul Edileceği )

• TALİ KUSUR ( Taksirle Öldürme – Önüne Aniden Fırladığı Söylenemeyecek Olan Maktulü Korna Çalarak Uyarmadığı Gibi Ona Çarpmamak İçin Fren Dahi Tatbik Etmediği Anlaşılan Sanığın da Tali Derecede Kusurlu Olduğunun Kabul Edileceği )

• TRAFİĞİN MEVCUT KOŞULLARINA GÖRE GEREKLİ TEDBİRLERİ ALMAMASI ( Hızını Yol Durumuna Göre Ayarlamadığı ve Ayağından Ayakkabısının Çıktığını Algılayabilecek Kadar Bir Zaman Diliminde Görme Şansına Sahip Olduğu – Sanığın Tali Derecede Kusurlu Olduğu )

2918/m.52,68,84

5237/m.85

ÖZET : Dosya kapsamı ile uyumlu olduğu görülen Adli Tıp Kurumu Şube Müdürlüğü raporunda da belirtildiği üzere, maktulün asli kusurlu olduğu olayda; trafiğin mevcut koşullarına göre gerekli tedbirleri almayarak, hızını yol durumuna göre ayarlamadığı, ayağından ayakkabısının çıktığını algılayabilecek kadar bir zaman diliminde görme şansına sahip olduğu ve bu anlamda önüne aniden fırladığı söylenemeyecek olan maktulü korna çalarak uyarmadığı gibi, ona çarpmamak için fren dahi tatbik etmediği anlaşılan sanığın da tali derecede kusurlu olduğunun kabul edilmesi gerekir.

DAVA : Sanık R… K…’nun, taksirle öldürme suçundan beraatına ilişkin, Ankara 10. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 13.02.2007 gün ve 761-103 sayılı hükmün, katılanlar vekili ile yerel Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 15.06.2009 gün 18024-7055 sayı ile;

“… Oluşa ve dosya kapsamına göre, dosyada mevcut Ankara Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesinin 14.12.2006 tarihli, olayda sanığın da kusurunun bulunduğunu belirten raporunun oluşa uygun olduğu, sanığın hukuki durumunun buna göre tayin ve takdiri gerektiği gözetilmeden, değerlendirmede yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm tesisi…” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiş,

Ankara 10. Asliye Ceza Mahkemesince de, 12.11.2009 gün ve 1087-1333 sayı ile;

“… Olay günü saat 17.40 sıralarında sanığın yönetimindeki 06 … … plakalı otomobil ile AŞTİ istikametinden Gölbaşı istikametine sol şeritte seyrettiği sırada ve olay mahalli 70 Gün tabir edilen köprü altına geldiğinde aracının sol ön kısmı ile gidiş yönüne göre sol taraftan orta refüjün karşı tarafına geçmeye çalışan yaya Ö… A…’a çarparak ölümüne neden olduğu yolunda cezalandırılması istemi ile kamu davası açılmıştır.

Suç tutanağı ve Adli Tıp raporu sanığı da olayda kusurlu olarak göstermiş, mahkememizce bütün gerekçeleri detaylı yazılarak beraat hükmü kurulmuş, kararımızı inceleyen Yargıtay’ca Adli Tıp raporuna itibar edilmemesi gerekçe gösterilerek hüküm bozulmuştur.

Her şeyden önce: Hiçbir ceza mahkemesi tıp bilimi haricinde yani hukuk bilgisinin dışına taşacak bilgi haricinde hiçbir bilirkişi raporu ile bağlı değildir. Ceza hukukunun temel prensibi budur.

Mahkeme hakimi, heyetiyle birlikte olay yerinde bizzat uygulamalı keşif işlemini gerçekleştirmiş, her şeritten ve keşif yapılan saatte sol ve sağ şerit olmak üzere dörderli olmak kaydıyla sekiz ayrı şeritten araçların en az 70 ve üstü kilometre hızlarda gidip geldiği bizzat gözlenmiş ve tespit edilmiştir.

Bilirkişiler tarafından hakimin talimatıyla çekilen fotoğraflar, olay yerine yakın yaya üst geçidinin bulunmasına rağmen yola fırlayan ölenin geçtiği yukarıda tarifi yapılan altı şeritteki tüm araçları trafik kazası tehlikesine soktuktan sonra sanığın önüne aniden çıkması sonucu kazanın meydana geldiği sabittir.

Ceza mahkemeleri kendi bilgi, tecrübe ve hukuk alanına giren konularda hiçbir bilirkişi raporuna bağlı olmayacakları tüm yargı sistemimizde kabul edilmesine rağmen bozma kararının gerekçe gösterilmeden adli tıp raporuna uyulmaması nedeniyle kararın bozulmasına şeklinde hükmedilmesi karar veren mahkemece yasaya uygun görülmemiştir.

Ölen kişi, sekiz şeritte belirtilen şekilde seyretmekte olan tüm araçların bu araçların şoför ve yolcularını tehlikeye uğratmak suretiyle yola girmiş ve bunun sonucunda istenmeyen ölüm olayı meydana gelmiştir.

İddia, savunma, taraflar arasındaki paraya yönelik anlaşma, anlaşmamazlık mahkemenin kararında hiçbir şekilde gözönünde tutacağı bir husus olmamıştır.

Ölenin yakınlarının maddi ve manevi yönden tatmin edilmesi hususu hukuk mahkemelerinde bilindiği üzere her zaman takibi mümkün ve yargılaması yapılabilen bir husus olduğuna göre sanığın bu trafik kazası sonucunda kendisinden beklenen edimleri yerine getirmemesi de bu olayda kusurlu olduğuna bir karine teşkil edemez.

Dosyadaki tüm delillerin birlikte değerlendirilmesi sonucunda karar verecek hakimi adeta Adli Tıp Kurumu raporu böyle istiyor ceza vereceksiniz şeklinde bir hukuk mantığıyla karar vermeye yönlendirmenin yasaya uygun olmayacağı düşünülmektedir…” gerekçesine dayalı olarak, önceki hükümde direnilmesine ve sanığın meydana gelen sonuç olayda yasal anlamda kusurunun bulunmadığı kabul edilmekle 5271 sayılı CYY’nın 223/2-c maddesi gereğince beraatına karar verilmiştir.

Direnme hükmünün katılanlar vekili ile yerel Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi nedeniyle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “onama” istekli 16.04.2010 gün ve 20471 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Sanık hakkında taksirle ölüme neden olma suçundan verilen hükme hasren yapılan incelemede:

Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık; sanık R… K…’nun, 14.07.2006 tarihinde kullandığı otomobille çarpmak suretiyle Ö… A…’ın ölümüne neden olduğu olayda, taksirinin bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.

Dosya incelendiğinde;

14.07.2006 tarihinde düzenlenen trafik kazası tespit tutanağına göre; aynı tarihte saat 17.40 sıralarında, gündüzleyin, havanın açık, yerlerin kuru olduğu bir ortamda meydana gelen olayda, sürücü R… K…’nun kullandığı 06 … … plakalı aracın çarpması sonucu yaya Ö… A…’ın öldüğü,

Sürücünün, tutanağı düzenleyen polis memurlarına; Konya Yolu’nda, Ankara-Konya istikametinde seyrederken, 70 Gün Köprüsü altında soldan sağa geçiş yapan yayanın ayakkabısının çıktığını, onu almak için geri döndüğünde ise, otomobilin sol ön kısmı ile ona çarptığını ve 21 metre sonra durabildiğini söylediği,

Yaya geçidi bulunmayan olay yerinde çarpma noktasının, bölünmüş yolun, Ankara-Konya istikametine giden bölümünün sol tarafında ve orta refüjun hemen yanı olduğu,

Yaya Ö… A…’ın, yaya geçişine müsait olmayan yol bölümünü kullanarak karşıdan karşıya geçiş yapmak istediği sırada çarpmanın meydana geldiği, kazanın oluşumunda, 2918 sayılı Yasanın 84. maddesi uyarınca, yaya kusurlarından ( Kod 4 ) te yer alan kuralı ihlal ettiği,

Olayın, 14.07.2006 günü saat 18.00 sıralarında ihbar edilmesinin ardından, saat 19.59 da alınan rapora göre; sanık Rıza’nın alkolsüz olduğu, sol elinden basit bir tıbbi müdahale ile iyileşecek şekilde yaralandığı; olayda yaralanan 1964 doğumlu Ö… A…’ın ise, aynı gün saat 21.45 sıralarında, genel beden travmasına bağlı pelvis kemik kırığı, fibia kırığı ve vertebra kırığı ile karakterli beyin kontüzyonu ve toraks içi akciğer kontüzyonu sonucu öldüğü,

Kusurun belirlenmesi için, Cumhuriyet savcısı tarafından bilirkişi olarak atanan Karayolları Genel Müdürlüğü Trafik Fen Heyetinden emekli İlhan Parmaksız’ın, dosya üzerinde yaptığı inceleme sonunda 19.07.2006 tarihinde hazırladığı raporda; olayın meskun mahalde, orta refüj ile bölünmüş, 16 metre genişliğinde tek şeritli, çok yönlü asfalt kaplamalı yolda meydana geldiğini, o sırada yolun kuru, görüşün açık olduğunu, çarpan araca ait 7 metrelik belirgin fren izinin bulunduğunu, aracın çarpma noktasından 21 metre ileride orta refuje 0.60 metre mesafede durabildiğini, trafik kazası tespit tutanağına göre hız limitinin aşılmadığını belirttikten sonra; olayda, sürücü R… K…’nun, 16 metre genişliğindeki yolun sol şeridini takiben seyri esnasında yolun solundan orta refüj üzerinden ani olarak aracının seyir şeridine çıkan yayanın bu hareketinin sürücünün fren intikal süresi içinde meydana gelmiş olması nedeniyle kusursuz olduğunu, maktulün ise ilk geçiş hakkını araçlara vermeden aniden sürücünün seyir şeridine çıkmış olması nedeniyle tamamen kusurlu olduğunu kanaat olarak bildirdiği,

Mahkemece 13.11.2006 tarihinde olay yerinde yapılan keşfe katılan Karayolları Genel Müdürlüğü Trafik Şubesinden üç makine mühendisi tarafından verilen raporda;

Olay yerinin yerleşim birimi içi, bölünmüş karayolu olan Konya Yolu olduğu, taşıt yolunun 16 metre genişlikte, tek yönlü, 4 şeritli, en sağda emniyet şeridi bulunan asfalt kaplamalı, düz ve gidiş istikametinde yüzde 1 çıkış eğimli olduğunun görüldüğü,

Olay yerinde yaya geçidi, okul geçidi ve kavşak bulunmadığı,

Olay yerinin üstünden geçen Ç… E… Bulvarı üst geçidinin mevcut olduğu, üst geçidin her iki yanında yaya yolunun bulunmasına rağmen, köprü altından yayaların köprü üstüne çıkmasını sağlayacak merdiven veya asansör sistemi bulunmadığı, yayaların buradan yararlanabilmek için Balgat Semti yönünde 100 metre geri gitmelerinin gerektiği,

Olay vaktinin gündüz, havanın açık ve yol yüzeyinin kuru, trafik yoğunluğunun fazla olduğu, görüşe engel cisim bulunmadığı,

Sürücünün Ankara-Konya istikametinde, köprünün ikinci ayağının hizasına geldiği sırada yola çıkan yayaya sol ön tarafı ile çarptığı, 21 metre sonra durduğu,

Saptamalarına yer verildikten sonra;

Olayın, taşıt yolunun karşısına geçmek isteyen yayanın, kurallara aykırı davranışı nedeniyle meydana gelmiş bir trafik kazası olduğu, bu olayda yaya Ö…’ün, taşıt yolunun karşısına geçmek için 2918 sayılı Yasanın 68/b maddesine uyması, yaya geçidi, okul geçidi ve kavşak giriş çıkışı olmayan yerden karşıya geçişe başlamadan önce yoldan geçen taşıt trafiğini kontrol etmesi, trafiği tehlikeye atmaması ve güvenli geçiş yapabileceğinden emin olmadan taşıt yoluna girmemesi, yaklaşık 100 metre gerisinde bulunan köprü çıkışına kadar yürümesi ve köprünün üstündeki yaya yolundan güvenli bir şekilde geçmesi zorunlu olmasına rağmen, sadece gidişe ayrılmış kısmının 16 metre genişlikte olduğu, tek yönlü, 4-5 şerit halinde hızla akan trafiğin arasından karşıya geçmek istediği ve taşıt yolundan geçen araçların hız ve mesafelerini dikkate almadan kontrolsüz ve tedbirsiz bir şekilde taşıt yoluna girdiği için olayda asli kusurlu olduğu,

Sanığın ise, olay yerinde 21 metre fren izi ile durabilmesinden olay öncesi hızının 57 km olduğunun anlaşılması, aniden önüne çıkan yayayı gördüğünde aralarında 10 metreden az mesafe olması, aracın 50 km hızla gitse dahi durabilmesi için en az 27 metre mesafe bulunmasının gerekmesi, dolayısıyla 57 km hızla gidiyor olmasının olayda etkisinin bulunmaması nedeniyle kusursuz olduğu,

Görüşünün bildirildiği;

Buna karşılık; Adli Tıp Kurumu Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığı Trafik İhtisas Dairesince, dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda 14.11.2006 gün ve 3123 sayı ile düzenlenen raporda; trafik kazası tespit tutanağındaki tespitlere iştirak edildiği ancak kusurla ilgili olarak diğer bilirkişilerce verilen raporlara iştirak edilmediği belirtildikten sonra;

Sürücü R… K…’nun sevk ve idaresindeki otomobil ile tek yönlü bölünmüş yolda meskun mahalde sol şeritte seyri sırasında olay mahalli 70 Gün Köprüsü altına geldiğinde aracının sol ön kısmı ile gidiş istikametine göre sol tarafından orta refüj kısmından yolun karşı tarafına karşıdan karşıya geçmek için yola giren yaya Ö… A…’a çarpması neticesi yayanın ölümüyle sonuçlanan olayda, yolun sol tarafından yola giren yayaya uyarmak bakımından ikazda bulunmadığı, tespit tutanağındaki krokiden de anlaşılmakla çarpma öncesi fren tatbik etmediği, mahal şartlarına uygun hızla seyretmediği anlaşıldığından 2918 sayılı Yasanın 52/1-b ve Yönetmeliğin 144/b-1 maddeleri uyarınca kusurlu olduğu,

Yaya Ö… A…’ın ise, 2918 sayılı Yasanın 68/1-b-3 maddesi uyarınca 1. derecede kusurlu olduğu,

Tespit ve kanaatine yer verildiği,

1953 doğumlu olan sanığın sabıkasının bulunmadığı;

Sanık R… K…’nun, kolluktaki 15.07.2006 tarihli savunmasında; “Saat 17.30 sıralarında, kendime ait otomobilde Ankara-Konya istikametinde seyir halinde idim, yanımda eşim de vardı, sol şeritten gidiyordum, 70 Gün Köprüsü altına gelmiştim ki, benim sol tarafımda kalan orta refüjden gelen şahıs birden otonun önüne atladı, ben bunu görür görmez frene basmış isem de duramadım ve aracımın ön sol kısmı ile çarptım ve hemen olay yerinde durdum, yaralanan şahsı oradan geçen bir arabaya bindirip sağlıkçı olan eşimle birlikte hastaneye gönderdim. Benim hızım tahminen 50 km civarında idi. Kaza anında trafik çok yoğundu. Olaya M… A… isimli sürücü de tanık oldu. Kaza yerinin üstündeki köprüde yaya yolu mevcuttur, bu şahıs neden araç yolunu seçti bilemiyorum” derken, sulh ceza mahkemesi hakimi önündeki aynı tarihli ( avukatlı ) sorgusunda, aynı şeyleri tekrar ettikten sonra; “ölen şahıs ayakkabısını tam olarak giymemiş, tabanına basmıştı. Önüme çıkınca ayakkabısının birisi çıkmış gibi oldu, biraz durakladı, sanırım panikledi, o anda her şey oldu, ani gelişti, şahsın geçiş yaptığı yerde yaya geçidi yoktur, yol 5 şeritli olup tüm şeritler dolu idi, fazla hız yapma imkanım da yoktu, köprünün üzerinde yayalar için geçiş yolu olduğu halde şahıs bu geçişi kullanmamıştır” dediği, Cumhuriyet savcısı huzurundaki 14.08.2006 tarihli ( avukatlı ) savunmasında da, aynı savunmayı tekrarla, şahsın yola çıktığı yerde bir de köprünün sütunu vardı, onun arkasından fırladı, şeklinde ilavede bulunduktan sonra mahkemedeki 17.10.2006 tarihli savunmasında da aynı şekilde beyanla, hızının 45-50 km civarında olduğunu, zaten yolun dolu olması nedeniyle daha hızlı gidemeyeceğini belirtip, mahkemece yapılan 13.11.2006 tarihli keşifte de, aynı beyanları tekrar ettiği,

Tanık M… A…’in, kolluktaki 14.07.2006 tarihli ifadesinde; “Saat 17.30 sıralarında, kendi kullandığım otomobil ile Ankara-Konya istikametinde sol şeritte seyrediyordum, 06 AN 1074 plakalı otomobil ise, benim önümdeki aracın önünde gitmekte idi. Kazada yaralanan şahıs da, bizim gidiş istikametimize göre yolun orta kısmında iken, geriye yani yolun soluna dönüş yapınca plakasını verdiğim araç ona çarptı, çarpmanın etkisi ile şahıs havaya kalkıp yere düştü. Ben hemen durdum. Benim aracım yüksek olduğu için ben olayı net olarak gördüm. Kazadan sonra, çarpan araçtaki şahıs ve eşi yaralıya müdahale ettiler, yaralıyı başka bir araca bindirip hastaneye gönderdik. Hızımız tahminen 60-70 km. civarında idi” derken, mahkemedeki 17.10.2006 tarihli ifadesinde; “aynı şeyleri tekrar etmekle birlikte, ben bu yolda yıllardır araç kullanırım, bu yolu iki yönlü olarak o günkü kadar hareketli görmemiştim, öyle ki her iki yöndeki araçlar neredeyse kaldırıma adeta sıfır konumda çarpacak gibi gidiyorduk, bu nedenle 60-65 km hızımız vardı, bir ara ölenin kenardan yola fırladığını görünce hemen fırlama diye bağırmak istedim, o sırada kaza oldu, araçlar durdu, öndeki aracın sürat yapabilmesi mümkün değildi, yol anormal hareketli idi” dediği, ölen kişinin yola koşarak mı, yürüyerek mi geçtiğinin sorulması üzerine bunu bilmediğini söylediği, mahkemece yapılan 13.11.2006 tarihli keşifte de, aynı beyanı tekrar ederek, kendi hızının 60-65 km olduğunu belirttiği,

Aynı zamanda olayın görgü tanığı olan sanığın eşi M… K…’nun, kolluktaki 14.07.2006 tarihli ifadesinde; “Saat 17.30 sıralarında eşim Rıza’nın kullandığı otomobil ile Ankara-Konya istikametinde en sol şeritten seyir halinde idik, hızımız tahminen 50-60 km. civarında idi, 70 Gün Köprüsü’nün altına geldiğimiz sırada, aniden bizim gidiş istikametimize doğru sol tarafımızdan orta refüjde bulunan bir şahıs yolu kontrol etmeden koşar vaziyette gelip otomuzun önüne kendisini attı, eşim de duramayıp ona çarptı, ben hemşire olduğum için hemen yardıma koştum, başka bir arabaya bindirdik, ben de yanında olduğum halde hastaneye gittik” şeklinde beyanda bulunduğu, mahkemece yapılan 13.11.2006 tarihli keşifte de benzer beyanı tekrar ettiği, kendisine sorulması üzerine ise çarpmadan önce bir ayakkabı vardı şeklinde anlatımda bulunduğu,

Tanık D… K…’ın ise, mahkemece yapılan 13.11.2006 tarihli keşifte; “Ben olay yerinde yaya olarak bulunuyordum, yaya kişi gösterdiğim yerden yola girer girmez, araç ona çarptı. Araç çok süratli geliyordu” dediği, sorulması üzerine, yolda ayakkabı görmediğini ifade ettiği,

Anlaşılmıştır.

Olayda sanığın taksirinin bulunup bulunmadığı konusuna gelince:

5237 sayılı Yasanın 21/1. maddesine göre, “suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır” Bununla birlikte, 22/1. madde uyarınca, kanunda açıkça belirtildiği hallerde taksirle işlenen fiiller de cezalandırılabilir. Ayrıca, 22. maddenin 2. fıkrasında; “Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir”, aynı maddenin 4. fıkrasında ise, “Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir” hükümlerine yer verilmiştir.

5271 sayılı CYY’nın 223. maddesinin 2. fıkrasının ( c ) bendinde de; “Yüklenen suç açısından failin kast veya taksirinin bulunmaması” halinde beraat kararı verilmesi gerektiği belirtilmiştir.

Taksirle öldürme suçu, 5237 sayılı TCY’nın 85. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Kendi kullandığı otomobille, Ankara-Konya istikametinde, çok şeritli ve olay saatinde oldukça kalabalık olan yolda, yasal hız limitine yakın bir süratte seyreden sanığın, köprü altında bulunan kolonların ardından yola giren maktule çarparak ölümüne neden olduğu somut olayda; ölüm neticesinin öngörülmeyerek gerçekleştiği ve sanığın ancak taksirle öldürme suçundan sorumlu tutulabileceği hususunda kuşku ve uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Sorun; sanığın, taksirli suçtan sorumlu tutulabilmesi için gerekli olan kusurlu davranışı yapıp yapmadığı, başka bir deyişle de taksirinin bulunup bulunmadığı noktasında düğümlenmektedir.

Kusurun belirlenmesine yönelik olarak verilen raporlar incelendiğinde;

Trafik kazası tespit tutanağında, 2918 sayılı Yasanın 84. maddesi ( kod 4 ) te yer alan yaya kusurlarını işleyen maktulün olayda kusurluğu olduğunun,

Cumhuriyet savcısı tarafından bilirkişi olarak atanan Karayolları Genel Müdürlüğü Trafik Fen Heyetinden emekli İlhan Parmaksız’ın raporunda, sanık tarafından hız limitinin aşılmadığının, ani olarak aracın seyir şeridine çıkan yayanın bu hareketinin sürücünün fren intikal süresi içinde meydana gelmiş olması nedeniyle sürücünün olayda kusurunun bulunmadığının,

Mahkemece gerçekleştirilen keşif sonunda keşfe katılan Karayolları Genel Müdürlüğü Trafik Şubesinden üç makine mühendisinin verdiği raporda; aracın belirlenebilen hızının yaklaşık 57 km olduğunun, aniden önüne çıkan yayayı gördüğünde aralarında 10 metreden az mesafe bulunduğunun, aracın yasal limit olan 50 km hızla gitmesi halinde bile en az 27 metre sonra durabileceğinin, dolayısıyla 57 km hızla gidiyor olmasının sonuç üzerinde etkisinin bulunmadığının, bu nedenle sanığın kusursuz olduğunun,

Belirtildiği görülmektedir.

Adli Tıp Kurumu Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığı Trafik İhtisas Dairesince dosya üzerinde inceleme yapılarak düzenlenen raporda ise; “Sürücü R… K…’nun sevk ve idaresindeki otomobil ile tek yönlü bölünmüş yolda meskun mahalde sol şeritte seyri sırasında olay mahalli 70 Gün Köprüsü altına geldiğinde aracısının sol ön kısmı ile gidiş istikametine göre sol tarafından orta refüj kısmından yolun karşı tarafına karşıdan karşıya geçmek için yola giren yaya Ö… A…’a çarpması neticesi yayanın ölümüyle sonuçlanan olayda, yolun sol tarafından yola giren yayaya uyarmak bakımından ikazda bulunmadığı, tespit tutanağındaki krokiden de anlaşılmakla çarpma öncesi fren tatbik etmediği, mahal şartlarına uygun hızla seyretmediği anlaşıldığından 2918 sayılı Yasanın 52/1-b ve Yönetmeliğin 144/b-1 maddeleri uyarınca kusurlu olduğu, ölen Ö… A…’ın ise 2918 sayılı Yasanın 68/1-b-3 maddesi uyarınca 1. derecede kusurlu olduğu” kanaati bildirilmiştir.

Sanık savunmasında, hızlı gitmediğini, maktulün birden önüne fırladığını, ayakkabısı ayağından çıkmış gibi olduğunu ve olayı engellemek için bir şey yapmaya fırsatının kalmadığını dile getirmiş, tanıklar da sanık savunmasını doğrulayarak, olay günü yolda olağan dışı bir kalabalık bulunduğunu özellikle vurgulamışlardır.

Buna göre, yerel mahkemece soruşturma aşamasında alınan raporla, yapılan keşif sonunda düzenlenen rapora itibar edilmek ve dosyadaki tüm deliller keşifte yapılan gözlemle birlikte değerlendirilmek suretiyle, sanığın taksirinin bulunmadığı sonucuna varılmış, Özel Dairece ise Adli Tıp Kurumu Şubesi’nden alınan raporun dosya kapsamıyla uyumlu olduğundan bahisle, bu rapora dayalı olarak “taksirle öldürme” suçundan mahkumiyet kararı verilmesi gerektiği yönünde hüküm bozulmuştur. Yerel mahkemece bu karara karşı direnilmiştir.

Şu durumda; dosya kapsamı ile uyumlu olduğu görülen Adli Tıp Kurumu Şube Müdürlüğü raporunda da belirtildiği üzere, maktulün asli kusurlu olduğu olayda; trafiğin mevcut koşullarına göre gerekli tedbirleri almayarak, hızını yol durumuna göre ayarlamadığı, ayağından ayakkabısının çıktığını algılayabilecek kadar bir zaman diliminde görme şansına sahip olduğu ve bu anlamda önüne aniden fırladığı söylenemeyecek olan maktulü korna çalarak uyarmadığı gibi, ona çarpmamak için fren dahi tatbik etmediği anlaşılan sanığın da tali derecede kusurlu olduğunun kabul edilmesi gerekir.

Bu itibarla, katılanlar vekilleri ile yerel Cumhuriyet savcısının temyiz itirazları yerinde görüldüğünden, yerel mahkeme direnme hükmü tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak bozulmalıdır.

Çoğunluk görüşüne katılmayan beş Genel Kurul Üyesi ise; “direnme hükmünün onanması” yönünde karşıoy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,

1- Ankara 10. Asliye Ceza Mahkemesinin 12.11.2009 gün ve 1087-1333 sayılı direnme hükmünün belirtilen nedenlerle BOZULMASINA,

2- Dosyanın, Ankara 10. Asliye Mahkemesince gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 29.06.2010 tarihli ilk müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, 06.07.2010 günü yapılan ikinci müzakerede tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak oyçokluğu ile karar verildi.

5237 SAYILI TCK MADDE 85 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2010/9-254

K. 2011/31

T. 5.4.2011

• TRAFİK KAZASI SONUCU ÖLÜME VE YARALAMAYA SEBEB OLMA (Sanığın Eylemi Taksirle Bir Kişinin Ölümüne Sebep Olma Suçunu Oluşturduğu – Sanığın Cezalandırılmasına ve Lehe Yasa Değerlendirmesinin de 85/2. Md. Uyarınca Yapılmasına İlişkin Yerel Mahkeme Direnme Hükmünün İsabetsiz Olduğu)

• TAKSİRLE ÖLÜME SEBEP OLMA (Sanığın Cezalandırılmasına ve Lehe Yasa Değerlendirmesinin de 85/2. Md. Uyarınca Yapılmasına İlişkin Yerel Mahkeme Direnme Hükmünün İsabetsiz Olduğu)

• LEHE KANUN UYGULAMASI (Trafik Kazası Sonucu Ölüme ve Yaralamaya Sebep Olma – Sanığın Eylemi Taksirle Bir Kişinin Ölümüne Sebep Olma Suçunu Oluşturduğu/Sanığın Cezalandırılmasına ve Lehe Yasa Değerlendirmesinin de 85/2. Md. Uyarınca Yapılmasına İlişkin Yerel Mahkeme Direnme Hükmünün İsabetsiz Olduğu)

5235/m.11

5237/m.22428589

5271/m.231

ÖZET : Sevk ve idaresindeki araçla trafik kazası yapan sanık bir kişinin ölümüne ve 5237 Sayılı T.C.K.’nın 89. maddesinin 1. fıkrası kapsamında kalacak şekilde iki kişinin de yaralanmasına sebep olmuştur. Bu hali ile sanığın eylemi 5237 Sayılı T.C.K.’nın 85. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen suçu oluşturmakta ise de, anılan Yasa’nın 89. maddesinin 5560 Sayılı Kanun ile değişik 5. fıkrası uyarınca mağdurların yaralanmaları aynı maddenin 1. fıkrası kapsamında olması sebebiyle şikayete bağlı bulunduğundan ve her iki mağdurda sanıktan şikayetçi olmadıklarından, sanığın eylemi taksirle bir kişinin ölümüne sebep olma suçunu oluşturmaktadır. Bu itibarla, sanığın 5237 Sayılı T.C.K.’nın 85. maddesinin 1. fıkrası yerine aynı maddenin 2. fıkrası uyarınca cezalandırılmasına ve lehe Yasa değerlendirmesinin de 85/2. maddesi uyarınca yapılmasına ilişkin yerel mahkeme direnme hükmü isabetsizdir.

DAVA : Sanık C. Y. hakkında taksirle bir kişinin ölümüne ve birden fazla kişinin de yaralanmasına sebep olma suçundan açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucunda, sanığın eylemine uyan ve lehe olan 5237 Sayılı T.C.K.’nın 85/2 ve 22/3. maddeleri uyarınca 2 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, sürücü belgesinin 3 ay süreyle geri alınmasına ilişkin, Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce verilen 7.2.2006 gün ve 301-32 Sayılı hükümün sanık müdafii tarafından temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nce 10.3.2009 gün ve 9128-2840 sayı ile;

“… 1- Olayda bir kişinin ölüp iki kişinin yaralandığı yaralı mağdurların sanık hakkında şikayetçi olmamaları ve hükümden sonra yürürlüğe giren 5560 Sayılı Kanunla değişik 5237 Sayılı T.C.K.’nın 89/5. maddesi karşısında sanığın bir kişinin ölümünden sorumlu tutulabileceği ve eylemin 5237 Sayılı T.C.K.’nın 85/1. maddesinde belirlenen suçu oluşturacağı, lehe yasa değerlendirmesinin buna göre yapılmasında zorunluluk bulunması, kanuna aykırı;

2-) Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun Dairemizce de benimsenen 11.3.2008 tarih, 2008/7-14 esas, 2008/50 Sayılı kararı ile 5271 Sayılı C.M.K.’nın 231. maddesinde değişiklik yapan 5728 Sayılı Kanunun 562. maddesinin amaç, kapsam ve gerekçesi de nazara alındığında hükümden sonra yürürlüğe giren 5728 Sayılı Kanunun 562. maddesiyle değişik C.M.K.’nın 231. maddesindeki hükümün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin düzenleme karşısında suçun niteliği, hükmolunan cezanın tür ve miktarı gözetilip dosyada bulunan adli sicil kaydı da değerlendirilerek sanığın hukuki durumunun yeniden tayin ve takdirinde zorunluluk bulunması…”,

İsabetsizliklerinden sair yönleri incelenmeyen hükümün bozulmasına karar verilmiştir.

Bozmadan sonra yeniden yargılama yapan Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 2.6.2009 gün ve 146-167 sayı ile;

“… 1- 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 Sayılı T.C.K.’nun 85. maddesinde taksirle ölüme sebebiyet suçu düzenlenmiştir. Maddenin 1. fıkrasında taksirle ölüme sebebiyet suçunun basit şekli, 2. fıkrasında ise, ağırlaşmış şekil hüküm altına alınmıştır. 5237 Sayılı T.C.K.’nun 89. maddesinde ise, taksirle yaralama suçu müeyyide altına alınmıştır.

5237 Sayılı T.C.K.’nun 85/2. maddesinde, birden fazla insanın ölümüne veya bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte, bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına sebebiyet verilmesi ağırlatıcı hal olarak öngörülmüştür. Görüldüğü üzere, 5237 Sayılı T.C.K.’nun 85/2. maddesinde düzenlenen suçta birden fazla netice bulunmaktadır. Bunlar, birden fazla kişinin ölümü, bir veya birden fazla kişinin ölümü ile yine bir veya birden fazla kişinin yaralanmasıdır.

Kanuni tanıma göre, gerçekleşen her netice ayrı bir suçu oluşturur. Çünkü kanun koyucu korumak istediği her hukuki yararı ayrı bir suç olarak düzenler. Bununla birlikte, bazen fail tarafından yapılan hareket, birden çok kanun hükmünü veya farklı hareketler aynı kanun hükmünü ihlal etmiş olabilir. İşte bu durumlarda, suçların içtima-ı veya kaynaşmasından ya da suçların bir araya toplanmasından söz edilir.

Bileşik (mürekkep) suç iki ayrı suçtan meydana gelen bir suç tipidir, şöyle ki bu iki suçtan biri diğerinin ya “…unsurunu…” ya da “… ağırlatıcı…” sebebini teşkil eder. Demek oluyor ki, bu iki suç arasında bir bağlantı varsa da, bu bağlantı, suçlardan birinin, diğer suçun unsurunu veya ağırlatıcı sebebini teşkil etmesini gerektirmektedir. İşte bu halde, unsur veyahut ağırlatıcı sebep teşkil eden suç ile diğer suç bir tek bileşik (mürekkep) suç teşkil etmek sureti ile kaynaşırlar ve faile sadece en ağır neticeyi kapsayan suçun cezası verilir.

Mürekkep suç iki şekilde istenebilir. Birincisinde, biri diğerinin unsurunu teşkil eden iki suç vardır. Bu takdirde her iki suçun niteliği değişmekte ve kanun bu iki suçu bir arada nitelendirmek üzere başka bir isim kullanmaktadır. Bunun en tipik örneği, hırsızlık ve cebir, şiddet suçlarından oluşan yağma suçudur.

İkinci halde, bir suç diğerinin ağırlatıcı sebebi olarak öngörülmüştür. Bu takdirde ise, kendisinden ağırlatıcı sebep bulunan suçun niteliği değişmez. Kanuni adı aynı kalır; sadece suçun basit şekli değil, mevsuf şekli söz konusu olur.

5237 Sayılı T.C.K.’nun 85/2. maddesindeki suç, 2. hale uygunluk göstermektedir. Müstakil bir suç olan taksirle yaralama suçu, taksirle ölüme sebebiyet suçunun ağırlatıcı sebebini meydana getirmekte ve bu sebeple faile sadece taksirle ölüme sebebiyet suçunun cezası verilmekte, taksirle yaralama suçundan dolayı ayrıca ceza tayin edilmemektedir.

5237 Sayılı T.C.K.’nun 42. maddesine göre, “biri diğerinin unsurunu veya ağırlatıcı nedenini oluşturması dolayısıyla tek fiil sayılan suça bileşik suç denir, bu tür suçlarda içtima hükümleri uygulanmaz…” denilmektedir.

Bileşik suç, kendisini meydana getiren suçlara bölünmesi hiçbir zaman mümkün olmayan bir bütündür. Bileşik suçu meydana getiren, yani unsur ya da ağırlatıcı sebep teşkil eden suç herhangi bir sebeple ortadan kalkacak olsa bile bu durum bileşik suçun varlığını zedelemez. Yine, bileşik suçu oluşturan suçlardan birinin şikayete bağlı olması bileşik suç hakkında da bu kovuşturma şartının aranmasını gerektirmez.

Hal böyle olunca, taksirle ölüme sebebiyet ve taksirle yaralanmaya sebebiyet suçlarından oluşan bileşik suç niteliğindeki 5237 Sayılı T.C.K.’nun 85/2. maddesinde yazılı suç muhakeme konusu olduğunda taksirle yaralama suçunun mağduru ya da mağdurlarının şikayetten vazgeçmeleri, bileşik suçun yapısı gereği suç vasfının değişmesine ve dolayısıyla 5237 Sayılı T.C.K.’nun 85/2. maddesinin yerine 5237 Sayılı T.C.K.’nun 85/1. maddesinin uygulanmasına sebep teşkil etmeyecektir.

2- Taksirle yaralanan kişinin şikayetinden feragat etmesi veya vazgeçmesi fiildeki hukuka aykırılığı ortadan kaldırmamaktadır. Bu bir usul şartıdır. Usul şartı ile maddi ceza hukukunun suçun unsurları bakımından aradığı, şartları birbirinden ayırmak gerekir. Suçun unsurları tamam olduğunda, bu konudaki takip şartı gerçekleşmese bile, taksirli suçun bir başka suçun içinde veya yanında yer alması durumunda, takip şartının yokluğu sonuca etkili olmayacak ve faildeki cezai sorumluluk devam edecektir.

3- 5237 Sayılı T.C.K.’nun 85. maddenin 2. fıkrasının bağımsız bir fiil düzenlediği, bir kaç suçu birlikte ele almak suretiyle ceza sorumluluğu açısından yeni bir fiil tipi ortaya koyduğu, artık bu noktada 5237 Sayılı T.C.K.’nun 85. maddenin 2. fıkrasının 5237 Sayılı T.C.K.’nun 89. maddeden ve bu maddenin son fıkrasından farklı düşünülmesi gerektiği açıktır. Çünkü 5237 Sayılı T.C.K.’nun 89. maddenin son fıkrası, sadece bu madde ile ilgili şikayet şartını ortaya koymaktadır. Bu maddede aranan zorunluluk, 5237 Sayılı T.C.K.’nun 85. maddenin 2. fıkrası için bağlayıcı kabul edilemez. 5237 Sayılı T.C.K.’nun 85. madde özel bir hüküm olup, 5237 Sayılı T.C.K.’nun 89. maddenin dışında değerlendirilmelidir. Dolayısıyla, eğer bir trafik kazasında bir kişi ölmüş, bir veya birden fazla kişi yaralanmışa, bu durumda yaralananların şikayetçi olmaması sonucu değiştirmeyecek ve 5237 Sayılı T.C.K.’nun 85. maddenin 2. fıkrasının tatbiki mümkün olacaktır. 5237 Sayılı T.C.K.’nun 89. maddenin son fıkrası, bilinçli taksir hali ve ölümle sonuçlanan hadiselerdeki birleşen yaralanmalar dışında kalan, yani bir olay sonucunda sadece yaralanmanın olduğu fiillerle sınırlı uygulama alanı bulacaktır.

4- 5237 Sayılı T.C.K.’nun 85/2. maddesinde yazılı suçlara bakmak vazifesinin 5235 Sayılı Kanunun 12. maddesi gereğince Ağır Ceza Mahkemesi’nin, 5237 Sayılı T.C.K.’nun 85/1. maddesinde yazılı suçlara bakmak vazifesinin de 5235 Sayılı Kanunun 11. maddesi gereğince Asliye Ceza Mahkemesi’nin görevi cümlesine dahil olduğu tartışmasızdır.

C.M.K. 3. maddeye göre, mahkemelerin görevi, kanunla belirlenir. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 10.3.2009 tarih ve 9128-2840 Sayılı bozma ilamının 1. maddesindeki görüşün benimsenmesi halinde somut olayda olduğu gibi 5237 Sayılı T.C.K.’nun 85/2. maddesinin uygulanmasını gerektiren taksirle bir kişinin ölümüne ve bir ya da birden fazla kişinin yaralanmasına sebebiyet verilmesi suçlarında mağdurların şikayetten vazgeçmeleri halinde aynı kanunun 85/1. maddesinin tatbiki gerekecek ve dava Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecektir.

Ceza muhakemesinde, görev kuralları kamu düzenine ilişkin olup, bunu suçun mağduru ya da tarafı olan kişilerin iradesine bırakmak 5271 Sayılı C.M.K.’daki göreve ilişkin düzenlemelere açıkça aykırılık tenkil edecektir.

Yukarıda 4. maddede açıklanan sebeplerle, bir kişinin ölümü ve birden fazla kişinin yaralanması ile meydana gelen muhakeme konusu eylemin 5237 Sayılı T.C.K.’nun 85/2. maddesinde yazılı suçu oluşturacağı, yaralı mağdurların şikayetten vazgeçmelerinin bu durumu etkilemeyeceği, C.M.K.’nun 231/5. maddesinin 2 yıl ve daha az hapis veya adli para cezalarına tatbikinin mümkün olması ve olayımızda 2 sene 8 ay hapis cezasına hükmedilmesi nedeni ile C.M.K.’nun 231/5. maddesi gereğince sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesinin gerekmeyeceği ve mahkememizin 7.2.2006 tarih ve 301-32 Sayılı kararındaki suç niteliğinin kabul ve diğer değerlendirmenin usul ve kanuna uygun bulunduğu anlaşıldığından mezkur kararda ısrar edilerek hüküm tesis edilmiştir gerekçeleriyle direnilerek ilk hükümdeki gibi karar verilmiştir.

Hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay C, Başsavcılığı’nın “bozma” istekli 11.11.2010 gün ve 257787 Sayılı tebliğnamesiyle, Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulu’nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulu’nca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın taksirle bir kişinin ölümüne ve iki kişinin de basit tıbbi bir müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralanmasına sebep olduğu somut olayda, mağdurların sanıktan şikayetçi olmaması durumunda, sanık hakkında 5237 Sayılı T.C.K.’nın 85. maddesinin 1. fıkrası ile mi, yoksa 2. fıkrası ile mi uygulama yapılacağının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğinden;

Sanığın suç tarihinde sevk ve idaresindeki araçla trafik kazası yaparak Z. O.’un ölümüne, mağdur D.’in hayati tehlike geçirmeksizin, basit tıbbi bir müdahale ile giderilebilecek ve 3 gün olağan işinden kalacak şekilde, mağdur C.’in ise, hayati tehlike geçirmeksizin, basit tıbbi bir müdahale ile giderilebilecek ve 7 gün olağan işinden kalacak şekilde yaralanmalarına sebep olduğu, mağdurların sanıktan şikayetçi olmadıkları anlaşılmaktadır.

5237 Sayılı T.C.K.’nın “Taksirle öldürme” başlıklı 85. maddesi;

“Taksirle bir insanın ölümüne sebep olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına sebep olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” şeklinde düzenlenmiş; olup, maddenin 1. fıkrasına göre, taksirle bir insanın ölümüne sebep olmak suçu yaptırıma bağlanmıştır. Fiil birden fazla insanın ölümüne veya bir ya da birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir ya da birden fazla kişinin yaralanmasına sebep olmuş ise fail maddenin 2. fıkrası gereğince cezalandırılacaktır.

Taksirle ölüme sebep olma suçu soruşturma ve kovuşturması şikayete tabi olmayan, re’sen takibi gereken suçlardandır. Ancak, ölümle birlikte yaralanmalar da mevcut ise o takdirde yaralanmaların hüküm tarihi itibariyle yürürlükte bulunan ve 19.12.1006 gün ve 26381 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5560 Sayılı Kanun ile değişik 5237 Sayılı T.C.K.’nın 89/5. maddesi uyarınca şikayete bağlı olup olmadıklarının belirlenmesi gerekmektedir.

5237 Sayılı T.C.K.’nın “Taksirle yaralama” başlıklı 89. maddesi;

“Madde 89- (1) Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına sebep olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.

(2) Taksirle yaralama fiili, mağdurun;

a-) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına,

b-) Vücudunda kemik kırılmasına,

c-) Konuşmasında sürekli zorluğa,

d-) Yüzünde sabit ize,

e-) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma,

f-) Gebe bir kadının çocuğunun vaktinden önce doğmasına,

Neden olmuşsa, 1. fıkraya göre belirlenen ceza yarısı oranında artırılır.

(3) Taksirle yaralama fiili, mağdurun;

a-) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine,

b-) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine,

c-) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına,

d-) Yüzünün sürekli değişikliğine,

e-) Gebe bir kadının çocuğunun düşmesine,

Neden olmuşsa, 1. fıkraya göre belirlenen ceza, bir kat artırılır.

(4) Fiilin birden fazla kişinin yaralanmasına sebep olması halinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(5) (Değişik fıkra: 6.12.2006-5560 s.K.5.mad)

Taksirle yaralama suçunun soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlıdır. Ancak, 1. fıkra kapsamına giren yaralama hariç, suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde şikayet aranmaz” şeklinde düzenlenmiştir. Maddenin 5. fıkrasına göre taksirle yaralama suçunun soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlıdır. Ancak 89. maddenin 1. fıkrası kapsamına giren yaralamalar hariç, suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde şikayet aranmayacaktır. Anılan değişiklikle 1. fıkramda yazılı taksirle basit yaralama suçu bilinçli taksirle işlenmiş olsa bile şikayete tabi hale getirilmiş olup, taksirle öldürme eyleminin gerçekleştirilmesi sonucu bir kişinin ölümü ile birlikte yaralanmaya da sebep olunmuşsa, yaralılar yönünden şikayet önem taşımaktadır. Bu durumda; bir kişinin ölümü ile birlikte şikayete tabi olan bir veya birden fazla yaralanma meydana gelmiş ve yaralananlar da şikayetçi değiller ise, eylem 5237 saydı T.C.K.’nın 85. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen suçu oluşturacaktır.

Özel Daire’nin istikrar kazanmış uygulamaları bu şekilde olduğu gibi, öğretide de, bir kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin de 5237 Sayılı T.C.K.’nın 89/1. maddesi kapsamında yaralanması halinde, yaralamadan ötürü şikayetin geri alınmasının veya şikayette bulunulmamasının anılan Yasa’nın 85. maddesinin 2. fıkrasının uygulanmasına engel olacağı belirtilmiştir. (Artuk-Gökçen-Yenidünya, T.C.K. Şerhi-Özel Hükümler, Ankara 2009, sh.2242).

Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Sevk ve idaresindeki araçla trafik kazası yapan sanık bir kişinin ölümüne ve 5237 Sayılı T.C.K.’nın 89. maddesinin 1. fıkrası kapsamında kalacak şekilde iki kişinin de yaralanmasına sebep olmuştur. Bu hali ile sanığın eylemi 5237 Sayılı T.C.K.’nın 85. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen suçu oluşturmakta ise de, anılan Yasa’nın 89. maddesinin 5560 Sayılı Kanun ile değişik 5. fıkrası uyarınca mağdurların yaralanmaları aynı maddenin 1. fıkrası kapsamında olması sebebiyle şikayete bağlı bulunduğundan ve her iki mağdurda sanıktan şikayetçi olmadıklarından, sanığın eylemi taksirle bir kişinin ölümüne sebep olma suçunu oluşturmaktadır.

Bu itibarla, sanığın 5237 Sayılı T.C.K.’nın 85. maddesinin 1. fıkrası yerine aynı maddenin 2. fıkrası uyarınca cezalandırılmasına ve lehe Yasa değerlendirmesinin de 85/2. maddesi uyarınca yapılmasına ilişkin yerel mahkeme direnme hükmü isabetsiz olup, sair yönleri incelemeksizin bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,

1-) Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2.4.2009 gün ve 146-167 Sayılı direnme hükmünün suç vasfındaki yanılgı sebebiyle sair yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA,

2-) Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 05.04.2011 günü yapılan müzakerede tebliğnamedeki isteme uygun olarak oybirliği ile karar verildi.

5237 SAYILI TCK MADDE 83 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

1. CEZA DAİRESİ

E. 2008/8783

K. 2009/437

T. 6.2.2009

• KASTEN ADAM ÖLDÜRME ( Sanığın Maktülü Öldürme Konusunda Karar Verip Bir Plan Yaptığına Bu Kararında Sebat ve Israr Gösterip Makul Bir Süre Geçmesine Rağmen Dönmediği – Tasarlamanın Şartları Bulunmadığı )

• TASARLAMA ( Sanığın Maktülü Öldürme Konusunda Karar Verip Bir Plan Yaptığına Bu Kararında Sebat ve Israr Gösterip Makul Bir Süre Geçmesine Rağmen Dönmediği – Tasarlamanın Şartları Bulunmadığı )

• LEHE YASANIN BELİRLENMESİ ( Kasten Öldürme – 765 Sayılı TCK İle 5237 Sayılı TCK’nun Karşılaştırılması Sırasında 5237 Sayılı TCK’nun Md. 82/1-A, 62, ve 53. Md.leri İle Yapılacak Uygulamanın Sanık Lehine Olacağı )

• İLETİŞİMİN TESPİTİ TUTANAKLARI ( Tesadüfen Elde Edilmiş Delil Niteliğinde Olduğu – 5271 Sayılı CMK’nun 138. Md. de Sözkonusu İletişimin Tespiti Tutanaklarına Yasal Bir Delil Niteliği Kazandırmadığı )

• YASA DIŞI ELDE EDİLMİŞ DELİL ( Sanık Hakkında İletişimin Tespiti Kararı da Bulunmadığından Hükme Dayanak Yapılan İletişimin Tespiti Tutanakları )

• TESADÜFEN ELDE EDİLMİŞ DELİL ( Sanık Hakkında İletişimin Tespiti Kararı da Bulunmadığından Hükme Dayanak Yapılan İletişimin Tespiti Tutanaklarının Yasa Dışı Elde Edilmiş Delil Niteliğinde Olduğu )

5237/m.53,62,818283

5271/m.138

ÖZET : 1- Sanığın maktülü öldürme konusunda karar verip bir plan yaptığına, bu kararında sebat ve ısrar gösterip makul bir süre geçmesine rağmen dönmediğine ve olay günü maktulü bu plan gereği öldürdüğüne ilişkin yeterli ve inandırıcı delil bulunmaması nedeniyle, olayda tasarlamanın şartlarının bulunmadığı gözetilmeden, kasten öldürme suçundan cezalandırılmasına karar vermek yerine tasarlayarak öldürme suçundan mahkumiyet hüküm kurulması yasaya aykırdır.

2- Sanık lehine olan yasanın belirlenmesi amacıyla, 765 sayılı TCK. İle 5237 sayılı TCK.nun karşılaştırılması sırasında, 5237 sayılı TCK.nun 82/1-a, 62, ve 53. maddeleri ile yapılacak uygulamanın sanık lehine olacağının düşünülmemesi, isabetsizdir.

3- Sanığa ait olan iletişimin tespiti tutanakları tesadüfen elde edilmiş delil niteliğindedir. 4422 Sayılı Kanun, tesadüfen elde edilmiş delillerle ilgili bir düzenleme getirmediği gibi, 5271 Sayılı CMK’nun 138. maddesi de sözkonusu iletişimin tespiti tutanaklarına yasal bir delil niteliği kazandırmamaktadır. Sanık hakkında iletişimin tespiti kararı da bulunmadığından, hükme dayanak yapılan iletişimin tespiti tutanaklarının yasa dışı elde edilmiş delil niteliğindedir.

DAVA : Cihangir Baysal’ı taammüden öldürmekten ve izinsiz silah taşımaktan sanık Alp Elmacı, işbu suçlara yardımdan sanık Alper Elmacı’nın yapılan yargılanmaları sonunda: Hükümlülüklerine, Alper’in izinsiz silah taşımaktan beraetine ilişkin ( KASTAMONU ) Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 14.04.2008 gün ve 123/181 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi sanıklar müdafii ile müdahiller vekili taraflarından istenilmiş, sanıklar duruşma da talep etmiş ve hüküm kısmen re’sen de temyize tabi bulunmuş olduğundan dava dosyası C.Başsavcılığından tebliğname ile Dairemize gönderilmekle: sanıklar hakkında duruşmalı, müdahillerin temyizi veçhile incelendi ve aşağıdaki karar tesbit edildi:

KARAR : 1- Maktulün reşit olmayan çocukları Nisa Pınar Baysal ve Elif Gonca Baysal’a velayeten müdahil olan Serap Kahyaoğlu’nun, 6136 Sayılı Kanuna Muhalefet suçundan kurulan hükmü temyize yetkisi bulunmadığından, müdahiller vekilinin, bu suç yönünden kurulan hükme yönelik temyiz isteminin reddine karar verilmiştir.

2- Sanık Alp hakkında kurulan hükümlerde, adli sicil kaydında bulunan Kastamonu Asliye Ceza Mahkemesinin 19.03.2002 tarih ve 14/192 sayılı ilamı ile ilgili tekerrür hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının karar yerinde tartışmasız bırakılması, aleyhe temyiz olmadığından bozma sebebi yapılmamıştır.

3- Sanık Alp’in öldürme ve 6136 Sayılı Kanuna muhalefet suçları yönünden;

Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanığın öldürme ve 6136 Sayılı Kanuna muhalefet suçlarının sübutu kabul, 6136 Sayılı Kanuna muhalefet suçu bakımından, oluşa ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde suç niteliği tayin, cezayı azaltıcı takdiri indirim sebebinin niteliği takdir kılınmış, savunmaları inandırıcı gerekçelerle kısmen reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümde eleştiri ve bozma nedenleri dışında bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanık müdafiinin temyiz dilekçesinde ve duruşmalı incelemede, yasal savunmaya, tahrike yönelen ve yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddiyle,

A ) 6136 Sayılı Kanuna muhalefet suçu ile ilgili olarak kurulan hükmün, tebliğnamedeki düşünce gibi ONANMASINA,

B ) Öldürme suçu ile ilgili olarak,

a ) Dosya kapsamına göre, sanık ile maktulün Kastamonu otogarında işletmecilik yaptıkları ve birbirlerini tanıdıkları, olay tarihinde sanık ile maktulün çarşıda karşılaştıkları, maktulün sanığa bir konu hakkında konuşmak için yazıhanesine geleceğini söylediği, sanığın da bunu kabul ettiği, maktulün akşam saatlerinde sanığı cep telefonundan arayıp geleceğini bildirdiği, aradan geçen zamana rağmen maktulün gelmemesi üzerine bu kez sanığın maktulü cep telefonundan arayarak acele etmesini istediği, bu görüşmeden sonra HTSL raporlarından da anlaşılacağı üzere maktulün, 17 dakika ara ile iki kez daha sanığı aradıktan sonra sanığın işyerine geldiği, burada sanığın maktulü tabanca ile ateş ederek öldürdüğü olayda,

Sanığın maktülü öldürme konusunda karar verip bir plan yaptığına, bu kararında sebat ve ısrar gösterip makul bir süre geçmesine rağmen dönmediğine ve olay günü maktulü bu plan gereği öldürdüğüne ilişkin yeterli ve inandırıcı delil bulunmaması nedeniyle, olayda tasarlamanın şartlarının bulunmadığı gözetilmeden, kasten öldürme suçundan cezalandırılmasına karar vermek yerine, yazılı şekilde tasarlayarak öldürme suçundan mahkumiyet hüküm kurulması;

b ) Kabule göre;

Sanık lehine olan yasanın belirlenmesi amacıyla, 765 sayılı TCK. İle 5237 sayılı TCK.nun karşılaştırılması sırasında, 5237 sayılı TCK.nun 82/1-a, 62, ve 53. maddeleri ile yapılacak uygulamanın sanık lehine olacağının düşünülmemesi,

2- Sanık Alper’in öldürme suçu yönünden;

4422 Sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleri İle Mücadele Kanunu hükümlerine göre, iletişimin tespiti sınırlı olarak sayılmış suç tipleri bakımından, sınırlı durumlarda yapılmaktayken, 5271 Sayılı CMK’nun yürürlüğe girmesi ile 5320 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunun 18. maddesi uyarınca 4422 Sayılı Kanun yürürlükten kaldırılmış, 5271 Sayılı CMK’nun 135. maddesi ile yeniden düzenlenmiş, düzenleme ile iletişimin tespiti yapılabilecek suçların sayısı artırılmış, bu suçlar arasında 5237 Sayılı TCK’nun 81, 82 ve 83. maddelerindeki öldürme suçları da dahil edilmiştir. 5271 Sayılı CMK’nun 138. maddesi, yürürlükten kalkan 4422 Sayılı Kanundan farklı olarak, bir başka suçun işlendiği şüphesini uyandıracak şekilde tesadüfen elde edilen delillerin değerlendirilmesi olanağını tanımış, bu delillerin dikkate alınabilmesi için de sözkonusu suçun TCK’nun 135. maddesinde sayılan suçlardan olması gerektiğini belirtmiştir.

Sanık hakkında mahkumiyet hükmü kurulurken, delil olarak kabul edilen sanık ile tanık Nurettin arasında gerçekleşen telefon dinleme kayıtları, tanık Nurettin’in de içinde bulunduğu soruşturma sırasında, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 08.06.2004 tarih ve 2004/1145 değişik iş numaralı iletişimin dinlenmesi ve tespiti kararı ile elde edilmiştir.

Bu dinleme kararı doğrultusunda, olay günü olan 19.08.2004 ve bir gün sonrası 20.08.2004 tarihleri arasında 2 kez tanık Nurettin’in sanığı cep telefonundan araması sırasında olayla ilgili görüşmeler tespit edilmiştir.

Sanığa ait olan iletişimin tespiti tutanakları tesadüfen elde edilmiş delil niteliğindedir. 4422 Sayılı Kanun, tesadüfen elde edilmiş delillerle ilgili bir düzenleme getirmediği gibi, 5271 Sayılı CMK’nun 138. maddesi de sözkonusu iletişimin tespiti tutanaklarına yasal bir delil niteliği kazandırmamaktadır. Zira, tesadüfen 19.08.2004 tarihinde tespit edilen ilk görüşmeden sonra bu durum Cumhuriyet Savcısına bildirilmemiş, davayı gören mahkemenin 11.02.2005 tarihli yazısı ile istenen tespit tutanakları, iletişimin tespiti kararını veren Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 30.03.2005 tarih ve 2005/81 numaralı yazısı ile gönderilmiş, dosyaya da 07.04.2005 tarihinde girmiştir.

Sanık hakkında iletişimin tespiti kararı da bulunmadığından, hükme dayanak yapılan iletişimin tespiti tutanaklarının yasa dışı elde edilmiş delil niteliğinde olduğu, yasa dışı elde edilmiş delillerle, T.C. Anayasası’nın 20, 38/6, AİHS’nin 6, 8 ve CMK’nun 217/2 maddesi uyarınca, ayrıca Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, 03.02.2006 gün, 2006/5.MD-154 esas-2007/145 karar, 14.04.2006 gün, 2007/5.MD-23 esas-2007/167 karar ve 22.01.2008 gün, 2007/5.MD-101 esas-2008/3 karar numaralı ilamı da dikkate alınarak, mahkumiyet yönünde hüküm kurulamadığı, dosya içeriğine ve oluşa göre, sanık hakkında elde edilen başka delillerin de maktulü öldürmesi için diğer sanık Alp’i azmettirdiğini ya da fe’ran katıldığını kabule ve mahkumiyete yeter nitelik ve derecede bulunmadığı gözetilmeden, sanığın beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi,

SONUÇ : Usul ve Yasaya aykırı olup, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu sebeple yerinde görüldüğünden, resen de temyize tabi hükmün, tebliğnamedeki düşünceye uygun olarak BOZULMASINA, sanık Alper’in TAHLİYESİNE, başka suçtan tutuklu ya da hükümlü değilse, salıverilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına, 06.02.2009 gününde, Üye Hâkim Şerafettin İste ve Üye Hâkim Sezai Akbulut’un değişik gerekçeleri ve oybirliği ile karar verildi.

KARŞI OY :

Dosyada bulunan telefon dinleme tutanaklarına göre, olay günü maktulü olay yerine davet edenin sanık Alp olmayıp, aksine ısrarla görüşmek isteyenin maktul Cihangir olduğu, yine ani gelişen kasıt sonucu, sanık Alp’in maktulü birden çok ateş ederek öldürdüğü, bu kabul altında tasarlamadan söz edilmeyeceği gibi, ağabeyi olan diğer sanık Alper’in de sanık Alp’i azmettirmesinden söz edilemeyeceğinden, sonuçta: Sanık Alper’in yüklenen tüm suçlardan beraatine, Sanık Alp’in ise kasten insan öldürme ve yasak silah suçlarından mahkum edilmesi görüşü ile, sadece bu gerekçe ile hükmün bozulması gerektiği görüşündeyiz.

Şerafettin İste

Sezai Akbulut

5237 SAYILI TCK MADDE 83 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

4. HUKUK DAİRESİ

E. 2008/6864

K. 2009/2180

T. 16.2.2009

• DESTEKTEN YOKSUN KALMA / MANEVİ TAZMİNAT TALEBİ ( Derneğe Ait Araçla Davalının Davacılar Murisine Çarptığı/Davalının Davacının Islah Dilekçesine Karşı Süresinde Zamanaşımı Definde Bulunduğu – Uzamış Ceza Zamanaşımı Süresinin Dolduğu/Islahla Artırılan Kısmın Reddedileceği )

• UZAMIŞ ZAMANAŞIMI SÜRESİ ( Destekten Yoksun Kalma ve Manevi Tazminat Talebi – Davalının Davacının Islah Dilekçesine Karşı Süresinde Zamanaşımı Definde Bulunduğu/5 Yıllık Uzamış Ceza Zamanaşımı Süresi Dolduğundan Islahla Artırılan Kısmın Reddine Karar Verileceği )

• ZAMANAŞIMI DEFİ ( Destekten Yoksun Kalma ve Manevi Tazminat Talebi – Davalının Davacının Islah Dilekçesine Karşı Süresinde Zamanaşımı Definde Bulunduğu/5 Yıllık Uzamış Ceza Zamanaşımı Süresi Dolduğundan Islahla Artırılan Kısmın Reddine Karar Verileceği )

765/m.102455

818/m.60

2918/m.109

5237/m.668385

ÖZET : Davacılar davalının diğer davalı birliğe ait aracı kullanırken murislerine çarptığını iddia ederek destekten yoksun kalma ve manevi tazminatın tahsilini istemiştir. Davalı ıslah dilekçesine karşı yasal sürede zamanaşımı def’inde bulunmuştur. Olayda uzamış ceza zamanaşımı süresi 5 yıl olacaktır. 5 yıldan fazla süre geçtiğinden ve ıslah dilekçesi ile istenen kısım zamanaşımı def’inde bulunan davalı yönünden zamanaşımına uğradığından, bu davalı yönünden ıslahla artırılan kısmının zamanaşımı nedeniyle reddi gerekir.

DAVA : Davacı Simon P. Z. ve diğerleri vekili Avukat İsmail Bakır tarafından, davalı Mustafa A. ve Ordu Esnaf Odaları Birliği aleyhine 07.09.2004 gününde verilen dilekçe ile maddi ve manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 11.12.2007 günlü kararın Yargıtay’ca duruşmalı olarak incelenmesi davalılar vekili Avukat İbrahim Baş tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne ve miktar itibariyle duruşma isteminin reddine karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:

KARAR : 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

2- Davalıların diğer temyiz itirazlarına gelince;

a- Davalı Mustafa A.’ın temyiz itirazları yönünden; davacılar, davalı Mustafa A.’ın davalı birliğe ait aracı kullanırken murisleri Mehmet S. Z.’ya çarparak ölümüne neden olduğunu iddia ederek destekten yoksun kalma ve manevi tazminatın tahsilini istemişlerdir. Bilirkişi raporu alındıktan sonra 02.03.2007 tarihli harçlandırdıkları ıslah dilekçesi ile müddeabihi artırmışlardır. Davalı Mustafa A. ıslah dilekçesine karşı yasal sürede zamanaşımı def’inde bulunmuştur. Eylem suç teşkil etmekte olup, davalı ceza mahkemesinde TCK. 455/1 maddeden yargılanmıştır. Anılan eylem için TCK.’nın 102/4 maddesinde öngörülen ceza zamanaşımı süresi 5 yıldır. Bu bağlamda BK.’nun 60/2 ve 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 109. maddesine göre uzamış ceza zamanaşımı süresi 5 yıl olacaktır. Olay 02.11.2000 tarihinde meydana gelmiş, ıslah 02.03.2007 tarihinde yapılmıştır. Şu durumda 5 yıldan fazla süre geçtiğinden ve ıslah dilekçesi ile istenen kısım zamanaşımı def’inde bulunan Mustafa A. yönünden zamanaşımına uğradığından, bu davalı yönünden ıslahla artırılan kısmının zamanaşımı nedeniyle reddi gerekirken tüm zarardan her iki davalının da sorumlu tutulmuş olması doğru görülmediğinden bozmayı gerektirmiştir.

b- Davalılar Mustafa A. ve Ordu Esnaf Odaları Birliği temyiz itirazları yönünden; davacılar vekili, 20.03.2007 tarihli celsede Muhdet Z.’ya ait vekaletname sunamadıklarını, buna ilişkin iddialarından vazgeçtiklerini beyan etmiştir. Mahkemece diğer davacılarla birlikte Muhdet Z. yararına da manevi tazminata hükmedilmiştir. Dava açma, şekil ve şartları Usul Yasasında düzenlenmiştir. Ayrıca hüküm davada taraf olanlar yararına kurulabilir. Somut olayda, usulüne uygun olarak dava açılmayan ve davada taraf olmayan şahıs lehine tazminata karar verilmiş olması doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda ( 2-a ) nolu bentte açıklanan nedenle davalı Mustafa A., ( 2-b ) nolu bentte açıklanan nedenlerle her iki davalı yararına BOZULMASINA, davalıların diğer temyiz itirazlarının ( 1 ) nolu bentte açıklanan nedenlerle reddine ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine, 16.02.2009 gününde oybirliği ile karar verildi.

4857 sayılı İş Kanunu 19.madde içtihat

T.C.

YARGITAY

22. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/761

K. 2011/1081

T. 26.9.2011

• İŞE İADE DAVASI (Davacının Yapmakla Yükümlü Olduğu Araç Muayenesi İşinde Açıklanan Davranışı İşverenin Güvenini Sarsıcı Ahlak ve İyiniyet Kurallarına Uygun Olmayan Haller Arasında Olduğu – Fesih Haklı Nedene Dayandığından İsteğin Reddi Gerektiği)

• ARAÇ MUAYENESİ İŞİ (Davacının Aracı Muayene Sonucunda 7 Hafif Kusurla Muayeneyi Tamamladığı/2. Kez Yapılan Muayene Sonucunda ise 15 Hafif Kusurunun Bulunduğunun Tespit Edilerek Düzenlenen Raporun İptal Edildiği – Fesih Haklı Nedene Dayandığından İşe İade İsteğinin Reddi Gerektiği)

• HAKLI FESİH (Davacının Aracı Muayene Sonucunda 7 Hafif Kusurla Muayeneyi Tamamladığı/2. Kez Yapılan Muayene Sonucunda ise 15 Hafif Kusurunun Bulunduğunun Tespit Edilerek Düzenlenen Raporun İptal Edildiği – Fesih Haklı Nedene Dayandığından İşe İade İsteğinin Reddi Gerektiği)

4857/m.1819202125

ÖZET : Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir. Davacı, araç muayene istasyonu olarak faaliyet gösteren işyerinde uzman olarak çalışmaktadır. Aracı muayene sonucunda 7 hafif kusurla muayeneyi tamamlamış istasyon amir yardımcısı tarafından 2. kez yapılan muayene sonucunda cam suyunun bulunmaması, yakıt kaçağı, uzun farlardan birinin ayarsızlığı ve şoför emniyet kemerinin karşılığının olmaması gibi 4 ağır kusur yanında 15 hafif kusurunun bulunduğu tespit edilerek davacının düzenlediği rapor iptal edilerek yeni rapor çıkarılmış ve muayene tekrara kalmıştır. Davacının yapmakla yükümlü olduğu asli işi olan ve trafikte mal ve can güvenliği açısından önemi tartışılamayacak nitelikteki araç muayenesi işinde, açıklanan davranışı işverenin güvenini sarsıcı, ahlak ve iyiniyet kurallarına uygun olmayan haller arasındadır. Fesih haklı nedene dayanmaktadır. İşe iade isteğinin reddi gerekir.

DAVA : Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, istemi hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi H. A. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı, iş sözleşmesinin haklı ve geçerli sebep olmaksızın işverence feshedildiğini, işverenin imajını zedeleyecek hiçbir tutum ve davranışı bulunmadığını, feshin 4857 Sayılı İş Kanununun 18.ve 19.maddelerine aykırılık teşkil ettiğini ileri sürerek, feshin geçersizliğine, işe iadeye ve yasal haklarına karar verilmesini istemiştir.

Davalı, feshin haklı nedene dayandığını, araç muayene uzmanı olarak çalışan davacının yönetmelik hükümlerine aykırı olarak muayene ettiği araçtaki ağır kusurları rapor etmediği aracın istasyon amir yardımcısı tarafından tekrar muayeneye alınan araçta 4 ağır kusur ve 15 hafif kusuru bulunarak davacının düzenlediği raporun iptal edildiğini davacının fesih konusu edilen davranışının davalı şirket yönünden istasyon işletme belgesinin iptal edilmesine kadar varan sonuçlar doğurabileceği gibi kamunun can ve mal güvenliğini de tehlikeye sokacak nitelikte sonuçlar doğabileceğini ileri sürerek sözleşmenin bu sebeple 4857 Sayılı yasanın 25/ll. maddesi gereği haklı olarak feshedildiğini savunarak davanın reddini talep etmiştir.

Mahkemece, davacının muayenesini yaptığı aracın ihbarlı olduğu yolundaki davalı savunmasının kanıtlanmadığı 2. muayene sonucu tespit edilen kusurların genel kabul gördüğü anlaşılan uygulamaya göre hafif ve ağır olarak nitelendirilmesine araç sahipleri lehine yorum yapıldığı ve zaman zaman da hata payının bulunduğu, davacının da muayenede kötü niyetle eksik kusur tespit ettiği veya daha öncesinde birkaç kez aynı hatayı tekrarladığı kanıtlanmadığından uyarı cezası verilebileceği düşünülmeksizin doğrudan hizmet aktinin feshi yoluna gidilmesinin ağır bir sonuç olduğu kanaatine varılarak davanın kabulüne karar verilmiştir.

Kararı davalı taraf temyiz etmiştir.

İş sözleşmesinin, işçinin doğruluk ve bağlılığa aykırı söz veya davranışları sebebiyle işverence haklı olarak feshedilip feshedilmediği noktasında taraflar arasında uyuşmazlık söz konusudur.

4857 Sayılı İş Kanununun 25. maddesinin II. bendinde, ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller sıralanmış ve belirtilen durumlar ile benzerlerinin varlığında işverenin haklı fesih imkânının olduğu açıklanmıştır. Yine aynı maddenin II. bendinin (e) alt bendinde, işverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını ortaya atmak gibi doğruluk ve bağlılığa uymayan işçi davranışlarının da işverene haklı fesih imkânı verdiği ifade edilmiştir. Görüldüğü üzere yasadaki haller sınırlı sayıda olmayıp, genel olarak işçinin sadakat borcuna aykırılık oluşturan söz ve davranışları işverene fesih imkânı tanımaktadır.

Somut olayda, davacı, araç muayene istasyonu olarak faaliyet gösteren işyerinde uzman olarak çalışmaktadır. 22.7.2009 tarihinde 34 M 1211 plaka sayılı aracı muayene sonucunda 7 hafif kusurla muayeneyi tamamlamış istasyon amir yardımcısı S. U. tarafından 2. kez yapılan muayene sonucunda cam suyunun bulunmaması, yakıt kaçağı, uzun farlardan birinin ayarsızlığı ve şoför emniyet kemerinin karşılığının olmaması gibi 4 ağır kusur yanında 15 hafif kusurunun bulunduğu tespit edilerek davacının düzenlediği rapor iptal edilerek yeni rapor çıkarılmış ve muayene tekrara kalmıştır. Davacının yapmakla yükümlü olduğu asli işi olan ve trafikte mal ve can güvenliği açısından önemi tartışılamayacak nitelikteki araç muayenesi işinde, açıklanan davranışı işverenin güvenini sarsıcı, ahlak ve iyiniyet kurallarına uygun olmayan haller arasındadır. Fesih haklı nedene dayanmaktadır. İşe iade isteğinin reddi gerekirken, yazılı şekilde kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

Belirtilen nedenlerle, 4857 Sayılı İş Kanunun 20. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, hükümün bozulmak suretiyle ortadan kaldırılması ve aşağıdaki gibi karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle;

1-)Yerel Mahkemenin yukarda tarih ve sayısı belirtilen kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,

2-)Davanın REDDİNE,

3-)Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,

4-)Davacının yapmış olduğu yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, davalının yaptığı (30.00) TL yargılama giderinin davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine,

5-)Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre 1.100 TL ücreti vekâletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,

6-)Peşin alınan temyiz harcının istenmesi halinde ilgiliye iadesine, kesin olarak, 26.09.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

5237 SAYILI TCK MADDE 83 İÇTİHAT

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2008/9-143

K. 2008/161

T. 3.6.2008

• TEMYİZ İNCELEMESİNİN SÜREYE VE İSTEĞE BAĞLI OLMASI ( Re’sen Temyize Tabi Olma Keyfiyeti İstisna Olmak Üzere Temyiz İncelemesi Yapılabilmesi İçin Süre ve İstek Koşuluna Uygun Açılmış Bir Temyiz Davasının Bulunması Gerektiği )

• PARA CEZASININ TEMYİZ KAPSAMINDA YER ALMAMASI ( Sanık Hakkında Hükmolunan 2007 YTL Adli Para Cezası Re’sen Temyiz Kapsamında Yer Almadığı )

• TEDBİRSİZLİK VE DİKKATSİZLİK SONUCU ÖLÜME SEBEBİYET VERMEK ( Re’sen Temyize Tabi Olma Keyfiyeti İstisna Olmak Üzere Temyiz İncelemesi Yapılabilmesi İçin Süre ve İstek Koşuluna Uygun Açılmış Bir Temyiz Davasının Bulunması Gerektiği )

5320/m.8

1412/m.305310

5271/m.272273286291

765/m.455

5237/m.8385

ÖZET : Re’sen temyize tabi olma keyfiyeti istisna olmak üzere, temyiz incelemesi yapılabilmesi için, süre ve istek koşuluna uygun açılmış bir temyiz davasının bulunması zorunludur. Bu zorunluluk direnme hükümleri için de geçerlidir. Somut olayda, sanık hakkında hükmolunan 2007 YTL adli para cezası re’sen temyiz kapsamında yer almadığından, süre ve istek koşuluna uygun bir temyiz davası da bulunmadığından, dosyanın incelenmeksizin mahkemesine iadesine karar verilmelidir.

DAVA : Sanığın 765 sayılı TCY’nın 455/1-son ve 647 sayılı Yasanın 4. maddeleri uyarınca 2007,85 YTL adli para cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 29.06.2005 gün ve 555-497 sayılı hüküm, sanık müdafiinin temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 10.10.2006 gün ve 3586-5159 sayı ile;

“… Olay sırasında süratli seyrettiğine dair herhangi bir delil bulunmayan sanığın, olay yerinde su kemeri ayağı arkasından aniden yola fırlayan yayaya çarpması eyleminde kusurunun bulunmadığı gözetilmeden, oluşa uygun olmayan bilirkişi heyeti raporuna dayanılarak mahkûmiyetine karar verilmesi…” isabetsizliğinden,

Daire Üyesi E. E.’un;

“Trafik kazalarında kusur genellikle trafik kurallarının çiğnenmesiyle gerçekleşir. Karayolları Trafik Kanununda ve yönetmelikte öngörülen ve uyulması zorunlu olan emredici kurallara aykırı davranış 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 52.maddesinin “a” bendi sürücülerin “kavşaklara yaklaşırken, dönemeçlere girerken, tepe üstlerine yaklaşırken, dönemeçli yollarda ilerlerken, yaya geçitlerine, tünellere, dar köprü ve menfezlere yaklaşırken yapım ve onarım alanlarına girerken hızlarını azaltmak zorunda olduklarını” hükme bağlamış, “b” bendinde ise hızlarını, kullandıkları aracın yük ve teknik özelliğine, görüş, yol, hava ve trafik durumunun gerektirdiği şartlara uydurmak zorunda oldukları açıklanmıştır.

Dava konusu somut olayda sanığın şehir içinde kapalı kasa kamyonet tipi araçla görüşü engelleyen kemerlere yaklaştığında, araçta meydana gelen hasarın büyüklüğü ve sanığın savunması da nazara alındığında süratini aracın teknik özelliğine, görüş, yol ve trafik durumunun gerektirdiği şartlara uydurmadığı ve azaltmadığından yayanın yola çıkışını önceden fark etmesine rağmen, gerekli fren tedbirine başvurmayarak, objektif olarak öngörülebilir ve önlenebilir zararlı sonucu önleyememesi nedeniyle kusurlu olduğu, hükme esas alınan bilirkişi raporunun oluş ve dosya kapsamına uygun bulunduğu anlaşıldığından mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik bulunmadığı ve sonuç adli para cezasının bir YTL.nin küsurunun atılması suretiyle, hükmün düzeltilerek onanması gerektiği görüşüyle sayın çoğunluğun bozma düşüncesine katılmıyorum.” yönündeki karşı oyuyla bozulmuş,

İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesince 25.09.2007 gün ve 944-441 sayı ile;

“Sanığın savunmasında 60 km süratle seyir halinde olduğunu beyan ettiği, olayın meydana geldiği yerin hız sınırlamalarına riayet edilmesi gereken meskün mahallerden bulunduğu, bahsi geçen yerde en üst hız limitinin 50 km olması gerektiği, bu nedenle sanığın savunmasından da anlaşılacağı üzere hız sınırlamalarına riayet etmeksizin tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu maktûle çarparak ölümüne neden olduğu, iddia, Adli Tıp Kurumu Başkanlığının raporu, bilirkişi raporu, tutanaklar ve tüm dosya kapsamından anlaşılmakla, sanığın cezalandırılmasına karar verilmesi gerekmiştir…” gerekçesiyle önceki hükümde direnilmiş,

Mahkemesince doğrudan incelenmek üzere Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilen dosya, Yargıtay C.Başsavcılığının “incelenmeksizin iade” istekli 05.05.2008 gün ve 288606 sayılı tebliğname ile Birinci Başkanlığa gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Özel Daire ve Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, somut olayda taksir koşullarının bulunup, bulunmadığının saptanması noktasında toplanmakta ise de;

İncelenen dosyada, Yerel Mahkemece verilen 25.09.2007 gün ve 944-441 sayılı direnme hükmünün temyiz edilmeksizin, mahkemesince doğrudan temyiz incelemesi yapılması için gönderildiği anlaşılmaktadır.

5320 sayılı Yasanın 8. maddesi hükmü uyarınca halen uygulanma zorunluluğu bulunan, 1412 sayılı CYUY’nın 305 ve 310. maddelerine göre, re’sen temyize tabi olma keyfiyeti istisna olmak üzere, temyiz incelemesi yapılabilmesi için, süre ve istek koşuluna uygun açılmış bir temyiz davasının bulunması zorunludur. Bu zorunluluk direnme hükümleri için de geçerlidir.

Somut olayda, sanık hakkında hükmolunan 2007 YTL adli para cezası re’sen temyiz kapsamında yer almadığından, süre ve istek koşuluna uygun bir temyiz davası da bulunmadığından, dosyanın incelenmeksizin mahkemesine iadesine karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Temyiz istemi bulunmadığından, dosyanın incelenmeksizin mahkemesine iadesine,

2- Dosyanın mahkemesine gönderilmek üzere, Yargıtay C. Başsavcılığına tevdiine, 03.06.2008 günü oybirliği ile karar verildi.

4857 sayılı İş Kanunu 19.madde içtihat

T.C.

YARGITAY

22. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/837

K. 2011/2456

T. 6.10.2011

• FESHİN GEÇERSİZLİĞİ VE İŞE İADE ( Davacı Taraf Sıfatında Yanılmış Olsa da Taraf Sıfatı Bulunan Davaya Cevap Verdiği ve Duruşmalara Katıldığı İçin Usulüne Uygun Taraf Değişikliği Yapıldığı/Davalı Olmayan Kişi Aleyhine Hüküm Kurulamayacağı – 30 İşçi Koşulunun Araştırılacağı )

• TARAF SIFATINDA YANILMA ( Feshin Geçersizliği ve İşe İade Davasında Davacının Davalıyı Farklı Kişi Gösterdiği Fakat Taraf Sıfatı Bulunanın Davaya Cevap Vermesi ve Duruşmalara Katılması Nedeniyle 6100 S.K. Md.124 Gereği Usulüne Uygun Şekilde Taraf Değişikliği Yapıldığı )

• TARAF DEĞİŞİKLİĞİ ( Feshin Geçersizliği ve İşe İade Davasında Davacı Taraf Sıfatında Yanılmış Olsa da Taraf Sıfatı Bulunan Davaya Cevap Verdiği ve Duruşmalara Katıldığı İçin 6100 S.K. Md.124 Gereği Usulüne Uygun Taraf Değişikliği Yapıldığı – Davalı Olmayan Kişi Aleyhine Hüküm Kurulamayacağı )

6100/m.124

4857/m.181925/4

ÖZET : Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir. Davacı her ne kadar taraf sıfatında yanılmışsa da taraf sıfatı bulunanın davaya cevap vermesi ve duruşmalara katılması nedeni ile Hukuk Muhakemeleri Kanununun 124.maddesi gereğince usulüne uygun şekilde taraf değişikliği yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle davalı olmayan kişi aleyhine hüküm kurulması doğru olmamıştır. Otuz işçi sayısı anılan vakfa ait işyerleri dikkate alınarak belirlenmeli ve işin esasına girilerek karar verilmelidir.

DAVA : Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi M. Sızıroğlu tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı işçi tarafından dava açılırken harç yatırılıp yatırılmadığı dosya içeriğinden anlaşılamamaktadır. Öncelikle harç yatırılmışsa buna ilişkin belgenin dosyanın içine konulması, yatırılmamışsa tamamlattırıldıktan sonra yargılamaya devam edilmesi gerekir.

Davacının G… Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfının personeli olarak çalıştığı anlaşılmakta ise de T.C. Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Genel Müdürlüğü davalı olarak gösterilmiştir. Davalı adresinin G… Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfının bulunduğu yer gösterildiği gibi, cevap dilekçesi de G… Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından verilmiştir. Buna rağmen mahkemece T.C. Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Genel Müdürlüğü aleyhine hüküm kurulmuştur.

G… Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfının Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundan yararlanması ayrı bir tüzel kişilik olduğu gerçeğini değiştirmez. Davacının anılan vakfın işçisi olduğu dosya içeriği ile sabittir. Davacı her ne kadar taraf sıfatında yanılmışsa da taraf sıfatı bulunan G… Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfının davaya cevap vermesi ve duruşmalara katılması nedeni ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 124.maddesi gereğince usulüne uygun şekilde taraf değişikliği yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle davalı olmayan T.C. Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Genel Müdürlüğü aleyhine hüküm kurulması doğru olmamıştır.

Davacının işvereni davalı olarak davaya katılan G… Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı olduğundan, iş güvencesi hükümlerinin kapsamına girmek bakımından 4857 sayılı iş Kanununun 18.maddesi gereğince otuz işçi sayısının anılan vakfa ait işyerleri dikkate alınarak belirlenmeli ve sonra işin esasına girilerek bir karar verilmelidir.

Kabule göre de, 4857 sayılı İş Kanununun 19. Maddesine göre iş sözleşmesinin aynı İş Kanununun 25/IV. maddesi gereğince feshedilmesi halinde fesih nedeninin açık ve kesin bir şekilde belirtilmesi zorunluluğu bulunmamaktadır. Mahkemece fesih nedeninin açık ve kesin bir şekilde belirtilmediği gerekçesi ile davanın kabulü hatalı olmuştur.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 06.10.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 39 takipçiye katılın